eflatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eflatun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2015 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.

Varoluş felsefesini tanımlamak için karşıtı olan özcü felsefeyi tanımlamakla işe başlıyor. Özcü felsefeyi de iki ana kola ayırıyor;

1- Özün tabiatüstü veya Allah'la ilgili olduğunu kabul eden ilahiyatçı özcülük.
2- Özün insan zihninde var olduğunu kabul eden kavramcı özcülük. 


İlahiyatçı (teolojik) Özcülük


Varoluşçuluğun tam karşı kutbunda bulunan Eflatun ilahiyatçı özcülüğün başlangıcı. Ona göre imkandan realiteye geçiş başarısızlığa götüren yoldur. İmkanlar alemi denen rüyadan uyanıp da gerçeğe döndüğümüzde yaşadığımız hayal kırıklığı gibi. Her halükarda, hayallerimiz bizi bekleyen gelecekten daha zengindir. Yine bu sebeple, bir gün yapabileceklerimizi düşünürken hiçbir zaman yapamayacaklarımız da dahil tüm olayların zevkini yaşadığımız bir yerde dururuz. Eflatun, duyuların dünyasıyla, algıladıklarımıza ek olarak özün de bulunduğu dünyayı birbirinden ayırıyor ve ikincisinden halkın haberi olmadığını söylüyor. Varlık sınırsız olan öze yaklaştıkça ideale yaklaşıyor. Ancak duyular dünyasında varlık sınırlı. Örneğin insana varlık, ondaki öze de iyilik dediğimizde, insan iyi olabiliyor ancak mükemmel olamıyor. Güzel olabiliyor ama güzelliğin kendisi olamıyor. Akıl dünyasında ise varlıklar tam anlamıyla özleriyle birdirler ve bizim algı dünyasında var olduklarını sandığımız şeyler gibi sınırlı değildirler. Buradan hareketle Eflatun dünyadaki herşeyin akıl aleminde var olan özün yansımaları olduğunu kabul ediyor. 

Eflatun'un, bu görüşünü ahlak konusuna tatbik ediş noktası çok önemli; gençliğin, özellikle devlet adamı olarak yetiştirilecek gençlerin yetiştirilmesinde, varolan eşyaya hırsla bağlılıktan azar azar onları kurtararak özün temaşasına doğru götürmeyi amaçlıyor. Eflatun'a göre, özlerin veya idelerin ve bilhassa bütün idelere hakim olan hayır idesinin apaçık görünüşüne bir defa ulaştıktan sonra, hareketlerinin hakiki kaidesini onlar bulacaklardır. 

Varoluşçuluğa bizim anlayışımıza daha uygun şeklini veren ikinci öncü ise Saint Augustin. Bu yaklaşımın bize uygunluğu hristiyan olan bu filozofun varlıktaki özü Allah'ın bilgi ve iradesine bağlamasından kaynaklanıyor. 

Kavramcı Özcülük

Eşyanın özel değil genel hallerini tanıyan, bunları sıfatlar olarak kabul eden ve bunların başka bir alemde değil insanın zihninde bulunduğunu kabul eden bir anlayış. Ahlakı bu temel üzerine kuran öncü ise Aristo. Ahlaki yaşayışı, insan tabiatına ve insanlık özüne uygun yaşayış olarak tanımlıyor. 

Burada da Eflatun-Saint Augustin ilişkisine benzer bir durum Aristo-Saint Thomas arasında var. Saint Thomas da bu düşünceyi hristiyan kabullerine göre tahsis ediyor. 

Rönesanstan sonra ilimler felsefeden ayrılmaya başlayınca Descartes ve Bacon, Aristo-Saint Thomas hükümlerinden kurtulup yeni bir akım öne sürdüler ancak onlar da nihayetinde özü aramanın peşine düştüler. İki asır sonra Comte pozitivist bir bakışla genel kanunların kurulmasını teklif etti. Ferdi ve özel durumlar yine ele alınmıyor, genel üzerinde kanunlar belirlenmesi isteniyordu. Özün ifadesini ele alan matematik ve fizik ilim olarak kabul edilirken, özlere ait araştırma içermeyen tarih ve coğrafya ise ilim olarak kabul edilmedi. Bunlar sadece bazı varlıkları ve var oluşları tutmakla yetindiler. İlim özün bilgisidir, varoluşların değil. 

Varoluş Felsefesi

Bu felsefe varlıkların genel, ortak özellikleri ile ilgilenmiyor, aksine her birinin özel halleri üzerinden dünyayı tanımlama çabasını benimsiyor. Ortak özellikler, genel kabuller, tabular ile yapılan bir bakışın her bireyin kendi iç hayatının gerçekliğini ortadan kaldırdığını söylüyor. Yine bu nedenle de kapsayıcı olarak bu felsefeyi güden Kierkegaard, Simone De Beauvoir, Gabriel Marcel, Sartre ve daha bir çoğu düşünürlerin her birinin felsefesini de birbirinden ayırmak mümkün. Hal böyle olunca bu felsefeyi bir sistem haline getirmek mümkün olmamış, düşünürler eserlerini roman ve dram şeklinde vermişlerdir. Hatta Kierkegaard ölümünden sonra fikirlerinin bir sistem haline dönüştürülmeye çalışılacağından büyük endişe ve korku duymuştur. Sadece Heidegger fikirlerini sistemleştirmiştir.

Kierkegaard, Descartes'in "düşünüyorum öyleyse varım" sözüne itiraz ediyor. Düşünce gerçeklikten, varlıktan kaynaklanırken, varlığı düşünceye bağlamayı reddediyor. Sartre varoluşu şöyle tanımlamış; "Eşyadaki varoluş alelade hallerde kendini bizden gizliyor. Etrafımızda duruyor, bizde barınıyor, ondan bahsetmeden iki kelime söylemenin imkanı yok. Öyle iken ona temas edemiyoruz." Bu bana şunu hatırlattı; "o kadar açıktasın, apaçık ortadasın ki seni göremiyorum". 

Halkın düşüncesi kendisine saadet getiren eşyanın üzerinde yığılıp kalıyor. Filozofları da mücerret (soyut) düşünüş varoluştan uzaklaştırıyor. Hepimiz iç yaşayışımızda, alemşümul (evrensel) tiplerin pek muayyen (belirli) hususi (özel) hallerini tanımak istiyoruz, onda biricik, ifade edilmez ve anlaşılmaz olanı unutuyoruz. 

Hayret üzerine...

Aristo: İlim hayretle başlar.

Pascal: Ötede olmayıp da burada bulunuşumdan hayret ve dehşet duyuyorum. Zira ötede olmayıp da burada bulunmam, sonra olmayıp da şimdi var olmam için ortada hiçbir sebep yok.

Maine De Brand: Düşünen her varlıkta yarattığı hayretle, bizzat kendi varlığının büyük sırrına ermemek mümkün müdür?

Gabriel Marcel: Varoluş hayretten ayrılamaz. 

Buraya dikkat !

Gerçekten varolmak için kendi varlığını seçmek lazımdır, demiştik. Gerçekten var olmak için kendi hür iradesiyle istediği hali bir defa seçmek ve o halde karar kılmak kafi değildir. Bizde varoluşu istenen hal, sertleşen ve artık değişmeksizin kendimizde kalan bir hal kazandı mı, varoluş ortadan kalkar, kaybolur. Varoluş vücudun daima dışında kalır. Varoluşun baki kalması için, her an yaptığımız seçimlerin neticesi olarak meydana gelen varlıkta, onun gizlediği imkanları meydana çıkararak, olmak istediğimiz hale ait seçimleri hiç durmadan yapmamız lazımdır. Varoluş, katilik kazanmış, gayeye ulaşmış bir hal tanımaz. Varoluş, var olan herşeyin daima ötesine geçmektir. 
    
Ateist Varoluşçuluk

Bu görüşün başını Sartre çekiyor. Varoluşu seçimlere yani özgürlüğe dayandıran Sartre, kendisini çaresiz bırakan durumları da kendi seçimi ve sorumluluğu olarak tanımlama yoluna gittiği noktada çelişkiye düşüyor. Seçim varsa sonunda sıkıntı olmaması gerekir ancak Sartre'a göre var. Kanımca burada eksik kalan rıza olsa gerek. Rızayı bir seçim olarak görseydi, insanın başına gelenlerin tümünü kendi seçimlerinin sonucu olarak görmek mecburiyetinde kalmazdı. 

Varolanın tanınandan ibaret olduğu, tanımanın esas olduğu, tanınmayanın varlığından bahsetmenin saçma olduğu kabulü tanıyanın diğerleri tarafından tanınmadığı ve dolayısıyla saçmalığa iade olunduğu sonucuna varıyor. Sartre'in bu görüşü sonunda herşeyin anlamsızlığını kabule mahkum kalıyor. 

Hristiyan Varoluşçuluğu

Öncüsü Pascal olan bu akım protestan elaminde Kierkegaard'ı, katolik aleminde Gabriel Marcel'i ortaya çıkarmıştır. 

Varoluş daima kendini geçmek suretiyle kendi kendini yapmaktır. Mütemadiyen kendi kendini geçmekte olan insanın bu ilerleyişte hedefi ne olabilir? Daha fazla oluş için atılışında ona istikamet veren kendisine bağlanmış bulunduğu mutlak varlığın hareketidir. Bu, kişinin nefs mücahedesi ile kendisini Allah'ın isimlerinin tecellisine hazırlamasından başka birşey değil. 

Hareket Felsefesi

M. Blondel: Hareket insanla Allah'ın bir terkibidir.

Kafa, kalp ve kol... Bunları arzumla vermeliyim, yoksa bunları benden alacaklardır.

Şuurda hürriyet olmaz hürriyet harekettedir. Şuurda çokluk ve ancak hürriyet imkanı vardır. Şuur birliğe erişince harket olmak ister ve er geç bu dilek hareket olur. Hürriyet hareketle zaruri olarak gözükür. Şuur, birbirine zıd yaşayabilen unsurların çokluğudur. Bu çokluk, dileğin deruni bir nüsg içinde azar azar yol alarak; dalları kesilmesiyle yalnız kendisinin inkişafı neticesinde birliğe kavuşur. 

(nüsg: bitkilerin topraktan azar azar çektikleri su, besi suyu)

İnsan çoğu zaman istediğini yapmıyor veya istemediğini yapıyor. Şuur harekete hükmetmedikçe ruhun ilerlemesi mümkün değil. Çünkü hareket bir süre sonra şuuru da etkiliyor. Yapılan bir hareketin bir sonraki adımlarda yeni hareketler doğuracağı gerçeği, şuurun istemsiz yapılan bir hareketin esiri olacağını gösteriyor. İnsan, fert, hareketlerinden ibaret hale geliyor. 

Nice insanlar kendi kendilerinin mahbusu olarak, ilk hatalarının yüklediği mukadderi taşıdılar, veya gülerek oynamağa başladıkları role sonunda mübtela oldular. İstenmiş olan bir hareketin manasızlığı hiçbir zaman söylenmez. Ancak hareketle ruh vücud kazanır ve vücud ruh kazanır. 

Daha dün şöyle birşey duymuştum; 

Beden olduğu için ruh vardır, beden secde ettiği için ruh yol bulur, yol alır. 

Mutlak iyilik, bütün irade ancak kendiliğimizden istemediğimiz şeyde, bizde ve bizden Allah'ın istediğinde bulunabilir. Hareketin hayatı böyle elde edilir. Ya Allah'sız veya Allah'a karşı gelerek istemek, ya da Allah'ı istemek; yani ya hareketin ölümünü ya da hayatını istemek. İnsan bu iki haddeden birini seçmeğe mecburdur. 

Hareket şuur için zaruridir.
İbadet irade için zaruridir. 

Hareketin bulunmadığı yerde Allah yoktur. O nerede görünürse Allah oradadır. 


11 Aralık 2014 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Devlet / Platon


Hocası Sokrat'ın, insandan köklenip ideal devleti kurma niyetiyle şekillendirdiği düşüncelerini tartıştığı sohbetlerini anlatan Platon'un eserinde ilk 5 kitapta insanlığın temel soru ve sorunlarının 2500 yıldır değişmediğini, tekrar tekrar hiç yaşanmamışçasına baştan yaşandığını farkettim. 

6. kitap bölümünde bazı ifadeler dikkatimi çekti;

Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya uğraşıp duran bir ruh küçüklükle bağdaşmaz. Düşünceleri yücelere yükselen, bütün varlıkları, bütün zamanlarla birlikte seyreden kişi, insan hayatına önemli bir şey diye bakmaz. Bu nedenle filozof yaradılışlı diyeceğimiz adamların hiçbir aşağılık tarafı olmamalıdır. Ölümü korkulacak birşey olarak görmez. Korkak, aşağılık bir yaradılış da felsefeye erişemez. İçinde aç gözlülük, aşağılık, gösteriş, korkaklık olmayan bir insan geçimsiz haksız da olmaz. Öyleyse bilim (insan ve tanrı ilminden bahsediyor) sevenle sevmeyeni ayırt etmek için kişinin genç yaşında doğru ve geçimli, yada geçimsiz ve hırçın olup olmadığına bakacaksın. Bunun yanında sağlam bir bellek, incelik, ölçü ve öğrenme kolaylığı olacak. 

Bu tanımı yaptıktan sonra bu yaradılışa sahip kişinin binde bir geldiğinden ve bunların da çoğunun bozulmalarından bahsediyor. Bu bozulmanın etkenlerini ise şöyle sıralamış;

Öncelikle yaradılıştan taşınması gereken şartlar olarak saydığı yiğitlik, ölçülülük ve bunlara benzer beğenilen değerlerin aynı zamanda kişiyi yakan, yıkan şeyler olması. Sonra güzellik, zenginlik, beden gücü, devlet ve aile bağları. Bütün bunları taşıyan kişinin uğrayacağı zarar taşımayanın uğrayacağı zarardan büyük olur. Bir nevi azdan az, çoktan çok gider mantığı. Öyleyse en iyi yaradılış gereğinden başka türlü beslenirse orta yaratılıştan daha kötü olur. En güzel değerlerle yüklü insanlar kötü bir eğitimle kötünün kötüsü olurlar. En büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar değil, eğitimin bozduğu sağlam yaratılışlılar işler. Cılız bir yaratık ne iyinin ne kötünün büyüğüne ulaşamaz. 

Gelelim asıl noktaya; bu bozulmanın önüne tanrı korumadıkça kimse geçemez. 

Kulun emeğine, inadına, dirayetine, fıtraten taşıdığı bütün erdemlere ve aldığı iyi eğitime rağmen hidayete erdirenin ancak Allah olduğunun bir ayet ile bize bildirilmiş olması ne büyük nasip! Sokrat gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca kafa yorup, Platon gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca dinleyip, etrafımızdakileri de ikna etmek gibi bir zahmete katlanmaksızın lutfen bilgilendirilmişiz.

Devamında bu bozulmada en büyük sorumluluğun yine sofistlerde (eğitmenlerde) olduğunu söylüyor. Kendi beğendikleri hareketleri öven, aksini yeren, bunlarla yetersiz kaldığında kepaze eden, mallara el koyan, öldüren sofistler. Bugünün şartlarında bu eylemleri alenen gerçekleştirilen eylemler olarak, bu kişileri de gerçek kişiler olarak değil insanları yaşam standartları ve şartlarıyla zorlayan sistem olarak görmek gerekir.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen fıtratı uygun kişiye verilmesi gereken eğitim üzerine çokça kafa yorup tatmin edici bir çıkış yolu bulamasa da, devlet yönetmeye uygun ideal insanın yetiştirildiğini varsaydığında dahi önemli bir sorunla karşılaşıyor; zevklerin, keyiflerin, heveslerin üzerine çıkartılmış, ağırlıklarından kurtulmuş ruha sahip kişiler baş olma sevdası taşımayacakları için devleti yönetmeye talip olmayacaklar, ve hatta kaçınacaklardır. Diğer yandan da bu değerlere sahip olmadıkları için devleti yönetmeye talip olacak kişiler ise bir ülküleri olmadığı için bu işe elverişli değillerdir. İkinci grubu hiç önemsemeyip üzerinde çalıştığı ilk grup için bulduğu çözüm iyi yetişmiş üstün kişileri toplum için çalışmaya ikna etmek. Sonra tekrar onların eğitimine dönüyor ve çocuklukta beden eğitimi ve müzik, gençlikte matematik, geometri ve astronomi, ilerleyen yaşlarda da dialektik eğitimi yapılması gerektiğine inanıyor. Erken yaşta dialektik ve tartışma içerisine giren bireylerin bu tartışmaları üstün gelme amacıyla, ilerleyen yaşlarda ise doğruyu arama çabasıyla yapacaklarına inandığı için otuzlu yaşlardan önce felsefi ve ilmi tartışmalara girilmesinin engellenmesi gerektiğini söylüyor. Bu dialektik eğitimi için öngörüsü ise 15 yıl. Yani fıtratı uygun ve iyi eğitilmiş kişilerin devlet yönetimi için uygun hale gelmesi 45-50 yaşlarından önce olmuyor. 

O günden sonra bu bilimlerle 2500 yıl geçiren insanlığın halen ideal yöneticiye kavuşamamış olması, bilimin irfan ve sadakat ile harmanlanmamış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Eksik olan; ilahi gerçeğe ait bilgi ve ona bağlılık. Yöneticinin, içinden çıktığı toplumla birlikte o toplumun asıl sahibine de bağlılığı. Kendini sahip değil sahibin sadık hizmetkarı olarak görmesi.

- o -

8. kitapta bugün yaşadıklarımızla birebir örtüşen durumlardan bahsedilmiş;

Kendi kurguladıkları ideal devlet dışında 4 çeşit daha devlet şeklini açıklıyorlar. Birincisi; timokrasi veya timarşi diye adlandırdıkları şeref devleti. Şeref sahiplerinin para düşkünlüğü cimrilik, açgözlülük, rekabet ve dolayısıyla zengin-fakir ayrımının git gide büyümesi sonucunu doğurduğunda oligarşiye yumuşak bir geçiş yaşanıyor. Bu düzende belli bir gelir düzeyinin altındakilerin devlet yönetiminde hiçbir etkisi yok. Oligarşik toplumlarda zengin-fakir arası uçurum açıldığından toplumun bütünlüğünün korunmasını sağlayacak insan bulunamıyor. Zenginler fakirlere güvenemediği için, fakirler ise zenginlere karşı nefret duyduğu için güvenlik zaafı doğuyor. Oligarşiden demokrasiye geçiş tanımı çok ilginç; Bu düzenin başındakiler , kudretlerini mala, mülke borçlu oldukları için, gençlerin hovardalıklarını, baba mallarını harcayıp tüketmelerini kanunlarla önlemeye gitmezler. Çünkü daha zengin, daha hatrı sayılır olmak için bu hovardaları borçlandırıp mallarını ellerinden almak isterler. Böylece toplumda bir sürü işsiz türer, mallarını ellerinden alanlara ve toplumun geri kalanına karşı bir kin besler, onlara kötülük etmek, devleti yıkmak, düzeni değiştirmek üzere yollar ararlar. Bu mutsuz insanları görmezlikten gelen zenginlerse borç verip faiz almaya devam ederler. Onların sermayeleri büyüdükçe toplumda yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır. (Yaban arıları tanımı gelir için adi suç işlemekten çekinmeyenler için kullanılıyor. Bunun karşılığı ise iğnesi olmayan arılar, yani dilenciler) Bu tür toplumlarda zengin gençler eğlenceye dalar, bedenlerini ve kafalarını işletmekten geri kalır, yumuşar, zevke de acıya da dayanamaz hale gelirler. Bu gençler fakirlerle bir araya geldiklerinde fakirlerde kendine güven ve haset doğar. Sonunda iç savaş çıkar. Fakirler galip geldiklerinde demokrasi kurulur. Görünüşte en güzel düzen budur ancak aslında sınırsız özgürlüklerin getirdiği sınırsız sayıda düzen nedeniyle demokrasi düzenler panayırıdır. Bu düzende insan zorunlu ve yararlı isteklerden, boş ve zararlı isteklere doğru kayar. Saygısızlık nezaket, kargaşa özgürlük, israf cömertlik, yüzsüzlük de yiğitlik olur. Demokrasiyi yıkan da onun en çok arzuladığı şey olur; özgürlük. Halkı yönetenler her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca, halk onları suçlar, hain ve oligark diye cezalandırır. Devlet adamlarının dediğini yapan yurttaşlar çıkarsa onlar da kötülenir, aşağılık köle ruhlu insanlar sayılır. Böyle bir devlette özgürlük isteği bütün sınırları aşar. Bu aileye ve bireye de yansır. Baba oğlundan çekinir, kendini babasıyla bir tutan delikanlı, büyüklerini saymaz, çekinmez, hür yaşamak ister. Öte yandan sığıntılar yurttaşlara, yurttaşlar sığıntılara eş olur. Yerli, yabancı ayrılığı da kalmaz. Öğretmen öğrencisinden çekinir, öğrencilerse büyükleriyle olduğu gibi öğretmenleriyle de alay ederler. Heryerde gençler kendilerini yaşlılarla bir sayar onlarla yarışa girerler, yaşlılar da gençlerin hoşuna gitmek için şakacı, eğlenceli olmaya çalışır, genç tavır takınırlar. Sonunda yurttaşlar öyle hale gelir ki, bir yerde baskıya benzer en ufak birşey gördüler mi kızarlar, ayaklanırlar, yazılmış yazılmamış bütün kanunları hiçe sayar, kelimenin tam anlamıyla başına buyruk kalmak isterler. Her aşırılığın ardından her zaman sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde, bütün canlılarda böyle olur. Devletlerde ise hepsinden fazla. Aşırı özgürlüğün tepkisi aşırı kölelikten başka birşey olmaz. Ve bu da son devlet düzenini doğurur; zorbalık. 

Anlaşılıyor ki ideal düzenin sırrı sınırsız özgürlük değil, özgürlük ise zevklerin peşinden engellere takılmaksızın koşmak değil. Özgürlük bireyin faydasız isteklerinden sıyrılabilmesi, onu doyumsuzluğa ve mutsuzluğa mahkum eden bağımlılıklarından, bencilliklerinden ziyade bir hayat sürebilmesi. Bedenin değil ruhun hazlarına erişmek özgürlük. Demokrasi ise özgür ruhların, maddeten birbirini itmeyen bireyler olarak aynı ortamda yaşayabilmesi.