felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2016 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Yarınki Türkiye / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



İş veya hareket ahlakına sahip olmayanlar, gerçek manasiyle işsizlerdir. Bunlar ne yaparlarsa yapsınlar, her hareketleriyle yeryüzünün sefaletini artırırlar. İsterlerse mahir diplomat veya değerli doktor, pek yüksek mühendis veya sayısız sanayi müesseselerini işleten ünlü teknisyen ve onun milyoner patronu olsunlar, iş ahlakının dışında durdukları ve ona karşı geldikleri takdirde bu insanların hepsi de işsizdir. Kendileri için olduğu kadar cemiyetleri için ve dolayısıyla insanlık için de bazan zararlı bir varlık, bazan bir bela veya musibet olurlar. Bu takdirde, "bizim şu kadar doktorumuz veya fabrikatörümüz var" diyecek yerde, "bizim başımızda işte bu kadar bela var" demek hakikatin ifadesi olur. 

- o -

Yazar önsözünde, Anadolu'nun Kurtuluş Savaşı'yla sınırlarını ve varlıklarını kurtardığını ancak ruh cephesinde bir kurtuluşun yaşanmadığını yazmış. Bu kitap bu ruhi cephenin açılması, bu işi üstlenecek olanlar ve onların benimsemesi gereken anlayışla ilgili. İlk üç bölümde, diğer kitaplarda da anlatılan hareket felsefesini ve ahlak anlayışını özetledikten sonra konuya ilk somut girişi yapıyor.

Ziya Gökalp tarafından abartılarak benimsenen Fransız Yahudi sosyolog Durkheim'ın içtimai determinizm (cemiyetin belirleyici olduğu anlayış) anlayışının, elli yıllık sürede toplumun tedavisine fayda sağlamadığını söylüyor. Bu görüş ferdin hareketine ait tüm hürriyeti sınırlayarak siyasi, dini, ahlaki, teknik her konuda cemiyetin kararını dayatıyor. Burada ferdin şahsi arzularını baskılayarak cemiyet menfaati gözetilmek bir yana, aksine iş, cemiyet adına karar veren bazı fert ve zümrelerin tanrı yerine konulmasına kadar gitmiştir. Yazar bu görüşü cemiyetçilik, terbiyecilik ve turancılık olarak üçe ayırdıktan sonra diğer ikisini bir kenara bırakıp kendi konusu olan cemiyetçilik üzerinde diğer görüşleri de değerlendirerek açıklamalarına devam ediyor. 

- o -

Yazar, Fatih Sultan Mehmed'in hakemlik ettiği, Farabi ve İbni Sina gibi filozofları savunan Molla Zeyrek ile bazı noktalarda bu filozofları tekfir eden İmam Gazali'yi savunan Hocazade arasında yapılan ve yedi gün süren münakaşayı Türk-islam medeniyetindeki son felsefe hareketi olarak tanımlıyor. Bu münakaşa sonunda Hocazade haklı bulunmuş, takdir edilmiş ve kendisinden fikirlerini bir eser halinde yazması istenmiştir. 

Bundan sonra ciddi bir felsefe çabasına rastlanmamış, tanzimat hareketini idare eden zihniyet hiçbir felsefi esasa dayanamdığı gibi, Ziya Gökalp'in Durkheim'den adapte ettiği ve fikirlerde bizim toplumsal yapımızla hiçbir zaman örtüşemedi. 

Bizim felsefemiz ne olmalı sorusuna cevabı;

1) Felsefemizi kurmadan önce sahip olmamız gereken iki endişe;

-Dünyamızı idare eden tekamül prensibi
-Aklın mükemmel işleyişini idare eden metodlu düşünme prensibi

2) Anadolu sosyalizmi

3) Kuran'ın, zulmün karşısına sabrı, kinin karşısına affı koyan, ölümü ümit ile karşılayan, sonu olan varlığımızı sonsuzluğun yolcusu yapan ve Allah'ı insanda tanıyan, insan anlayışı.

4) Şahsiyetçiliği esas olarak kabul eden idealizmimiz. 

Burada cemaat (cemiyet) için nefsini feda etmeyi en aşırı ferdiyetçi idealizmin davası olarak tanımlıyor. Buna örnek olarak Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'inden bazı kesitler vermiş. Bu idealizmin bizde gelişmemiş olduğundan yakınıyor. Anadolu, her tür sefaletin en ağırını yaşamış olduğu halde, gözünü batı ufuklarından milletin kalbine çevirecek münevverler olmadığı için Dostoyevski gibi halkının fakirliğine ölümüne üzülen bir sanatkar çıkmamıştır. Felsefemizin tekamülcü, ruhcu, sosyalist ve idealist temeller dışında bir temel aranarak bina edilmesi bizi bizden uzaklaştırıyor. Ruh yapımıza islam dışında temel aramayı ve Anadolu'nun sefaletlerinden idealizmimize hisse çıkarmamayı samimi bir düşünce olarak görmüyor. Bugünki meselemiz de tam da bu değil mi? Geçen 50 yılda çok az yıl katetmekle birlikte en azından bu felsefenin tohumlarını atabilecek tarlayı bulmuş ve temizlemekte olduğumuz inancıyla avunabilir miyiz? 

- o -

Anadolu'da yerleşik bulunan Hitit köylüsünün harcamalarını artırmaya dayanmayan, ürettiğinden keyif almak ve onun verdiği imkanlarla yetinmek üzerine kurulu hayat tarzına, Orta Asya'dan gelen göçebe Türkmen'in kaba ve manadan uzak tüccar hayatının, islam kültürü ile birleşerek aşılanmasıyla oluşan Anadolu Türk-islam medeniyeti tanımı herhalde her birimizin kişiliğinde karşılığını bulabileceği bir tanımdır diye düşünüyorum. Bu yapı Yunus ve Mevlana gibi gönül erlerinin önderliğinde yapıcı, kurucu, geliştirici, kapsayıcı bir iradeye doğru tekamül etmiş. Yazar bu medeniyetin kendi felsefesinden kopmadan batı kültüründen ve diğer kültürlerden faydalanmasını, katkılanmasını gerekli görüyor. Bu konuyu bilim ve sanat üzerine örneklerle çok güzel açıklamış. Aynı konu üzerinde bilimsel çalışma yapan bir Alman'ın sentezci Kant veya Fitche yaklaşımıyla, Fransız'ın ise analizci Descartes yaklaşımı ile çalışmasını geliştireceği gibi bizim de Gazali görüşüne sahip olarak çalışmaya başlamamız gerektiğini söylüyor. Sanatta da Shakespeare ile Beethoven arasındaki tarih, tabiati ve insani büyük farkların her ikisinin de dehasına mani olmadığı gibi Fuzuli ve Yunus'un milli dehalarından kopan Hamid ve Fikret'in ancak çözülme ve iflas unsurları olabildiği gerçeğini hatırlatıyor. Mikelanj ve Sinan imanları açısından birbirlerine benzerken, bu iman bakışı Sen Piyer'in torunu olan Mikelanj'ın eserlerine asla tatmin bulamayan bir şüphe, Mevlana'nın müridi olan Sinan'ın eserlerine ise muradına ermiş bir iman olarak yansıyor. Haydarpaşa Garı binası ve Genlik Parkı'ındaki heykel Anadolu ile örtüşmeyen garp eserleri olarak göze çarparken, Selimiye milli ruhu ortaya koyuyor. 

Avrupa'yı yaratmış olan iki kuvvet, naif Hristiyan ruhçuluğu ile sanayi devrimi birbirine düşmandır. Anadolu'yu yaratmış olan islam ile Hitit ziraat tekniği ise birbiri ile barışık, yanyana yürüyebilen iki kuvvettir. Ancak islam dininin menfaatçi devşirmelerin eline geçmesi ve sanayi devriminin materyalist etkilerinin bünyemizi esir alması Anadolu'da zayıflamamızın başlangıcıdır. Burada yapılması gereken bir ahlaki toparlanma ve bilimin imkanlarını ruhi bir gaye güderek kullanmaktır. 

Biz kendimize özel olan cevherimizi aklın, ilmin, felsefenin çizdiği yollardan ilerleterek, zaruri inkişaf merhalelerine ulaştıracağız. Bunda hem kendini bilen, ne olduğunu pek iyi tanıyan bir muhafazakarlığın, hem de zamana, hayata, inkişaf şartlarının hepsine vakıf bir inkilapçılığın rolü olacaktır. 

- o - 

Daha okumaya başlamankta olan bir gence, "büyük adam" yani "devlet ve ikbal sahibi adam" olmayı telkin eden terbiye, onun karakterini çürütebilecek bir terbiyedir. 

Her tarafta samimi iman mevzuunun yokluğu, her tarafta aldatılma tecrübeleri birkaç nesli yere sermiştir. 


- o -

Cemiyet için kurtarıcı vasfı olacak insanın önce kurtulmuş olması gerektiğini söylüyor. Bu şahsiyet sahibi insanın vasıflarından bahsetmiş. Birinci vasfı; hayat kaidelerine sahip oluş. Samimi ve hakiki olarak, topluma kendi dışında bir çok hareket imkanlarını gösterecek ama kendi varlığında bir tek hareket kaidesini benimsemiş ve yaşamış olduğunu yine kendi hareketleriyle gösterecek kişi yol gösterecek kişidir. İkinci vasıf; doğru veya yanlış her hür hareketinden ve bunun yanında şuurun eriştiği her hareketle ilgili sorumluluk sahibi oluş. Bu aslında imanlı ve imanda sürekli, gafletsiz oluş anlamına geliyor. 

- o -


Anadolu'da üç büyük cinayetle üç büyük buhran dönemi yaşandığı üzerinde duruyor. Bunlar şii mezhepçiliği, masonluğun Anadolu'ya girişi ve Bolşevik hareketi ile komunizm. Hitit ziraat kültürü ile tanışan göçebe tüccar Türkmenin islamla yoğurarak oluşturduğu Anadolu kültürü bu darbelerle çürüyor. Gençlerin iç dünyalarındaki karanlık hayata aksediyor. Ümitsizlik zayıflayan ruh yapısına hakim oluyor. Anadolu'nun kendini yenileme çabaları ise şekilci ve aslını inkara dayalı ruhsuz hareketlerden ibaret kalıyor. Tanzimat, serveti fünun ve meşrutiyet. Ardından teknik ile erişilecek saadet fikri toplumu tamamen maddeci, rekabetçi, ahlaki değerleri yozlaştırıcı, haza dayalı bir yaşam tarzına yöneltiyor ve bu, eskinin köylü üzerinde tahakkümü olan toprak ağaları kavramının işçi üzerinde tahakküm sahibi tüccar, sanayici kavramıyla güncellenmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Burada esaretten kurtulamayan kitleler, eskiden şiir ve edebiyat gibi, sanat gibi ruhi yücelmeye taşıyan meşguliyetlerle uğraşırken artık spor müsabakaları ve otomobil sevdası gibi tamamen bedeni ve yapay mücadelelerle yetinir hale geliyorlar. İnsanların kendisininkinden başka bir kalkınmayla, ilerlemeyle, yardımlaşma kültürüyle ilgileri kalmıyor. Particilik, taassup, ölümüne dostluk kavramının ortadan kalkmasına sebep olan muhtelif rekabet ve düşmanlıklar da toplum hayatı için hiç yaşanmamış, Almanya'nın Fransayı işgal ettiği dönemlerde dahi görülmemiş bölünmelere, düşmanlıklara yol açmıştır. Bütün bu dağınıklık içerisinde milli birlik sağlayacak irade ne siyasi, ne ticari, ne akademik başarılarla değil her ferdin kendi iç mücadelesinde sağlayacağı başarılar neticesinde doğacaktır. Bu anlaşılması zor bir tespit. İlk başlarda bir ferdin insanüstü bir ahlaki mücadele göstererek ortaya çıkması ve kurtarıcı olması gibi anlaşılıyor ancak fikri temelleri ortaya çıktıkça görülüyor ki kastedilen, her bir ferdin yapacağı mücadelenin topluma yansıması, her bir ferdin kazandığı ahlaki zaferin yeni nesillere aktarılması, bu mücadele erlerinin sahte peygamberlik şubeleri olan sahte murşidlerin yerlerini alarak toplumu ruhi bir ideal çatısı altında teknik ve sanatta ileriye taşıyacak akli yeteneklerin geliştirilmesidir. 

- o -

Büyük gayelere cemaatla elele yürüyenler, kalabalıktan kendilerine sirayet edecek zaaflar, ruh sefaletleri ve şüphe dumanları altında bunalacaklardır. 


- o -

"Yarınki Kuvvet" başlığı altında eski kuvvetleri anlatırken, önce ruhi esasından uzak muhafazakar kuvveti ardından da ona muhalif olarak oluşmuş olan yenilikçi kuvveti anlatıyor. Bu yenilikçi kuvvet ile ilgili o günden bu güne değişmemiş olan bir tespiti şöyle;

İnadına maddecidir, pozitivisttir, realisttir. Basit düşünen zihinleri çabuk çeler, duyuların dünyasına hayran olanları pek kolay avlar. İnsanın hurafe yapıcı muhayyilesinin zaafından istifade edemezler ama, sonsuzluk yükünü sırtında taşımayan zayıfları bu sıkıntılarından kurtarırlar. Mesuliyetten kaçan korkaklarla şerrin pençesinden sıyrılamayan psikopatların sığınağı onların siperleridir. Bunların en büyük kuvvet kaynağı, asırlardan beri insan zekasının uydurarak ruhun hakikatleri dünyasına suni olarak eklediği, haksız yere ona mal ettiği evhamın kaba ve çekilmez cüssesidir. Bu evhamdan kurtulmak için çabalayan insanlık zaman zaman ondan kurtulmak bahasına ruhun hakikatlarından da sıyrılmayı göze almaktadır. Fransız ihtilalini hazırlayan düşünürlerin sistemlerinde görülen bu isyan hamlesi, evhamı devirirken, içindeki ilahi heykeli de parçaladı. Batılılar artık bu devri geçirmiş bulunuyorlar. 

Buna paralel olarak muhafazakar anlayışın hatasını da şöyle açıklamış;

Eski şekillere tıpkısı tıpkısına benzemede manasız ve hikmetsiz bir keramet arayan muhafazakarların bu hastalıklı zaafı, inkilapçı geçinen davasız mücahitlerin en büyük kazancı, en keskin silahı ve tezyiften öteye gidemeyen üsluplarının tek sermayesidir. 

Bu iki eski kuvvetin yerini alması gereken üçüncü kuvvet tanımı ise şöyle;

Muhafazakarlıkla inkilapçılığın hakiki değerini bilen, Müslüman Türk'ün mazisine bağlı, gözleri durmadan akan hayata çevrilmiş bir hikmetin meşalesini hazırlamaktadır. 

Yarının sahipleri, öyle zannediyoruz ki, bu hakikati ortaya koydukları zaman, eski ile yeninin taassup ve sapkınlık malülleri de, gerçek davanın birer birer kazanılmış mücahitleri safına kolaylıkla geçebileceklerdir. Elverir ki onlar, taassup sahiplerini taassuplarından tedavi ederken yaralarını incitmemesini, put kıranları insafa davet ederken baltalarını sukünet ve aklın ihtarına itaatle bıraktırmasını iyi bilsinler. O zaman hep birlikte yeni ve gerçek inkilaplara hazırlanacağız. 

- o -

Biz bedenin zalim hazlarıyla çılgınlaşarak gülen yüzler istemiyoruz. Onlar kendi naraları arasında mazlumların boğulan feryadını hazırlıyorlar. Bize mazlumların, hakkı ile vicdanına birlikte kavuşmuş sevinci ve zalimlerin ruhlarındaki kirlerden temizlenerek güzelleşen yüzlerinin neşesi lazımdır. Sevinçle merhametin, aşk ile saadetin birleştiği yüzlerdeki vekar ve necabet, bahtiyar beldenin insan yüzlerinde parıldayan bayrağıdır. Hilekar ve habis ruhların çirkef bakışını ondaki saadet alameti sayan zulümlere hayran gönüller kendi içlerini yoklasınlar. Orada gerçek saadet ve kendine yeterli tatmin yerine muradına ermiş kin ile kızgın haset fırtınasından başke birşey bulmayacaklardır. Huzur içinde durulmuş, kaderine minnetle gülümseyerek Allah'a çevrilmiş bakışlar, aradığımız bahtiyar beldenin ilahi manzarasıdır. Her ferdinin, başkalarının lokmasındaki bolluğa bakarak Allah'ına şükrettiği bir belde, saadetle fazileti birlikte sunarak insanı Allah'a yaklaştırabilir. 

- o -

Köy öğretmenleriyle imamlarının aynı kişiler olması gerektiğini, eğitim ile imanın, teknik ile ruhun birleşmesi için atılması gereken bir adım olarak görmüş ancak bu yönde bir çalışma malesef olamamış. Bugüne gelindiğinde, bu düşüncenin daha da kuvvetlendiğini, artık üniversite kavramının ruhsuz teknik eğitim anlayışıyla çökmekte olduğunu ve insanlığı bir yere taşıyamadığını kabul eden, medrese-dergah eğitim anlayışına dönülmesi gerektiğini savunan bir çok münevverlerin olduğunu görebiliyoruz. 



24 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Var Olmak / Nurettin Topçu




Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.


Bu kitap, yazarın felsefe ile sanat arasındaki ilişkiyi konu alan yayınlarının bir derlemesi.

Tam ve gerçek hareket; her defasında, en iptidai bir karar ve feragatte bile, btün aleme yayılış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün alemden aldığı ibretle, aynı zamanda zeka ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi ferdi alemimize dönüş ve bu noktadan alemle temastır. 

Hareket ve varoluş felsefesinin formülünü vermiş; "hareket ediyorum, düşünüyorum, birliği seviyorum, o halde varım." 

İnanmak, gerçek ve şahsi tanıyış, sevmekse gerçek yaşayıştır.
Bu olağanüstü tanımı sadeleştirebiliriz; inanmak tanıyış, sevmekse yaşayıştır. 
Yazarın önceki ifadelerine de uyarlayabiliriz; inanmak düşünce, sevmekse harekettir. 

- o -


Pascal'ın etin hakikatleri, ilmin hakikatleri, imanın hakikatleri sınıflandırmasını açıkladıktan sonra, Kant'ın şu sözüyle açıklığa kavuşturmuş; "Yerine itikadı koymak için, bilgiyi ortadan kaldırmaya mecbur oldum."

- o -

Paliard diyor ki; "Güzelliğin aşıkları var, zenginliğin aşıkları, ilmin aşıkları var, bir de aşkın aşıkları. Ve hepsinde görülen, varlığına tahakküm eden hayalden başka herşeye karşı bir ilgisizlik, bir anlayışsızlık, bir asabiyet". 

- o -

Muvaffakiyet, müsabaka, harp hep saadet ümidini kaybeden benliklerin canavarlaşıp şahlanmasıdır.

- o -

Bergson dünyaya dair bütün emellerden sıyrılmış, diğerlerinde zayıflık ve mutsuzluk olarak görülen ancak aslında ilahi kuvvete bağlı olduğu için en kuvvetli, ve ilahi emellere yaklaştığı için en mutlu olan kamil insanı tanımanın yolunu bulmuş ve şöyle tarif etmiş; "Onlar arkalarından gitmek için bizi zorlamıyorlar. Bizden birşey istemiyorlar. Öyle iken halk onları takip ediyor. Zira onların bizzat varlığı bir çağırıştır."

- o -

Hürriyet bahsinde, insanın, harekete geçirici (itici) kuvvetlerin tesiri altında istediği hareketi yapmasını tek başına hürriyet olarak tanımlanamayacağını söylüyor. Bu itici kuvvetler içten veya dıştan gelmek kaydıyla çok çeşitli olabiliyor. Ancak bunların karşısında tek bir yasak edici, durdurucu kuvvet var. İnsanın şahsiyetinden ibaret olan bu tek kuvvet merhamet ve adalet duyguları, şeref ve haysiyet, hakikat aşkı ve insan sevgisi gibi unsurların birleşimi ve buna vicdan diyoruz. Kant'ın tabiriyle; mutlak varlık tarafından hareket ettirildiği zaman insanı hürriyete kavuşturan bu kuvvete sahip olanlar kendilerine bir zulüm telkin edildiğinde "ben bunu yapamam, hürriyetim manidir, insanlığımın cevherinde birşeyler var ki dediklerinizi yapmak isterken bana karşı geliyor, ben zalim olamıyorum" diyorlar. Bu hissi defalarca yaşamış, elimde imkan olmasına ve misliyle karşılık verecek olmama rağmen zulme karşı zulme başvurmamış ve nihayetinde yine de karlı çıkmış bir insan olarak bu ilahi cevherden nasiplenmiş olma ihtimalime sevindim.  

- o -

Namus bahsinde şöyle diyor; Ömürlerinde bir defa bile ruhla beden çarpışmasını yaşamayan adamlar namustan bahsediyor. Doğuşlarında dünyada hazırlanmış buldukları ahlak kaideleriyle yaşayan zavallılar ahlakdan bahsediyorlar. 

- o -

Oscar Wilde: "Bedenin hiçbir düşüşü ve yıkılışı yoktur ki nefsi ruhanileştirmesin." 


Herşeyi kaybedenin yine herşeyi elde etmesi, ümidin çocuğu, imanın meyvası, merhamet güneşinin mahsulüdür. İnsanın kendi sefaletlerinden utandığı bir büyük an içinde kurtuluş başlıyor. 

- o -

Cemiyeti yoğuracak ruh, eski Asya'nın hikmetiyle Kuran'daki ilhamı kendinde birleştirdiği halde, garbın dört asırlık ilmine hayran, zihniyetine sahip, felsefesine aşina olacak Anadolu dervişinin ruhudur. Bu sözün söylendiği döneme bakılırsa garbın ilmine ancak hayranlık duyulabildiği, garb felsefesi ve zihniyetinin sindirilmesiyle o ilmi daha da ileri götürebilecek, irfan ve fazilet de içeren bir katkının yapılabileceği fikrinin henüz oluşmadığı anlaşılıyor. Burası biraz kulak tırmalayıcı da olsa cemiyeti yoğuracak ruh tanımı anlaşılmıştır.  

- o -

Zafer bahsinde şöyle diyor; İlahi elçiye muhabbetin varsa kendinde bir elçilik ara. Cemaatin gazabı önünde elleri bağlı durma. 

Hakiki zafer bir tarafın kazanması ile öbür tarafın felakete uğratıldığı zafer değildir. Gerçek zafer içinde taraflar birlikte muzafferdir. 

- o -

Iztırabın hakiki mürşid ve en büyük üstad olduğunu bilenlerse hiçbir şeyden, Allah'tan ve yollarını şaşırmaktan başka hiçbir şeyden korkmayanlardır. Halkın korktuğu şeyleri severek halkın üstüne çıkılır. 

- o -

Bütün ömrümde kalp sahibi birkaç insan tanıdım. Onlar saadet tarlası olan dünyamızdan hiç ekin dermediler. Sade kalplerini bu yeryüzüne tohum diye serptiler. Hala bekliyorum, o tohumlardan bir filiz olsun sürmüyor. Bir gün onlardan birinin kabrine vardım. "Kalbi olmayanlara gayzım nedendir?" diye sordum. "Kalbini korumak için" diye cevap verdi. 

- o -

Damlalar başlıklı son bölümde yazmaktan imtina edemeyeceğim tespitler var;

Alem üç şeyin mecmuundan (bir araya gelmesinden) ibarettir;
Varlık, düşünce, hareket.

Üç musibetten uzaklaşınız;
Zulümden, zelzeleden, bilirim iddiasında olan cahilden.

Üç türlü davranış kaba ve sahtedir;
Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvenen dindarlık.

Üç şey saadetin sırrıdır;
Tevazu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki.

Üç yerde insan kendini tanır;
Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefesinde.

Son üçüne dikkat dikkat !!!

Üç yerde insan Allah sohbetindedir;
Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümidsizin yüzünü ümidle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda.

İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir;
Rüzgarı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah emaneti olan insanlara katı katı gözlerle bakmayanlar. 

Üç türlü insan Allah'tan uzaktır;
Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar, duygulu olduklarını ileri sürüp de sefalet sahnelerinden uzak duranlar, sefil ruhlarda feyz arayanlar. 



19 Aralık 2015 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.

Varoluş felsefesini tanımlamak için karşıtı olan özcü felsefeyi tanımlamakla işe başlıyor. Özcü felsefeyi de iki ana kola ayırıyor;

1- Özün tabiatüstü veya Allah'la ilgili olduğunu kabul eden ilahiyatçı özcülük.
2- Özün insan zihninde var olduğunu kabul eden kavramcı özcülük. 


İlahiyatçı (teolojik) Özcülük


Varoluşçuluğun tam karşı kutbunda bulunan Eflatun ilahiyatçı özcülüğün başlangıcı. Ona göre imkandan realiteye geçiş başarısızlığa götüren yoldur. İmkanlar alemi denen rüyadan uyanıp da gerçeğe döndüğümüzde yaşadığımız hayal kırıklığı gibi. Her halükarda, hayallerimiz bizi bekleyen gelecekten daha zengindir. Yine bu sebeple, bir gün yapabileceklerimizi düşünürken hiçbir zaman yapamayacaklarımız da dahil tüm olayların zevkini yaşadığımız bir yerde dururuz. Eflatun, duyuların dünyasıyla, algıladıklarımıza ek olarak özün de bulunduğu dünyayı birbirinden ayırıyor ve ikincisinden halkın haberi olmadığını söylüyor. Varlık sınırsız olan öze yaklaştıkça ideale yaklaşıyor. Ancak duyular dünyasında varlık sınırlı. Örneğin insana varlık, ondaki öze de iyilik dediğimizde, insan iyi olabiliyor ancak mükemmel olamıyor. Güzel olabiliyor ama güzelliğin kendisi olamıyor. Akıl dünyasında ise varlıklar tam anlamıyla özleriyle birdirler ve bizim algı dünyasında var olduklarını sandığımız şeyler gibi sınırlı değildirler. Buradan hareketle Eflatun dünyadaki herşeyin akıl aleminde var olan özün yansımaları olduğunu kabul ediyor. 

Eflatun'un, bu görüşünü ahlak konusuna tatbik ediş noktası çok önemli; gençliğin, özellikle devlet adamı olarak yetiştirilecek gençlerin yetiştirilmesinde, varolan eşyaya hırsla bağlılıktan azar azar onları kurtararak özün temaşasına doğru götürmeyi amaçlıyor. Eflatun'a göre, özlerin veya idelerin ve bilhassa bütün idelere hakim olan hayır idesinin apaçık görünüşüne bir defa ulaştıktan sonra, hareketlerinin hakiki kaidesini onlar bulacaklardır. 

Varoluşçuluğa bizim anlayışımıza daha uygun şeklini veren ikinci öncü ise Saint Augustin. Bu yaklaşımın bize uygunluğu hristiyan olan bu filozofun varlıktaki özü Allah'ın bilgi ve iradesine bağlamasından kaynaklanıyor. 

Kavramcı Özcülük

Eşyanın özel değil genel hallerini tanıyan, bunları sıfatlar olarak kabul eden ve bunların başka bir alemde değil insanın zihninde bulunduğunu kabul eden bir anlayış. Ahlakı bu temel üzerine kuran öncü ise Aristo. Ahlaki yaşayışı, insan tabiatına ve insanlık özüne uygun yaşayış olarak tanımlıyor. 

Burada da Eflatun-Saint Augustin ilişkisine benzer bir durum Aristo-Saint Thomas arasında var. Saint Thomas da bu düşünceyi hristiyan kabullerine göre tahsis ediyor. 

Rönesanstan sonra ilimler felsefeden ayrılmaya başlayınca Descartes ve Bacon, Aristo-Saint Thomas hükümlerinden kurtulup yeni bir akım öne sürdüler ancak onlar da nihayetinde özü aramanın peşine düştüler. İki asır sonra Comte pozitivist bir bakışla genel kanunların kurulmasını teklif etti. Ferdi ve özel durumlar yine ele alınmıyor, genel üzerinde kanunlar belirlenmesi isteniyordu. Özün ifadesini ele alan matematik ve fizik ilim olarak kabul edilirken, özlere ait araştırma içermeyen tarih ve coğrafya ise ilim olarak kabul edilmedi. Bunlar sadece bazı varlıkları ve var oluşları tutmakla yetindiler. İlim özün bilgisidir, varoluşların değil. 

Varoluş Felsefesi

Bu felsefe varlıkların genel, ortak özellikleri ile ilgilenmiyor, aksine her birinin özel halleri üzerinden dünyayı tanımlama çabasını benimsiyor. Ortak özellikler, genel kabuller, tabular ile yapılan bir bakışın her bireyin kendi iç hayatının gerçekliğini ortadan kaldırdığını söylüyor. Yine bu nedenle de kapsayıcı olarak bu felsefeyi güden Kierkegaard, Simone De Beauvoir, Gabriel Marcel, Sartre ve daha bir çoğu düşünürlerin her birinin felsefesini de birbirinden ayırmak mümkün. Hal böyle olunca bu felsefeyi bir sistem haline getirmek mümkün olmamış, düşünürler eserlerini roman ve dram şeklinde vermişlerdir. Hatta Kierkegaard ölümünden sonra fikirlerinin bir sistem haline dönüştürülmeye çalışılacağından büyük endişe ve korku duymuştur. Sadece Heidegger fikirlerini sistemleştirmiştir.

Kierkegaard, Descartes'in "düşünüyorum öyleyse varım" sözüne itiraz ediyor. Düşünce gerçeklikten, varlıktan kaynaklanırken, varlığı düşünceye bağlamayı reddediyor. Sartre varoluşu şöyle tanımlamış; "Eşyadaki varoluş alelade hallerde kendini bizden gizliyor. Etrafımızda duruyor, bizde barınıyor, ondan bahsetmeden iki kelime söylemenin imkanı yok. Öyle iken ona temas edemiyoruz." Bu bana şunu hatırlattı; "o kadar açıktasın, apaçık ortadasın ki seni göremiyorum". 

Halkın düşüncesi kendisine saadet getiren eşyanın üzerinde yığılıp kalıyor. Filozofları da mücerret (soyut) düşünüş varoluştan uzaklaştırıyor. Hepimiz iç yaşayışımızda, alemşümul (evrensel) tiplerin pek muayyen (belirli) hususi (özel) hallerini tanımak istiyoruz, onda biricik, ifade edilmez ve anlaşılmaz olanı unutuyoruz. 

Hayret üzerine...

Aristo: İlim hayretle başlar.

Pascal: Ötede olmayıp da burada bulunuşumdan hayret ve dehşet duyuyorum. Zira ötede olmayıp da burada bulunmam, sonra olmayıp da şimdi var olmam için ortada hiçbir sebep yok.

Maine De Brand: Düşünen her varlıkta yarattığı hayretle, bizzat kendi varlığının büyük sırrına ermemek mümkün müdür?

Gabriel Marcel: Varoluş hayretten ayrılamaz. 

Buraya dikkat !

Gerçekten varolmak için kendi varlığını seçmek lazımdır, demiştik. Gerçekten var olmak için kendi hür iradesiyle istediği hali bir defa seçmek ve o halde karar kılmak kafi değildir. Bizde varoluşu istenen hal, sertleşen ve artık değişmeksizin kendimizde kalan bir hal kazandı mı, varoluş ortadan kalkar, kaybolur. Varoluş vücudun daima dışında kalır. Varoluşun baki kalması için, her an yaptığımız seçimlerin neticesi olarak meydana gelen varlıkta, onun gizlediği imkanları meydana çıkararak, olmak istediğimiz hale ait seçimleri hiç durmadan yapmamız lazımdır. Varoluş, katilik kazanmış, gayeye ulaşmış bir hal tanımaz. Varoluş, var olan herşeyin daima ötesine geçmektir. 
    
Ateist Varoluşçuluk

Bu görüşün başını Sartre çekiyor. Varoluşu seçimlere yani özgürlüğe dayandıran Sartre, kendisini çaresiz bırakan durumları da kendi seçimi ve sorumluluğu olarak tanımlama yoluna gittiği noktada çelişkiye düşüyor. Seçim varsa sonunda sıkıntı olmaması gerekir ancak Sartre'a göre var. Kanımca burada eksik kalan rıza olsa gerek. Rızayı bir seçim olarak görseydi, insanın başına gelenlerin tümünü kendi seçimlerinin sonucu olarak görmek mecburiyetinde kalmazdı. 

Varolanın tanınandan ibaret olduğu, tanımanın esas olduğu, tanınmayanın varlığından bahsetmenin saçma olduğu kabulü tanıyanın diğerleri tarafından tanınmadığı ve dolayısıyla saçmalığa iade olunduğu sonucuna varıyor. Sartre'in bu görüşü sonunda herşeyin anlamsızlığını kabule mahkum kalıyor. 

Hristiyan Varoluşçuluğu

Öncüsü Pascal olan bu akım protestan elaminde Kierkegaard'ı, katolik aleminde Gabriel Marcel'i ortaya çıkarmıştır. 

Varoluş daima kendini geçmek suretiyle kendi kendini yapmaktır. Mütemadiyen kendi kendini geçmekte olan insanın bu ilerleyişte hedefi ne olabilir? Daha fazla oluş için atılışında ona istikamet veren kendisine bağlanmış bulunduğu mutlak varlığın hareketidir. Bu, kişinin nefs mücahedesi ile kendisini Allah'ın isimlerinin tecellisine hazırlamasından başka birşey değil. 

Hareket Felsefesi

M. Blondel: Hareket insanla Allah'ın bir terkibidir.

Kafa, kalp ve kol... Bunları arzumla vermeliyim, yoksa bunları benden alacaklardır.

Şuurda hürriyet olmaz hürriyet harekettedir. Şuurda çokluk ve ancak hürriyet imkanı vardır. Şuur birliğe erişince harket olmak ister ve er geç bu dilek hareket olur. Hürriyet hareketle zaruri olarak gözükür. Şuur, birbirine zıd yaşayabilen unsurların çokluğudur. Bu çokluk, dileğin deruni bir nüsg içinde azar azar yol alarak; dalları kesilmesiyle yalnız kendisinin inkişafı neticesinde birliğe kavuşur. 

(nüsg: bitkilerin topraktan azar azar çektikleri su, besi suyu)

İnsan çoğu zaman istediğini yapmıyor veya istemediğini yapıyor. Şuur harekete hükmetmedikçe ruhun ilerlemesi mümkün değil. Çünkü hareket bir süre sonra şuuru da etkiliyor. Yapılan bir hareketin bir sonraki adımlarda yeni hareketler doğuracağı gerçeği, şuurun istemsiz yapılan bir hareketin esiri olacağını gösteriyor. İnsan, fert, hareketlerinden ibaret hale geliyor. 

Nice insanlar kendi kendilerinin mahbusu olarak, ilk hatalarının yüklediği mukadderi taşıdılar, veya gülerek oynamağa başladıkları role sonunda mübtela oldular. İstenmiş olan bir hareketin manasızlığı hiçbir zaman söylenmez. Ancak hareketle ruh vücud kazanır ve vücud ruh kazanır. 

Daha dün şöyle birşey duymuştum; 

Beden olduğu için ruh vardır, beden secde ettiği için ruh yol bulur, yol alır. 

Mutlak iyilik, bütün irade ancak kendiliğimizden istemediğimiz şeyde, bizde ve bizden Allah'ın istediğinde bulunabilir. Hareketin hayatı böyle elde edilir. Ya Allah'sız veya Allah'a karşı gelerek istemek, ya da Allah'ı istemek; yani ya hareketin ölümünü ya da hayatını istemek. İnsan bu iki haddeden birini seçmeğe mecburdur. 

Hareket şuur için zaruridir.
İbadet irade için zaruridir. 

Hareketin bulunmadığı yerde Allah yoktur. O nerede görünürse Allah oradadır. 


11 Aralık 2014 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Devlet / Platon


Hocası Sokrat'ın, insandan köklenip ideal devleti kurma niyetiyle şekillendirdiği düşüncelerini tartıştığı sohbetlerini anlatan Platon'un eserinde ilk 5 kitapta insanlığın temel soru ve sorunlarının 2500 yıldır değişmediğini, tekrar tekrar hiç yaşanmamışçasına baştan yaşandığını farkettim. 

6. kitap bölümünde bazı ifadeler dikkatimi çekti;

Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya uğraşıp duran bir ruh küçüklükle bağdaşmaz. Düşünceleri yücelere yükselen, bütün varlıkları, bütün zamanlarla birlikte seyreden kişi, insan hayatına önemli bir şey diye bakmaz. Bu nedenle filozof yaradılışlı diyeceğimiz adamların hiçbir aşağılık tarafı olmamalıdır. Ölümü korkulacak birşey olarak görmez. Korkak, aşağılık bir yaradılış da felsefeye erişemez. İçinde aç gözlülük, aşağılık, gösteriş, korkaklık olmayan bir insan geçimsiz haksız da olmaz. Öyleyse bilim (insan ve tanrı ilminden bahsediyor) sevenle sevmeyeni ayırt etmek için kişinin genç yaşında doğru ve geçimli, yada geçimsiz ve hırçın olup olmadığına bakacaksın. Bunun yanında sağlam bir bellek, incelik, ölçü ve öğrenme kolaylığı olacak. 

Bu tanımı yaptıktan sonra bu yaradılışa sahip kişinin binde bir geldiğinden ve bunların da çoğunun bozulmalarından bahsediyor. Bu bozulmanın etkenlerini ise şöyle sıralamış;

Öncelikle yaradılıştan taşınması gereken şartlar olarak saydığı yiğitlik, ölçülülük ve bunlara benzer beğenilen değerlerin aynı zamanda kişiyi yakan, yıkan şeyler olması. Sonra güzellik, zenginlik, beden gücü, devlet ve aile bağları. Bütün bunları taşıyan kişinin uğrayacağı zarar taşımayanın uğrayacağı zarardan büyük olur. Bir nevi azdan az, çoktan çok gider mantığı. Öyleyse en iyi yaradılış gereğinden başka türlü beslenirse orta yaratılıştan daha kötü olur. En güzel değerlerle yüklü insanlar kötü bir eğitimle kötünün kötüsü olurlar. En büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar değil, eğitimin bozduğu sağlam yaratılışlılar işler. Cılız bir yaratık ne iyinin ne kötünün büyüğüne ulaşamaz. 

Gelelim asıl noktaya; bu bozulmanın önüne tanrı korumadıkça kimse geçemez. 

Kulun emeğine, inadına, dirayetine, fıtraten taşıdığı bütün erdemlere ve aldığı iyi eğitime rağmen hidayete erdirenin ancak Allah olduğunun bir ayet ile bize bildirilmiş olması ne büyük nasip! Sokrat gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca kafa yorup, Platon gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca dinleyip, etrafımızdakileri de ikna etmek gibi bir zahmete katlanmaksızın lutfen bilgilendirilmişiz.

Devamında bu bozulmada en büyük sorumluluğun yine sofistlerde (eğitmenlerde) olduğunu söylüyor. Kendi beğendikleri hareketleri öven, aksini yeren, bunlarla yetersiz kaldığında kepaze eden, mallara el koyan, öldüren sofistler. Bugünün şartlarında bu eylemleri alenen gerçekleştirilen eylemler olarak, bu kişileri de gerçek kişiler olarak değil insanları yaşam standartları ve şartlarıyla zorlayan sistem olarak görmek gerekir.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen fıtratı uygun kişiye verilmesi gereken eğitim üzerine çokça kafa yorup tatmin edici bir çıkış yolu bulamasa da, devlet yönetmeye uygun ideal insanın yetiştirildiğini varsaydığında dahi önemli bir sorunla karşılaşıyor; zevklerin, keyiflerin, heveslerin üzerine çıkartılmış, ağırlıklarından kurtulmuş ruha sahip kişiler baş olma sevdası taşımayacakları için devleti yönetmeye talip olmayacaklar, ve hatta kaçınacaklardır. Diğer yandan da bu değerlere sahip olmadıkları için devleti yönetmeye talip olacak kişiler ise bir ülküleri olmadığı için bu işe elverişli değillerdir. İkinci grubu hiç önemsemeyip üzerinde çalıştığı ilk grup için bulduğu çözüm iyi yetişmiş üstün kişileri toplum için çalışmaya ikna etmek. Sonra tekrar onların eğitimine dönüyor ve çocuklukta beden eğitimi ve müzik, gençlikte matematik, geometri ve astronomi, ilerleyen yaşlarda da dialektik eğitimi yapılması gerektiğine inanıyor. Erken yaşta dialektik ve tartışma içerisine giren bireylerin bu tartışmaları üstün gelme amacıyla, ilerleyen yaşlarda ise doğruyu arama çabasıyla yapacaklarına inandığı için otuzlu yaşlardan önce felsefi ve ilmi tartışmalara girilmesinin engellenmesi gerektiğini söylüyor. Bu dialektik eğitimi için öngörüsü ise 15 yıl. Yani fıtratı uygun ve iyi eğitilmiş kişilerin devlet yönetimi için uygun hale gelmesi 45-50 yaşlarından önce olmuyor. 

O günden sonra bu bilimlerle 2500 yıl geçiren insanlığın halen ideal yöneticiye kavuşamamış olması, bilimin irfan ve sadakat ile harmanlanmamış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Eksik olan; ilahi gerçeğe ait bilgi ve ona bağlılık. Yöneticinin, içinden çıktığı toplumla birlikte o toplumun asıl sahibine de bağlılığı. Kendini sahip değil sahibin sadık hizmetkarı olarak görmesi.

- o -

8. kitapta bugün yaşadıklarımızla birebir örtüşen durumlardan bahsedilmiş;

Kendi kurguladıkları ideal devlet dışında 4 çeşit daha devlet şeklini açıklıyorlar. Birincisi; timokrasi veya timarşi diye adlandırdıkları şeref devleti. Şeref sahiplerinin para düşkünlüğü cimrilik, açgözlülük, rekabet ve dolayısıyla zengin-fakir ayrımının git gide büyümesi sonucunu doğurduğunda oligarşiye yumuşak bir geçiş yaşanıyor. Bu düzende belli bir gelir düzeyinin altındakilerin devlet yönetiminde hiçbir etkisi yok. Oligarşik toplumlarda zengin-fakir arası uçurum açıldığından toplumun bütünlüğünün korunmasını sağlayacak insan bulunamıyor. Zenginler fakirlere güvenemediği için, fakirler ise zenginlere karşı nefret duyduğu için güvenlik zaafı doğuyor. Oligarşiden demokrasiye geçiş tanımı çok ilginç; Bu düzenin başındakiler , kudretlerini mala, mülke borçlu oldukları için, gençlerin hovardalıklarını, baba mallarını harcayıp tüketmelerini kanunlarla önlemeye gitmezler. Çünkü daha zengin, daha hatrı sayılır olmak için bu hovardaları borçlandırıp mallarını ellerinden almak isterler. Böylece toplumda bir sürü işsiz türer, mallarını ellerinden alanlara ve toplumun geri kalanına karşı bir kin besler, onlara kötülük etmek, devleti yıkmak, düzeni değiştirmek üzere yollar ararlar. Bu mutsuz insanları görmezlikten gelen zenginlerse borç verip faiz almaya devam ederler. Onların sermayeleri büyüdükçe toplumda yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır. (Yaban arıları tanımı gelir için adi suç işlemekten çekinmeyenler için kullanılıyor. Bunun karşılığı ise iğnesi olmayan arılar, yani dilenciler) Bu tür toplumlarda zengin gençler eğlenceye dalar, bedenlerini ve kafalarını işletmekten geri kalır, yumuşar, zevke de acıya da dayanamaz hale gelirler. Bu gençler fakirlerle bir araya geldiklerinde fakirlerde kendine güven ve haset doğar. Sonunda iç savaş çıkar. Fakirler galip geldiklerinde demokrasi kurulur. Görünüşte en güzel düzen budur ancak aslında sınırsız özgürlüklerin getirdiği sınırsız sayıda düzen nedeniyle demokrasi düzenler panayırıdır. Bu düzende insan zorunlu ve yararlı isteklerden, boş ve zararlı isteklere doğru kayar. Saygısızlık nezaket, kargaşa özgürlük, israf cömertlik, yüzsüzlük de yiğitlik olur. Demokrasiyi yıkan da onun en çok arzuladığı şey olur; özgürlük. Halkı yönetenler her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca, halk onları suçlar, hain ve oligark diye cezalandırır. Devlet adamlarının dediğini yapan yurttaşlar çıkarsa onlar da kötülenir, aşağılık köle ruhlu insanlar sayılır. Böyle bir devlette özgürlük isteği bütün sınırları aşar. Bu aileye ve bireye de yansır. Baba oğlundan çekinir, kendini babasıyla bir tutan delikanlı, büyüklerini saymaz, çekinmez, hür yaşamak ister. Öte yandan sığıntılar yurttaşlara, yurttaşlar sığıntılara eş olur. Yerli, yabancı ayrılığı da kalmaz. Öğretmen öğrencisinden çekinir, öğrencilerse büyükleriyle olduğu gibi öğretmenleriyle de alay ederler. Heryerde gençler kendilerini yaşlılarla bir sayar onlarla yarışa girerler, yaşlılar da gençlerin hoşuna gitmek için şakacı, eğlenceli olmaya çalışır, genç tavır takınırlar. Sonunda yurttaşlar öyle hale gelir ki, bir yerde baskıya benzer en ufak birşey gördüler mi kızarlar, ayaklanırlar, yazılmış yazılmamış bütün kanunları hiçe sayar, kelimenin tam anlamıyla başına buyruk kalmak isterler. Her aşırılığın ardından her zaman sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde, bütün canlılarda böyle olur. Devletlerde ise hepsinden fazla. Aşırı özgürlüğün tepkisi aşırı kölelikten başka birşey olmaz. Ve bu da son devlet düzenini doğurur; zorbalık. 

Anlaşılıyor ki ideal düzenin sırrı sınırsız özgürlük değil, özgürlük ise zevklerin peşinden engellere takılmaksızın koşmak değil. Özgürlük bireyin faydasız isteklerinden sıyrılabilmesi, onu doyumsuzluğa ve mutsuzluğa mahkum eden bağımlılıklarından, bencilliklerinden ziyade bir hayat sürebilmesi. Bedenin değil ruhun hazlarına erişmek özgürlük. Demokrasi ise özgür ruhların, maddeten birbirini itmeyen bireyler olarak aynı ortamda yaşayabilmesi.