kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2021 Perşembe

OKUMA NOTLARI; Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

 Tüfek, Mikrop ve Çelik  (Karton Kapak)

Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.  

 

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

17 Ağustos 2018 Cuma

KİTAP FUARI NASIL GEZİLMEZ!



Kitap fuarlarımızın sayısı her geçen yıl artıyor. Daha fazla şehrimiz kitap fuarlarıyla tanışıyor. Özellikle çocuk kitapları söz konusu olduğunda kitap fuarlarının ziyaretçi kitlesi ikiye ayrılmış durumda. Haftaiçi yapılan okul gezileri vesilesiyle gelen ziyaretçiler ve genellikle haftasonları gelen aileler. Bu iki ziyaretçi kitlesinin davranışları arasında büyük bir fark var ve sanılanın aksine aile kitlesi daha bilinçli. Okul yönetimlerinin, muhtemelen Milli Eğitim Bakanlığı yönlendirmesiyle kitap fuarlarını ziyaret ettiği ve bunu, kağıt üzerindeki bir zorunluluğu bir an önce yerine getirme güdüsüyle yaptığı fikri doğuyor. Zira fuar alanlarında, peşine öğrencileri dizmiş, sergiden sergiye koşan öğretmenler görüyoruz. Kimi zaman yarım veya en iyi ihtimalle bir saatlik bir tur atıyor, bir kaç fotoğraf çektirip herhangi bir kitapla veya yayıneviyle ilişkiye girmeksizin alanı terk ediyorlar. Ellerine bir kaç lira tutuşturulmuş çocukların içeriğine bakmaksızın ucuz kitap arayışları ise bir başka içler acısı durum.

Oysa bu gezileri verimli hale getirmek çok da zor değil. Evet, farkındayız; zamanınız az, veliler tarafından çocuklara verilen para çok kısıtlı. Bu durumda bir öğretmen veya okul yöneticisi basit bir hazırlık yapabilir. Hemen akla gelen bir iki öneriyi sıralayalım;

1- Çocukların ellerindeki paraları eşit miktarda toplayalım. 1 veya 3 TL ile dişe dokunur bir kitap alamazsınız ancak 20-30 öğrenciden toplanmış 1 veya 3 TL'ler ile en az 2, belki 3-4 kitap satın alabilirsiniz. Bu kitaplar sınıfın kitabı olur ve yıl boyunca sırayla her öğrenciye okuması için emanet edilebilir. Böylelikle tüm çocuklarınızın bu kitapları okuduğundan da emin olursunuz.

2- Her sınıf farklı kitap alırsa, bu kitaplar daha sonra sınıflar arasında değiştirilerek veya okul kütüphanesi oluşturularak, daha fazla öğrenciye de ulaştırılabilir.

3- Fuar öncesinde küçük bir araştırma yaparak öğrencilerinizin yaş gruplarına ve ilgi alanlarına hitap eden bir kaç kitap tespit edip, kısıtlı zamanınızda bu kitapların bulunduğu sergileri ziyaret edebilir, yayınevlerinden kitapları hakkında fikir alabilirsiniz. Onlarca serginin önünden tren yapıp koşarak ve fotoğraf çektirerek geçmektense bir kaç sergi ziyaret edip, kitaplara dokunarak, onları inceleyerek, onlar ve yazarları hakkında bilgi alarak fuardan ayrılmak daha faydalı olacaktır.

4- Ziyaretlerinizi önceden ilan edilen yazar imza günlerine denk getirerek çocukların yazarlarla iletişim kurmasını, onlarla kısa da olsa sohbet etmelerini sağlayabilirsiniz. Kitap almak veya gezi yapmaktan çok daha etkin bir ufuk açma, özendirme, meraklandırma yöntemi olabilir. Hem çocuklar hem yazarlar için deneyim olur.

Bunlar, konu üzerine birkaç dakikalık bir düşünme zahmetiyle bulunan çözümler ve her birinin de mevcut uygulamadan iyi olduğu açık. Nesillerimizi emanet ettiğimiz öğretmenlerimizden daha fazlasını da bekleyebiliriz. 

24 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Var Olmak / Nurettin Topçu




Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.


Bu kitap, yazarın felsefe ile sanat arasındaki ilişkiyi konu alan yayınlarının bir derlemesi.

Tam ve gerçek hareket; her defasında, en iptidai bir karar ve feragatte bile, btün aleme yayılış, oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı kuvvet ve bütün alemden aldığı ibretle, aynı zamanda zeka ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi ferdi alemimize dönüş ve bu noktadan alemle temastır. 

Hareket ve varoluş felsefesinin formülünü vermiş; "hareket ediyorum, düşünüyorum, birliği seviyorum, o halde varım." 

İnanmak, gerçek ve şahsi tanıyış, sevmekse gerçek yaşayıştır.
Bu olağanüstü tanımı sadeleştirebiliriz; inanmak tanıyış, sevmekse yaşayıştır. 
Yazarın önceki ifadelerine de uyarlayabiliriz; inanmak düşünce, sevmekse harekettir. 

- o -


Pascal'ın etin hakikatleri, ilmin hakikatleri, imanın hakikatleri sınıflandırmasını açıkladıktan sonra, Kant'ın şu sözüyle açıklığa kavuşturmuş; "Yerine itikadı koymak için, bilgiyi ortadan kaldırmaya mecbur oldum."

- o -

Paliard diyor ki; "Güzelliğin aşıkları var, zenginliğin aşıkları, ilmin aşıkları var, bir de aşkın aşıkları. Ve hepsinde görülen, varlığına tahakküm eden hayalden başka herşeye karşı bir ilgisizlik, bir anlayışsızlık, bir asabiyet". 

- o -

Muvaffakiyet, müsabaka, harp hep saadet ümidini kaybeden benliklerin canavarlaşıp şahlanmasıdır.

- o -

Bergson dünyaya dair bütün emellerden sıyrılmış, diğerlerinde zayıflık ve mutsuzluk olarak görülen ancak aslında ilahi kuvvete bağlı olduğu için en kuvvetli, ve ilahi emellere yaklaştığı için en mutlu olan kamil insanı tanımanın yolunu bulmuş ve şöyle tarif etmiş; "Onlar arkalarından gitmek için bizi zorlamıyorlar. Bizden birşey istemiyorlar. Öyle iken halk onları takip ediyor. Zira onların bizzat varlığı bir çağırıştır."

- o -

Hürriyet bahsinde, insanın, harekete geçirici (itici) kuvvetlerin tesiri altında istediği hareketi yapmasını tek başına hürriyet olarak tanımlanamayacağını söylüyor. Bu itici kuvvetler içten veya dıştan gelmek kaydıyla çok çeşitli olabiliyor. Ancak bunların karşısında tek bir yasak edici, durdurucu kuvvet var. İnsanın şahsiyetinden ibaret olan bu tek kuvvet merhamet ve adalet duyguları, şeref ve haysiyet, hakikat aşkı ve insan sevgisi gibi unsurların birleşimi ve buna vicdan diyoruz. Kant'ın tabiriyle; mutlak varlık tarafından hareket ettirildiği zaman insanı hürriyete kavuşturan bu kuvvete sahip olanlar kendilerine bir zulüm telkin edildiğinde "ben bunu yapamam, hürriyetim manidir, insanlığımın cevherinde birşeyler var ki dediklerinizi yapmak isterken bana karşı geliyor, ben zalim olamıyorum" diyorlar. Bu hissi defalarca yaşamış, elimde imkan olmasına ve misliyle karşılık verecek olmama rağmen zulme karşı zulme başvurmamış ve nihayetinde yine de karlı çıkmış bir insan olarak bu ilahi cevherden nasiplenmiş olma ihtimalime sevindim.  

- o -

Namus bahsinde şöyle diyor; Ömürlerinde bir defa bile ruhla beden çarpışmasını yaşamayan adamlar namustan bahsediyor. Doğuşlarında dünyada hazırlanmış buldukları ahlak kaideleriyle yaşayan zavallılar ahlakdan bahsediyorlar. 

- o -

Oscar Wilde: "Bedenin hiçbir düşüşü ve yıkılışı yoktur ki nefsi ruhanileştirmesin." 


Herşeyi kaybedenin yine herşeyi elde etmesi, ümidin çocuğu, imanın meyvası, merhamet güneşinin mahsulüdür. İnsanın kendi sefaletlerinden utandığı bir büyük an içinde kurtuluş başlıyor. 

- o -

Cemiyeti yoğuracak ruh, eski Asya'nın hikmetiyle Kuran'daki ilhamı kendinde birleştirdiği halde, garbın dört asırlık ilmine hayran, zihniyetine sahip, felsefesine aşina olacak Anadolu dervişinin ruhudur. Bu sözün söylendiği döneme bakılırsa garbın ilmine ancak hayranlık duyulabildiği, garb felsefesi ve zihniyetinin sindirilmesiyle o ilmi daha da ileri götürebilecek, irfan ve fazilet de içeren bir katkının yapılabileceği fikrinin henüz oluşmadığı anlaşılıyor. Burası biraz kulak tırmalayıcı da olsa cemiyeti yoğuracak ruh tanımı anlaşılmıştır.  

- o -

Zafer bahsinde şöyle diyor; İlahi elçiye muhabbetin varsa kendinde bir elçilik ara. Cemaatin gazabı önünde elleri bağlı durma. 

Hakiki zafer bir tarafın kazanması ile öbür tarafın felakete uğratıldığı zafer değildir. Gerçek zafer içinde taraflar birlikte muzafferdir. 

- o -

Iztırabın hakiki mürşid ve en büyük üstad olduğunu bilenlerse hiçbir şeyden, Allah'tan ve yollarını şaşırmaktan başka hiçbir şeyden korkmayanlardır. Halkın korktuğu şeyleri severek halkın üstüne çıkılır. 

- o -

Bütün ömrümde kalp sahibi birkaç insan tanıdım. Onlar saadet tarlası olan dünyamızdan hiç ekin dermediler. Sade kalplerini bu yeryüzüne tohum diye serptiler. Hala bekliyorum, o tohumlardan bir filiz olsun sürmüyor. Bir gün onlardan birinin kabrine vardım. "Kalbi olmayanlara gayzım nedendir?" diye sordum. "Kalbini korumak için" diye cevap verdi. 

- o -

Damlalar başlıklı son bölümde yazmaktan imtina edemeyeceğim tespitler var;

Alem üç şeyin mecmuundan (bir araya gelmesinden) ibarettir;
Varlık, düşünce, hareket.

Üç musibetten uzaklaşınız;
Zulümden, zelzeleden, bilirim iddiasında olan cahilden.

Üç türlü davranış kaba ve sahtedir;
Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvenen dindarlık.

Üç şey saadetin sırrıdır;
Tevazu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki.

Üç yerde insan kendini tanır;
Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefesinde.

Son üçüne dikkat dikkat !!!

Üç yerde insan Allah sohbetindedir;
Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümidsizin yüzünü ümidle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda.

İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir;
Rüzgarı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah emaneti olan insanlara katı katı gözlerle bakmayanlar. 

Üç türlü insan Allah'tan uzaktır;
Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar, duygulu olduklarını ileri sürüp de sefalet sahnelerinden uzak duranlar, sefil ruhlarda feyz arayanlar. 



17 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



Eski devir, ruhlardaki ilk ve tabiatla birlikte kaynayış ve imanlara dalış mevzuu olan san'atları yasak ediyordu. Yeni devir, bir imandan doğan müsbet ilmi, gerçek kaynağından ayırıp menfaate bağladıktan sonra onunla birlikte korkunç materyalizmi ruha mabut yapmak isteyerek ibadeti unutturdu. San'atla ibadetin her ikisine de muhtacız, ibadete san'atın kapısından girilir. 

- o -

Aristo felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı olarak benimsedikleri için Farabi ve İbni Sina gibi düşünürleri islamda skolastik düşüncenin temsilcileri olarak görüyor ve eleştiriyor. Şekle bağlılığı ve üstatların fikirlerini sorgulanamaz şekilde kabullenmeyi skolastik düşüncenin önemli iki karakteri olarak görüyor ve sorunlu buluyor. Kuran'ın Aristo felsefesine göre tefsir edildiğini, uyuşmadığı yerlerde görmezden gelindiğini veya uydurulduğunu söylüyor. Gazali bu düşünceyi eleştirirken İbni Rüşt ise savunmuş. Bu arada, islamla ters düştüğü için felsefenin ulema tarafından reddine sebebiyet veren Aristo'dan sonra, Platon gibi islamla örtüşen bir çok felsefeci ve felsefe sistemi geldiyse de olan felsefeye oluyor. 

Diğer yandan Gazali'nin açtığı çığır da kelam ilminin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Bu da bir çözüm olamıyor çünkü kelamcı alimler arasında doğan fikir ayrılıkları ictihad kapısını kapatıyor ve üstelik skolastik düşünceye karşı oluşan bu akıma dahil alimler de Aristo'nun kıyas mantığını bir de acemice kullanarak dini tamamen tekrarcılık ve üstadlara şekli bir bağlılık üzerine geliştirerek hapsediyor. 

Dini hayatın sağlıklı temellendirilmesine imkan vermeyen bu kalıplaşmış yapıya çözüm olarak düşünmeye, eleştirel yaklaşmaya, bilgiyi iç alemde yorumlayarak eşyadan edinilen tecrübeyi dünyadan bağımsız şekilde anlamlandırma gayretine, şekli dinden öteye geçip hayatın her anını iç alemde yaşanan bir mücadele olarak kavrayabilmeye, yani nihayetinde tasavvufa değiniyor. Aristo, Demokrit, Descartes gibi Gazali'nin fikirleri üzerine de birşeyler koyulabileceğini, her düşüncenin ve düşünürün geliştirilmesi gerektiğini, düşünme bahsinde durağan kalarak taklitçilikten öteye geçilemeyeceğini söylüyor. 

Bu devri kapatmakla başlayacak islamın uyanış çağı, peygamberler devrinin ahlak ve imanıyla, dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde, tasavvufun bayrağı altında ilan edilecektir.  

- o -

Biz bir ahlak tarihinin çocuklarıyız; ne ırk ne iktisad endişeleri ahlakımızı sarsamaz. Ruh ve ahlakımızla kabre varacağız, onlarla ebediyete ulaşacağız. 


- o -

Fakir ile mazluma olduğu gibi, zenginin ruhundaki sefalete ve günahkarın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen biri dindar olamaz. 

- o -

Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinde, Eflatun ve hocası Sadrettin Konevi etkisiyle temellenen vahdet-i vücud görüşünün zirveye ulaştığını anlatıyor. Bu arada İmam Rabbani Ahmed-i Serhendi Hazretlerinin vahdet-i vücuda itirazıyla yine doğrudan vahdet-i vücuda ulaşmış olması hoşuma giden bir çelişki oldu. Çelişkiler dünyasına dönen alemimde yalnız olmadığım hissinden midir bilmem, sevindim. Hal bu ki; ne yalnızlığı? Yalnız olmak için alemde ikilik gerekiyor. Oysa sadece O var, ne ben ne İmam Rabbani O'nun aksinden başkası değiliz. Sadece İmam Rabbani'den yansıması benimkinden güzel. Olsun bana da "la tahzen" dememiş miydi...

"Demir nasıl ateşe girince ondan farksız olur ve 'ben ateşim' derse, ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş olduğu halde 'ben hakkım' der." 

- o -

Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Fatih'in, Yavuz'un fetihlerinde kılıçtan önce kalemin ve kalbin etkili olduğunu, manevi fetihten sonra, kılıcın fethinin kalıcılığa eriştiğini anlatıyor. Fatih'in fethinden sonra Haçlı Seferlerini durdurmak için Papa'ya koşan hristiyan ulemasının, "biz halimizden memnunuz, eğer gelirseniz bizi de karşınızda bulacaksınız" deyişi bunun en önemli örneği olarak veriliyor ve Mevlana ile Yunus da getirdikleri bütüncül vahdet-i vücud anlayışıyla Anadolu'nun manevi fethini mühürleyen isimler olarak zikrediliyor. Burada yazarın, manevi atletizm olarak tanımladığı kendiyle mücadele kavramının, her bireyce benimsenmesiyle sosyolojik bir yapıya dönüştüğü ve toplumsal hale geldiği anlaşılıyor. Riyazet, yani maddeden ve hırslardan geçiş de toplumun kapsayıcılığı ve gönüllerin fethi kapısını açıyor. Bugünün ulemasının sahip olmadığı bu anlayışın halkça daha çok sahiplenildiğini ve coğrafyamızda yaşanan siyasi duruma doğrudan etki etmekte olduğunu görüyoruz. 

- o -

Kitabın sonundaki ek kısmında önemli noktalar var;

Öncelikle vahdet-i vücud anlayışını savunan ve reddeden ariflerin büyüklüklerine ve isimlerine bakılırsa biri diğerine ağır basacak durumda değil. Sadece Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin bir tarafta, Muhyiddin Arabi (k.s.) Hazretlerinin diğer tarafta olduğunu bilsek bizim açımızdan konu kapanır. Keşif ile erişilen hallerin keşfedenden başkasına açılmadığından hareketle ancak yoluna düşebiliriz. 

İnsanları üçe ayırıyor; Allah'ı bulan ve O'na yarananlar; bunlar hem akıllı hem bahtiyarlar. O'nu arayan ancak bulamayanlar; akıllı ama bedbaht olanlar. Ne arayanlar, ne bulanlar; hem akılsız hem bedbaht olanlar. 

Allah'ı tanıyanları da ikiye ayırıyor; zihni seviyeleri ne olursa olsun mütevazi olanlar, bir de hakikati görebilecek ruhi kuvvete sahip olanlar. 

Kitap boyunca ibadetin şekli unsurlarında kalanlara yönelik eleştirilerinin yoğunluğu ve içe yönelme üzerinde duruşu, dini yaşayışa ilişkin ibadeti öteleyen bir fikre mi sahip sorusunu akla getirse de son bölümde dindar insanın ibadetten uzak kalmasının düşünülemeyeceğini, iddiasının ispatının ibadet olduğunu açıklıyor. Din piskolojisi ile ilgili bölümde bireylerin yaşayışlarının toplumun yaşayışını etkilediği gibi toplumsal dini hayatın bireyleri yönlendirdiğini de söylüyor. İlaveten her daim toplumun dini hayatının ilerisine geçme, ahlaki yükselme ve özle irtibat sağlama iddiasında olanların olması gerektiğini söylüyor. 

Paskal, Schleiermacher, Kierkegaard, Heidegger, Newman, Olle-Lapurne, Blondel, Bergson gibi ilim adamı ve düşünürlerin içsel yolculukları ve inanç üzerine tanımları hakkında kısa bilgiler veriyor ve özellikle Bergson'un iç alemine ilişkin beyanlarına dayanarak sadece islam veya hristiyan dünyasında değil, tüm alemde öze yolculuğun vazgeçilmez bir yol tutuş olduğunu ve buna kabiliyeti olanların var olduğunu söylüyor.