islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2021 Pazar

NAZAR

 



NAZAR


Sizi yeni bir nazar biçimiyle tanıştırayım. Öyle düşen çocuğun, yeni arabanın, terziye diktirilmiş ipek elbisenin başına gelen cinsten değil. Orman tutuşturan, sele boğduran, kadın öldüren, şehit verdiren cinsten bir nazar. Bu nazar duyduk duymadık, gördük görmedik, bekledik beklemedik her felakete zemin hazırlıyor ve bir an önce “ortak hedefe yönelik birlikte çalışma yöntemlerini” okuyup kendimize üflemezsek daha nice felaketlere zemin hazırlamaya devam edecek. Birbirimize her an kem, keskem, kem kere kem gözle bakma batağımızdan bahsediyorum, bahsederken bile nefret ediyorum, nefretlere doyamıyor tiksiniyorum.


Önümüzde ormanlarımız cayır cayır yanıyor, çoğumuz için bunun, gündelik iş olan kavgaya yeni bir fasıl açmış olmaktan öte bir anlamı yok. Sel geliyor, insanlarımızı, emeklerini, mahsullerini, evlerini alıp götürüyor, kazık temelle inşa edilmiş kavgayı bir türlü götüremiyor. Her gün kadınlarımız ölüyor, ömrümüzü tüketen tartışmaya tartışmayan kadınların eli değmiyor. Ölüme doğduğundan beri tertemiz hazır şehit, bıkmadan usanmadan can verirken, taş taş üstüne koymadıkları bir tek ömürlerini kavgaya vakfedenlere gönül koymuyor mu ki kavga edenler de yenidoğanların daha ilk adımlarıyla şehadet yürüyüşüne başlamalarını umursamıyor.


Daha neler göreceğiz? Bir gün gelecek kaza yapmış, yanan arabasında sıkışmış birine yardım etmeden önce partisini mi soracağız? Gün gelecek tacize uğrayan kızı arkalamadan önce inancını mı sorgulayacağız? Gün gelecek bir bebek kaçırılırken önce anasının-babasının kıyafetine şöyle bir kem gözle mi bakacağız? Yarın deprem olduğunda hayatta kalacakları, yardım edilecekleri iktidardaki ideoloji mi belirleyecek? Düşman kapıya dayandığında memleketi baştakilere göre mi savunacağız? Geçmişten geleceğe devam eden kısır tartışmalar acaba hangimizin çocuğunu diğerine zorba kılacak?


Geçmişin tüm kısır kavgalarından, doğruyu yanlışı zihnimizde işleyip işlerimizde fayda verecek şekilde kullanmayı düstur edinerek ve sözün fazlasını buruşturup çöpe atarak sıyrılsak da bugünden, şu andan sonramızı sadece ortak hedeflerimize yönelik planlasak. Konuşmak yerine elimize bir iş alsak da onu tamamına erdirmek için oyalansak, bizi ne alıkoyabilir? İnançlı-inançsız, solcu-sağcı, gelenekçi-gelecekçi aynı tarzda yaşamasalar da bir bütün için tartışmasız aynı üzüntüyü ve aynı sevinci doğuran hâllerde nasıl olur da aynı hisleri paylaşamaz?


Kem nazar! Kötü, uğursuz, biraz kurcalarsak nefretli, hasetli, fesatlı, bedbaht, berbat nazar bizimkisi. Birbirimizin üzerinden hiç çekmediğimiz kara kılıç. Kem; bin yıldan eski kelime. Ağrıdan, hastalıktan doğmuş, kötüye, kötü bakışa yoğrulmuş. Bakış kemse göz hasta, akıl hasta, kalp hasta olmalı ki böyle diyegelmişler. İnsan ağrısını atmış o kem bakışla. Hastalığını bulaştırmış. Öyle sanmış. Öyle ummuş. Ne kötü zan. Dönmüş dönmüş sahibini vurmuş. Herkes biribirine böyle bakar olunca herkes hasmını vurdu sanıp kendini vurmuş, sağ kalmamış. “Sağ”. Artık durup başımızı sağaltmamız lazım. “Derviş bağrı baş olur, gözü dolu yaş olur...” demiş Yunusumuz. Başımızı, yani yaramızı sağaltmamız lazım. Her zaman başımızda birileri olacak, biri gidecek biri gelecek, başımızdakileri bağrımıza yara etmemenin çaresi hedeflerimizin ortak olmasıdır. Ve zaten öyledir de. Bunu fark edip birlikte yürümeyi kabul ettikten sonra baş sağalır, başımızdaki de rahat eder biz de rahat ederiz.


Eğriyi doğruyu güzellikle kabul ettirme imkanlarının en yüksek derecelerindeyiz. Ama sözün itibarını iade etmek için uzun bir sükut lazım. Kavga edenlerden olmadığımızı göstermeye yetecek bir sükut. Belki aylar, belki yıllar. Kendimizi kabuktan ayıklayacak kadar. Sonra yerine ulaşacak, yerinde ağrıyacak söz ederiz. Sözün gücü doluluğundan, saflığından, yoğunluğundan, pekliğinden, tokluğundan gelir. Saçıla, döküle, atıla, satıla edilenden söz süzülmez. Bir sustuğumuzda kaç yeni kavga sönmüş olur. Bin sustuğumuzda kaç? Hayır söylediğimiz bile şerre dönüştürülüyorsa söze ne gerek kaldı? Harcı yalan olan akışlara kapıldıktan sonra söze ne gerek kaldı? Somut ve şaşmaz bir çaresi var; susup birkaç saat, en fazla bir gün beklemek! Doğru kendini gösteriyor. O kendini gösterene kadar kavgadan kavgaya dalıp gönül kirletmeye ne gerek var? Doğruya karşı kışkırtıp, muhatabın inkârını körüklemeye ne gerek var? Yarasına basıp, kanatmaya ne gerek var?


Biz, işimize bakan, susmayı bilen, sözü yerinde tutup yerinde kullanmayı bilen, yalanla kavgadan ve ona inanmaktan kaçınabilenler! Bilelim ki kalabalığız. Umutsuzluğa kapılmayalım. Sesi çok çıkanların kavgasına kapılmayalım. On tayfa kavga ediyor diğer sekizi taraf seçiyor. Oysa sekizi küreklere asıldığında kavga anlamsızlaşır. Gemi yürür, istedikleri yere, istedikleri kadar. Tayfalar iki takım olup kavga ederlerse bir korsan gemiyi ele geçirecek ve onların hepsini kürek mahkumu yapacak. Yine kürek çekecekler ama esaretlerine... Çocuğa böyle anlatırım. Siz olsanız nasıl anlatırdınız?


1 Temmuz 2021 Perşembe

Tedbir-Tevekkül Dengesi

 


Tedbir-Tevekkül Dengesi


Tedbir-tevekkül dengesi bozulduğunda dünyanın yalpayacağını düşünmezdik. İnsan şaşırır, kaybını, zararını kendisi görür, insanlık budur ya öğrenir, dengesini bulur derdik ama zeminimizin kayganlaşacağı aklımıza gelmezdi. “Görünmez kaza” kavramını kazada seçiciliğe dönüştüren kolaycıların inşa ettiği yanılgı sayesinde bir ikilem gibi algılanmaya başlayan tedbir-tevekkül ilişkisini ve bireyi aşan etkilerini irdelemek isterim.


Aslında kazanın her biri, en bekleneni dahi görünmezdir zira bize yaşatacaklarını ancak O biliyor. Yaşamamızı muhtemel gördüğümüz anların bile beklenmedik sonuçlar doğurması O'nun kudret elinde. Oysa insan bazı kazaları daha görünmez, daha bilinmez, bazılarını ise bilinse de umursanmaz kabul ederek kazada bir seçiciliğe meylediyor. Örneğin bir selin geldiğini görüp de yolundan çekilmek için acele eden insan, bir depremin gelişine kayıtsız kalmıyor mu? Hava durumunu takip edip çıkacağı yolculuğu planlayan, yolda çay molası verdiğinde arabasını kilitleyen insan etrafında dönüp dolaşan salgın karşısında gevşek hareket etmiyor mu? Elektrik kesilmesi ihtimaline karşı evinde bir ışıldak ya da mum bulundurmayan var mıdır ki bunca insan, tükeneceği bilinen suyu hâlâ boşa akıtır?


Demek ki insan işine gelen kazayı görüyor da işine gelmeyen kazayı görmezden geliyor. Böylelikle görmezden gelinen kazanın tedbiri de gereksiz oluyor. Zarla oyun oynayanın oyununu zor bozar. Zarlar istediği gibi gelirken insan kendini avutur, iman paketine sardığı kararını beğenir ama iman hakiki değilse, zor bunu insanın yüzüne vurur. Asırda bir, belki daha nadir bir felaket olan küresel salgınla karşılaşınca tedbir meselesi ve hemen ardından da o zora katlanamayanların sığındığı “tevekkül yanılgısı” ile ilk defa bu kadar açık yüzleştik. Yazımın tamamını okumaya sebat edecekler için tevekkülün bir yanılgı olduğunu kastetmediğimi izah etmeme gerek yok ama tedbiren edeyim: “tevekkül yanılgısı” derken yanlış anlaşılmış bir tevekküle sığınmayı kastediyorum. “Deveni sağlam kazığa bağla, sonra da tevekkül et.” öğüdünü aştığını zannederek devesini bağlamadan tevekkül etmeyi “yüksek” imanlarına bağlayanları kastediyorum. Sel gelirken “alnımda yazılmışsa burada öleceğim” deyip yolun ortasında durma cesaretini gösteremeyeceklerdir ama “alnıma yazılmışsa burada öleceğim” diyerek deprem olmasını beklerler. Bu düpedüz kolaycılıktır çünkü depremden sakınmak için göç etmek, evini taşımak, evini yeniden yapmak, evini daha küçük ama sağlamı ile değişmek gibi seçeneklerin hiçbiri “kaderde ne varsa o olur” deyip deprem olmayacakmış gibi yaşamak kadar kolay değildir. Maskeyi gereği gibi takmak, dinin apaçık emri olan karantinaya katlanmak, salgını yok sayarak yaşamak kadar kolay değildir.


Devesini sağlam kazığa bağladığı hâlde son ve kesin takdirin Allah'tan olduğunu, yani yine de devenin kaybolabileceğini, çalınabileceğini, ölebileceğini bilip iman etmek, tüm bu sonuçlardan razı olabilmektir tevekkül. Bağlamadan kendinden emin olmak değil, bağlasa da kendinden emin olamamak! İşte basit ama büyük yanlış anlaşılma! Basit çünkü böyle olmasaydı yüce peygamber “Tevekkül et yeter.” derdi. Büyük çünkü imanını büyük sananların sahip oldukları asıl büyük şey kibir. Ben biliyorum, ben farkındayım, ben uyanığım, ben akıllıyım gafletine bulanmış kibir.


İnsanı bu kibre meylettiren ise rahatçılık ve onu besleyen de sonu gelmez söylentiler, muhakeme hataları, yanlış anlamalar, yorumlamalar, okumalar... Bilgi çağı diye girdiğimiz gelbilibilgi çağında kitleler artık çarpıtılmış bilgi ile avlanıyor. Önümüze yem atılmayan gün, hatta saat yok. Her karşılaştığımız bilgiyi defalarca ölçüp biçmeye, tartıp teyit etmeye muhtacız. Tedbiren! Bu zorluğa da katlanmayanlar kolaycılıklarına kolaycılık katarak, çok basit şekilde kurgulanmış, çarpıtılmış, uydurulmuş bilgileri, duyumları bir araya getirerek katiyen emin olamayacakları söylentileri çoğaltıyor ve kaygan zemini azimle cilalıyorlar. Hele bir de bu yanılgılar hatalı çıkarımlara malzeme edilmiş kişisel bir tecrübeyle desteklenirse tüm bilimsel verilerin üzerinde bir değerle kemikleşiyor kişinin zihninde. Bir iki saat dinmeyen baş ağrısına tutulduğu her sefer ağrıkesici ilaca başvuranlar ömründe belki bir kez olacağı aşıların, alacağı ilaçların art niyetler için kullanılacağına inanıyor. Elinden telefonu bırakamayan, hayatını haz kovalamak ya da beğeni yakalamak için kurgulayanlar çiple idare altına alınacaklarından kaygılı. Tutarsız kısıtlamalar, haksız cezalar, samimiyetle doğruyu ararken tökezleme misali karşılaşılan ama kısa zamanda aşılan yanlışlar, ilk defa yaşadığımız büyük bir felakette düştüğümüz tüm acemilikler, her türlü insanî zaafımız bu şüphecileri besleyen yeni bir veri teşkil ediyor. Bunları derinlemesine bir değerlendirme ile çabucak aşabiliyorsunuz. Ama karşınızda, kapsamlı ve tutarlı her muhakemeyi “uyanın” sihirli sözcüğü ile göğüsleyen bir kitle olduğunda kendi tedbiriniz ve vicdanınızca amel edip Allah'ın takdirine sığınmaktan başka yapacağınız pek bir şey yok.


Doğruyu bizzat bulacak ilim ve imkanımız yoksa, Allah'ın verdiği akıl ile gayretini birleştirip sorunun çözümünü arayanlara itibar ederek meseleyi çözmek gerekir. Oturduğu yerden duyduklarına inanlara itibar ederek değil. O kolay, akledilmemiş, tefekkür içermeyen, sığ inanma eylemi ile elde ettiklerini bize göstersinler ki onlara inanalım. Örneğin sel gelirken su yolunda öyle bir imanla dursunlar ki su onları götüremesin, suyu yarsınlar da yürüsünler, suyun üzerinde yürüsünler, suyun üzerinde uçsunlar, suya hükmetsinler, en azından sudan sonra orada sağlıcakla kalsınlar da bir bakalım; kendilerinden açığa çıkan hikmet nedir. Onu da bir ölçüp biçip tartalım. Hak yolda iseler iman edelim, menkıbelerimize konu olsunlar. Bize yol göstersinler. Değilse sussunlar da akılları bulandırmasınlar. Bildiklerini okusunlar ama kimseyi şaşırtmasınlar.


Bu, salgından mülhem bir yazı gibi görünse de aslında tedbir-tevekkül dengesizliğine itirazım beklenen deprem karşısında günden güne daha önemli hâle geliyor. Zira depreme karşın “kaderimizde varsa nerede olsa ölürüz” söylemi daha bir kıvançla kullanılmakta. Oysa ölmekle, bunu diyenlerin ölmesiyle sonlanmayacak sürece dikkat kesilmek gerekiyor. Bugünden bilinmeyen kaza, bize nasıl bir imtihan hazırlıyor? Ölmek en hayırlısı olabilir mi? Nice ailelerde biri ölecek, diğerleri açıkta kalacaktır. Bazı ailelerde diğerleri ölecek biri tek başına çaresiz kalacaktır. Kaderinde ölmek olan hangimiz olacağız, kalmak olan hangimiz? Evsiz kalanlar, elsiz kalanlar, ayaksız kalanlar, yoksul kalanlar, aç kalanlar, yolsuz yardımsız kalanlar ne kadar çok olacaktır. En iyimser yıkım tahminleri dahi dünyanın bütün yardım ekiplerinin yetersiz kalacağı sonucuna varıyor. Hiç ulaşılamayacak, hiç kaldırılamayacak enkazlar, şehri terketmesi mümkün olmayacak, olsa da sıfırdan bir hayata başlamak zorunda kalacak olanlar... Dört bir yandan fırsatçılarla, hasetçilerle, hainlerle, düşmanlarla sarılmış memleketin kalbini en zayıf anında savunamayacak olanlarımız hangimiz olacak? Ve bütün bunların karşısında “öleceksek öleceğiz” deyip “ölmezsek ne olacak?” diye sormayanlar. Depremde ölmenin kaderi olduğundan insan neden bu kadar emin olur? Ya değilse. Ya kaderi, alacağı tedbirin devamında olacaklar ise. Ve ailesinin, milletinin, devletinin bekası için elden bırakmadığı diğer bütün işler gibi bu tedbir de elden bırakılmaması gereken en öncelikli görev ise. Şimdi bir kez daha düşünelim. Ailemiz, evlatlarımız, geleceğimiz için iyi bir iş, daha huzurlu ve rahat bir hayat imkânı doğduğunda bir başka şehre göçer miyiz yoksa kaderimde iyi bir iş varsa beni burada da bulur diyerek, çektiğimiz tüm sıkıntılara rağmen olduğumuz yerde bekler miyiz? Terazinin bir kefesinde, insan için en sırlı ama en gerçek mesele olan ölüm varken vereceğimiz kararla, hayatın içinden bir çıkar varken vereceğimiz karar farklı ise seçimlerimizi doğrudan değil kolaydan yana yapıyor, zor karşısında küçük ve gündelik çıkarlara tamah ediyor olabiliriz. Tedbir almak yerine riyalanmış bir tevekküle sığınıyor olabiliriz.


Yazıyı sonlandırırken “tedbir” kelimesinin fıkhî karşılığının zihnimde uyandırdığı çağrışımla düşüncenin önünü açmak istiyorum. İslam fıkhında, kişinin, ölümünden sonra kölesini azat ettiğini vasiyet etmesine tedbir deniyormuş. İnsan bunu kendi ahireti için mi yapar, kölesinin dünyası için mi?

17 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



Eski devir, ruhlardaki ilk ve tabiatla birlikte kaynayış ve imanlara dalış mevzuu olan san'atları yasak ediyordu. Yeni devir, bir imandan doğan müsbet ilmi, gerçek kaynağından ayırıp menfaate bağladıktan sonra onunla birlikte korkunç materyalizmi ruha mabut yapmak isteyerek ibadeti unutturdu. San'atla ibadetin her ikisine de muhtacız, ibadete san'atın kapısından girilir. 

- o -

Aristo felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı olarak benimsedikleri için Farabi ve İbni Sina gibi düşünürleri islamda skolastik düşüncenin temsilcileri olarak görüyor ve eleştiriyor. Şekle bağlılığı ve üstatların fikirlerini sorgulanamaz şekilde kabullenmeyi skolastik düşüncenin önemli iki karakteri olarak görüyor ve sorunlu buluyor. Kuran'ın Aristo felsefesine göre tefsir edildiğini, uyuşmadığı yerlerde görmezden gelindiğini veya uydurulduğunu söylüyor. Gazali bu düşünceyi eleştirirken İbni Rüşt ise savunmuş. Bu arada, islamla ters düştüğü için felsefenin ulema tarafından reddine sebebiyet veren Aristo'dan sonra, Platon gibi islamla örtüşen bir çok felsefeci ve felsefe sistemi geldiyse de olan felsefeye oluyor. 

Diğer yandan Gazali'nin açtığı çığır da kelam ilminin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Bu da bir çözüm olamıyor çünkü kelamcı alimler arasında doğan fikir ayrılıkları ictihad kapısını kapatıyor ve üstelik skolastik düşünceye karşı oluşan bu akıma dahil alimler de Aristo'nun kıyas mantığını bir de acemice kullanarak dini tamamen tekrarcılık ve üstadlara şekli bir bağlılık üzerine geliştirerek hapsediyor. 

Dini hayatın sağlıklı temellendirilmesine imkan vermeyen bu kalıplaşmış yapıya çözüm olarak düşünmeye, eleştirel yaklaşmaya, bilgiyi iç alemde yorumlayarak eşyadan edinilen tecrübeyi dünyadan bağımsız şekilde anlamlandırma gayretine, şekli dinden öteye geçip hayatın her anını iç alemde yaşanan bir mücadele olarak kavrayabilmeye, yani nihayetinde tasavvufa değiniyor. Aristo, Demokrit, Descartes gibi Gazali'nin fikirleri üzerine de birşeyler koyulabileceğini, her düşüncenin ve düşünürün geliştirilmesi gerektiğini, düşünme bahsinde durağan kalarak taklitçilikten öteye geçilemeyeceğini söylüyor. 

Bu devri kapatmakla başlayacak islamın uyanış çağı, peygamberler devrinin ahlak ve imanıyla, dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde, tasavvufun bayrağı altında ilan edilecektir.  

- o -

Biz bir ahlak tarihinin çocuklarıyız; ne ırk ne iktisad endişeleri ahlakımızı sarsamaz. Ruh ve ahlakımızla kabre varacağız, onlarla ebediyete ulaşacağız. 


- o -

Fakir ile mazluma olduğu gibi, zenginin ruhundaki sefalete ve günahkarın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen biri dindar olamaz. 

- o -

Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinde, Eflatun ve hocası Sadrettin Konevi etkisiyle temellenen vahdet-i vücud görüşünün zirveye ulaştığını anlatıyor. Bu arada İmam Rabbani Ahmed-i Serhendi Hazretlerinin vahdet-i vücuda itirazıyla yine doğrudan vahdet-i vücuda ulaşmış olması hoşuma giden bir çelişki oldu. Çelişkiler dünyasına dönen alemimde yalnız olmadığım hissinden midir bilmem, sevindim. Hal bu ki; ne yalnızlığı? Yalnız olmak için alemde ikilik gerekiyor. Oysa sadece O var, ne ben ne İmam Rabbani O'nun aksinden başkası değiliz. Sadece İmam Rabbani'den yansıması benimkinden güzel. Olsun bana da "la tahzen" dememiş miydi...

"Demir nasıl ateşe girince ondan farksız olur ve 'ben ateşim' derse, ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş olduğu halde 'ben hakkım' der." 

- o -

Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Fatih'in, Yavuz'un fetihlerinde kılıçtan önce kalemin ve kalbin etkili olduğunu, manevi fetihten sonra, kılıcın fethinin kalıcılığa eriştiğini anlatıyor. Fatih'in fethinden sonra Haçlı Seferlerini durdurmak için Papa'ya koşan hristiyan ulemasının, "biz halimizden memnunuz, eğer gelirseniz bizi de karşınızda bulacaksınız" deyişi bunun en önemli örneği olarak veriliyor ve Mevlana ile Yunus da getirdikleri bütüncül vahdet-i vücud anlayışıyla Anadolu'nun manevi fethini mühürleyen isimler olarak zikrediliyor. Burada yazarın, manevi atletizm olarak tanımladığı kendiyle mücadele kavramının, her bireyce benimsenmesiyle sosyolojik bir yapıya dönüştüğü ve toplumsal hale geldiği anlaşılıyor. Riyazet, yani maddeden ve hırslardan geçiş de toplumun kapsayıcılığı ve gönüllerin fethi kapısını açıyor. Bugünün ulemasının sahip olmadığı bu anlayışın halkça daha çok sahiplenildiğini ve coğrafyamızda yaşanan siyasi duruma doğrudan etki etmekte olduğunu görüyoruz. 

- o -

Kitabın sonundaki ek kısmında önemli noktalar var;

Öncelikle vahdet-i vücud anlayışını savunan ve reddeden ariflerin büyüklüklerine ve isimlerine bakılırsa biri diğerine ağır basacak durumda değil. Sadece Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin bir tarafta, Muhyiddin Arabi (k.s.) Hazretlerinin diğer tarafta olduğunu bilsek bizim açımızdan konu kapanır. Keşif ile erişilen hallerin keşfedenden başkasına açılmadığından hareketle ancak yoluna düşebiliriz. 

İnsanları üçe ayırıyor; Allah'ı bulan ve O'na yarananlar; bunlar hem akıllı hem bahtiyarlar. O'nu arayan ancak bulamayanlar; akıllı ama bedbaht olanlar. Ne arayanlar, ne bulanlar; hem akılsız hem bedbaht olanlar. 

Allah'ı tanıyanları da ikiye ayırıyor; zihni seviyeleri ne olursa olsun mütevazi olanlar, bir de hakikati görebilecek ruhi kuvvete sahip olanlar. 

Kitap boyunca ibadetin şekli unsurlarında kalanlara yönelik eleştirilerinin yoğunluğu ve içe yönelme üzerinde duruşu, dini yaşayışa ilişkin ibadeti öteleyen bir fikre mi sahip sorusunu akla getirse de son bölümde dindar insanın ibadetten uzak kalmasının düşünülemeyeceğini, iddiasının ispatının ibadet olduğunu açıklıyor. Din piskolojisi ile ilgili bölümde bireylerin yaşayışlarının toplumun yaşayışını etkilediği gibi toplumsal dini hayatın bireyleri yönlendirdiğini de söylüyor. İlaveten her daim toplumun dini hayatının ilerisine geçme, ahlaki yükselme ve özle irtibat sağlama iddiasında olanların olması gerektiğini söylüyor. 

Paskal, Schleiermacher, Kierkegaard, Heidegger, Newman, Olle-Lapurne, Blondel, Bergson gibi ilim adamı ve düşünürlerin içsel yolculukları ve inanç üzerine tanımları hakkında kısa bilgiler veriyor ve özellikle Bergson'un iç alemine ilişkin beyanlarına dayanarak sadece islam veya hristiyan dünyasında değil, tüm alemde öze yolculuğun vazgeçilmez bir yol tutuş olduğunu ve buna kabiliyeti olanların var olduğunu söylüyor. 


13 Ocak 2015 Salı

KARALAMA KİTABI

Karalama kitabı mı olur, karalama defteri olur. Boyama kitabı olsa, o olur. Ama karalama kitabı olmaz. Ne yapacağız ki onunla, bizim için hazırlanmış yerleri mi karalayacağız? Evet, karalarız. En iyi yaptığımız şey bu değil mi? O zaman karalama kitabı oluyormuş demekki. 

Olur zaten. Söyleyeninin kim olduğuna bakmadan, haber getirenin fasıklığını sorgulamadan, ortaya atılmış her lafı duyar, dinler, üzerine konuşursan ne farkın kalıyor fütursuzca kalemi bir o yana bir bu yana sallayandan. Onun amacı ortaya birşey koymak değil ki, o ihtimali ortadan kaldırmak. Sen hiç gördün mü karalanmış sayfaya resim yapmaya, yazı yazmaya çalışanı. O sayfa artık işe yaramaz. O sayfanın değeri bilinmemiş, geleceği karartılmış demektir. 

Yıllarca "oruçluyken sakız çiğnenir mi, iftar rakıyla açılır mı" gibi sorular soruldu, cevaplandı. O süreç tamamlandı şimdi bir üst seviye yozlaştırmaları dinliyoruz; "islamda terör var mı, 6 yaşındaki kız evlendirilir mi, kardan adam yapmak günah mı". E be adam, bir tek cevabı var bütün bu soruların; bu soruları sormak günahtır. Alimi buldun, karşısına çıktın da bunu mu soruyorsun? Sorunda samimiysen bunu babana sor, teyzene sor, sokaktaki amcaya sor, komşuna sor, camideki imama sor. Cevabını alırsın. Samimi değilsen sokaktaki çocuğa sor, yine cevabını alırsın. Sor sorabiliyorsan! Soramazsın, utanırsın. Cevabı bildiğin için, böyle saçma soru olmayacağı için utanırsın. 

Ama gel gelelim, her yerde konuşur, paylaşır, üzerinden islamı zedelemeye uğraşırsın. Uğraşma zedeleyemezsin. Senin gibisini ilk defa mı gördü bu alem? Bin yıldır ilk sen mi sordun bu soruları? O misyonu üstlenenler her daim oldu, her zaman da olacak. Mesele onlardan olmamak. Senin dininde terör var mı, bunu etrafındaki herkes bilir. Dostun da bilir, düşmanın da bilir. Bir alime ihtiyacın yok. Ne bu soruya istediğin gibi bir cevap bulabilirsin, ne de o cevabı bulsan yanına yandaş bulabilirsin. O yüzden, karalama kitabı. Hiç boşuna karalama kitabı !


26 Ağustos 2014 Salı

OKUMA NOTLARI: Sezai Karakoç Kitaplarından Seçmeler 4



RUHUN DİRİLİŞİ (1974)


Yazar Nietzsche' "tanrı ölmüştür" söylemini ve Marx'ın da bu çizgiye gelişini ruhlarının ölümlerine bağlıyor. Tıpkı havarilerinin Hz. İsa'nın kaybı sonrası kendi ruhlarına olan inançlarını yitirmeleri, çöküş yaşamaları, bundan dolayı kendilerini suçlamaları ve kendi ruhlarını çarmıha gerip bunu İsa'ya atfetmeleri gibi, çarmıha gerilenin İsa olmadığı gibi, ölenin de tanrı değil ondan uzak kalanların yeni bir madde dirilişine heveslenen ruhları olduğunu açıklamış.

İsrail kavminin ve Hintlinin ineği, Mısırlı'nın Apis öküzünü kutsallaştırması ile müslümanın dünya düzenini ortaya koyan Bakara (inek, sığır) suresine bakışını kıyaslayarak madde ve mana bakışları arasındaki farka işaret etmesi çok çarpıcı. Tüm dinlerin temellerindeki sembollere maddesel bakış islamın anlama ulaştırmasıyla sonlanıyor. 

Hz. İbrahim'i milletle, Hz. Yusuf'u devletle birlemiş. İbrahim etrafına baktı ve ilahını kendi seçti. Yusuf ise rüyasında kendisine secde edilen, yani seçilendi. İbrahim topluma hitap etti ve insanları etrafında topladı, Yusuf ise toplanmış olan insanlara hükmetti. İbrahim ateşle muhatap oldu, ateşi aşmak ilahi bilgiye ulaştırdı. Yusuf ise zindanla. Zindan devletin cezasıydı, kapısı devlete açıldı.

Hz. İbrahim Babir-Mısır kutuplaşmasını, Hz. Musa Mısır-Medyen ve Mısır-Kenan kutuplaşmalarını, Hz. Yusuf Filistin-Mısır kutuplaşmasını ve peygamberimiz Mekke-Medine kutuplaşmasını yaşadılar. Peygamberlerde hicret bir kutuptan diğerine kayış, sonra inkar kutbuyla inanç kutbunun karşılaşması, sonrada kutuplar arası zıtlığın inanç potasında erimesiyle sonuçlanır. Hicretle başlar gidiş, fetihle biter dönüş. 

8 ay önce yazdığım "Puta Tapmak" başlıklı yazımda anlatmaya çalıştıklarımla birebir örtüşen bir görüşe, fikre sahip olması tefekkürümün başarısı açısından beni sevindirdi. 

Sartre, Camus, Nietzsche, Tolstoy, Dostoyevski gibi filozof ve yazarların ölüm sonrası dirilişle mücadelelerini, varoluş üzerine görüşlerini ve bu düşüncelerin onlara yaşattıklarını açıklıyor. Bu düşünürlerin tamamı ölümden sonra diriliş yerine ruhun bu dünyada dirilişi üzerinde durmayı tercih ederken, dindar denilebilecek filozoflardan olan Kierkegaar dahi eserlerinde ahiretten bahsetmemiştir. Bu da batı medeniyetinin ahiretsiz bir din görüşünü alt yapı olarak kurduğunu, üzerine de cennetsiz, cehennemsiz bir hristiyanlık inşa ettiğini gösteriyor.


Ölümü düşünen, ölümle iç içe yaşayan medeniyetlerde hayat aydınlık, ferahlatıcı, iyimser iken maddeci bakış nedeniyle ölümden uzak durmaya çalışan medeniyetlerde ise karanlık, kötümser bir ruh hali ve dünya hayatı vardır. Aksi beklenen her iki durum da ilgili medeniyetlerin sanatlarına ve edebiyatlarına apaçık şekilde yansımıştır. Bu, ölümden sonrasıyla ilgili soruları sormanın veya sormamanın, cevap alabilmenin veya alamamanın sonucudur. 

İSLAM (1985)

Bir çok soyut kavram üzerine yorum ve görülerini paylaşmış ancak bunlar benim anlayışımın ve görüşümün yetersizliğinden olacak ki henüz kapıları aralamıyor. Somut tespit ve analizlerinden oruç-çocuk ilişkisine değindiği kısım bu gündelik konuya farklı bir bakış getirmiş. Çocukluktaki baba kavramının batı medeniyetinde tanrı baba kavramıyla paralel ilerlemesi, ergenliğe geçişle tanrı babadan alelade babaya geçişin ani olması, babanın değerini yitirmesine ve önce baba ile sonra aile ile bağların kopmasına sebep oluyor. İslamda ise çocuğun büyümesinin bir ispatı olan oruç, ergenliğe geçişte çocuğun, kendisinden de babasından da üstün bir gücü idrak etmesini, birlikte onun önünde eğilmenin kaynaştırıcı etkisiyle birinci babadan ikinci babaya yumuşak geçmesini sağlar. 

İslam üzere yaşanan bir evde, çocuk bakışıyla büyümenin sembolünün sigara içmek değil oruç tutabilmek olması hoş ve çok önemli bir tespit. 

Dinlerin putlaştırmaya yönelişi ve islamın buna karşı duruşu konusuna değinirken Claudel'in mihrabı put olarak görmesindeki aldanışı açıklamış; ibadetlerini bir çok mum, heykel, ikona gölgesinde yapanların ibadetin muhatabı değil abidin yeri olan mihrabı put olarak görmelerine şaşırıyor. Gerçekten de mihrap hiçbir müslümanın imamın durduğu yerden başka bir anlam yüklemediği birşeydir. Diğer yandan islamın kutlu olduğu bildirilen Kadir gecesini dahi gizleyerek putlaşmasını önleyecek kadar ince bir çizgi üzere kurulmuş bir düzen olduğunu ve bunun da ilahi oluşunun diğer bir ispatı olduğunu söylüyor.  

Batının ceza hukuk sistemindeki aksaklık ve eksikliklerin islamın kısas sistemiyle teoride de pratikte de nasıl çözülebildiğini ve nasıl adil olabildiğini örneklerle göstermiş. Zaten bunu her birimiz yaşıyor ve tanık oluyoruz. Somut suçlara (cinayet, yaralama, tecavüz, hırsızlık, vb.) soyut cezalar (hapis, para) vererek ne mağdurları rahatlatabiliyor, ne de suçluları ıslah edebiliyoruz. Canlı suçlara ve suçlulara (katil, hırsız) ölü cezalar (hapis, para) verilmesi, farklı suçlara (cinayet, hırsızlık) aynı nitelikte niceliği farklı cezalar (süreleri farklı hapis cezaları) verilmesi suç-ceza ilişkisinde kopukluk ve dolayısıyla tatminsizlik getiriyor. Medeniyetin son noktası denilen sistemler insanlık tarihinden bu yana gelen sorunların çözümünde en ufak bir ilerleme kaydedememiş durumdadır. Kısas ile tüm bu sorunlar ortadan kalkarken, aslında müsamahakar gibi görünen ceza sistemlerinin ruhu öldürdüğü, hayatın sağlıklı şekilde devamı ihtimalini ortadan kaldırdığı, ancak adilane bir hesaplaşmanın hayatın devamına olanak sağladığı, biraz düşünülürse kolayca anlaşılabilir. 

Ekonomik karşılaştırmalar önceki eserlerle benzerlikler taşıdığından tekrar değinmeye gerek görmüyorum.

- o -


Armağan, Hızırla Kırk Saat, Çağdaş Batı Şiirinden adlı eserleri şiir ve hikaye içerikli olduğundan üzerine yorum yapmaksızın okumak, yorumu okuyanın kendisine bırakmak daha uygun düştü. 

Son olarak;

"Tüveyç" ve "muştu" kelimeleri hazineye eklenen yeni mücevherler oldu. "Sanrı" yerine "sanı" kelimesinin kullanılması gerektiğini savunurken yazarın da tercihini bu şekilde kullandığını gördüğüm için de ayrıca mutlu oldum. Somut ve soyut kelimeleri yerine konkre ve abstre gibi dilimize zorlasak da girmeyecek kelimeleri tercih etmesine de aynı ölçüde şaşırdım. 


20 Ağustos 2014 Çarşamba

OKUMA NOTLARI: Sezai Karakoç Kitaplarından Seçmeler 1



Diriliş Neslinin Amentüsü (1975-1976)


İslam ekonomisinde, kişinin hür teşebbüs yetisini körelten devletçiliğe yer olmadığı gibi, tröstlerin doğumuna sebep olacak tekelci özel sektör kapitalizmine de yer yoktur. Öldürücü rekabet, yalana dayalı reklamcılık, devleti içten zapteden kapital saltanatına olduğu gibi, kişiyi devletin, bir partinin, dolayısıyla bir grup insanın kölesi haline getiren, aşksız şevksiz bürokrasinin ağında çürüten, propagandanın uşağı haline getiren, proleterya adına iliştirilerek insanı makinanın bir vidası mesabesine indiren, madde gibi, robot gibi, kompitür gibi kullanan, ona daha çok istatistiki açıdan bakan, onu insanlık onurundan yoksuneden, insanlığı hayvan sürüsü gibi düzenlemeyi ve sömürmeyi hedef alan ve planlayan komünizme de ruhuyla sonsuzca uzaktır islamın ekomomin düzeni. 

Verim sadece maddi değil, ondan kopmaz bir şekilde manevidir de. Fabrika, işyeri, dükkan mescidin bir uzantısıdır müslüman için. Kapitalizmin patronluk ruhu, onun için tanrıya ortak koşmanın bir marjıdır. İslam ruhunda ise iş sahibi de işçisi gibi bir işçidir. Karı sınırlı olacaktır. Kazancını israf edemez., istediği gibi tüketemez. Kazancı, mülkü, sermayesi ona Allah'ın bir emanetidir. O, emanete ihanet etmez.   

İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü (1966-1967)

İslami ekonomi anlayışının, batılı ekonomistlerin kendi görüşlerine göre değerlendirilmesinin nasıl hatalara neden olduğunu açıklamış; islama sıcak bakan bir kapitalistin islami ekonomiyi kapitalizmin ilkeleri ile, yine islama sıcak bakan bir sosyalistin ise islami ekonomiyi sosyalizmin ilkeleri ile örtüştürdüğünü, veya islama mesafeli olan bir kapitalistin islami ekonomiyi komunizmin kusurlarıyla, yine islama mesafeli bir sosyalistin ise islami ekonomiyi kapitalizmin kusurlarıyla bütünleştirdiğini söylüyor. 

O yıllarda yaptığı diğer bir tespitinde ise her ne kadar batılı ekonomi alayışı benimsenmiş olsa da islam bölgelerinde islami ekonomi anlayışının tefeciliğin artmasını, sınıf farklılıklarının belirginleşmesini, patronun ezici, işçinin öc alıcı ruh haline girmesini engellediğini söylemiş. Bugün bu durumun neredeyse tamamen ortadan kalktığını, yani toplumun bilinçaltındaki islami ekonomik temellerin de kaybolduğunu anlıyoruz. 

İslam toplumunda üretim ve tüketim kesimleri ne kapitalist düzendeki gibi birbirinin fonksiyonudur ne de komünist düzendeki gibi birbirinden kopmuştur. Teorik temellerinin pratikte tam ters bir sonuç doğurduğu bu iki sistemin aksine islamda bu iki kesim arasında ekonomik bir bağ bulunurken, asıl dengeyi sağlayan metaekonomik, ahlak ve inanç bağları da bulunmaktadır.  Özel mülkiyet, teşebbüs, ölçülü rekabet hakları ile devlet baskısı ortadan kaldırılır, kar faktörü ekonomik şevki canlı tutar ancak diğer yandan da faiz yasağı emeksiz ve fahiş kazanca sınır getirir. Bununla birlikte zekat dengeleyici bir unsur olarak ortaya geliyor, israf tüketim çılgınlığını önlerken, hayır kavramı da üretimi teşvik ediyor. İslam insanı ekonomiye değil ekonomiyi insana bağlıyor ve yaratılış özellikleri göz ardı edilerek kurgulanmış ekonomik sistemler yerine insanın özünden doğan ve fıtratıyla çelişmeyecek ve dolayısıyla teorisi pratiğiyle kesişecek bir sistem sunuyor. 

Faiz yasağının takvada ulaştığı noktayı göstermek için verdiği örnek çarpıcı; borçlunun evinin gölgesinden bile faydalanmamak !

Yine bu üç ekonomik sistemi eşyaya bakışları üzerinden kıyaslıyor; İslamda ne kapitalist düzendeki gibi insana Allah'ı unutturan mutlak bir mülkiyet hakkı ne de komünist düzendeki gibi insanı eşyaya sahip olmaya layık ve ehil görmeyen güvensizlik vardır. İslamın insana hak tanıdığı mülkiyet üzerinde üzerinde Allah'ın, toplumun ve o mülkün kendisinin de hakkı vardır ve bu nedenle bu hakkın kullanımında bir çok şartlar ve sınırlar vardır. 

Zekatın vergiden farkı sadece kara değil ana paraya da uygulanmasıdır, emek üzerinden değil sermaye üzerinden de alınır ve zenginden fakire sürekli bir akış sağlar. Kapitalizm ticareti ve faizi helal, komünizm ticareti de faizi de haram, İslam ise ticareti helal, faizi haram kılmıştır. Böylelikle biri insana sınır koymayan, diğeri ise insan tabiatını görmezlikten gelen bu iki sistemden de ayrılarak mutluluk sağlayabilecek bir sistem getirmiştir. 

İslamın ilk dönemlerinde cihad, yani savaşlar dahi ekonomilerin güçlenmesine sebep oluyor. Kazanılan ganimetlerin kazanıldıkları yerde kamu yararına harcanmasıyla yenilgiye uğrayan topluluklar dahi zenginleşmiştir. Hz. Ömer döneminde ekonomi, doğan her çocuğa maaş bağlanacak çapa ulaşmıştır. Bu zenginlik Hz. Osman, Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar dönemlerinde de devam etmiştir.

Yazarın islami ekonomi sisteminin dirilişi için gerekli gördüğü islam ortak pazarı, islam sermaye piyasası, islam kambiyo teşkilatı, islam para birimi, islam ülkeleri arasında ithalat-ihracat, hammadde ve işçi değişimi, her ülkenin bir alanda uzmanlaşması ve istihdam sağlaması gibi alt yapı ve eylemlerin tamamının aksinin yapılıyor olmasıyla islam ülkerindeki ekonomilerin bu gün geldiği nokta yazarın haklılığını ortaya koyuyor.  

9 Ağustos 2014 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Hz. Ali - Nehcü'l Belağa




Yanlış yolda, isyanda ve zulmeder durumda olsalar dahi ittifak halinde olan toplumların, iyi niyetli, doğru yol üzere olan ancak kendi içinde ihtilafa düşmüş toplumlara kıyasla güçlü, başarılı ve muzaffer olacaklarını söylüyor. Günümüzde de aynıyla yaşanan durumdan dolayı tebaasını çok ağır şekilde eleştiriyor ve birlik olma, kardeş olma çağrısı yapıyor. 

- o -

Hakkı ikame etme ve batılı defetme gayesi olmasa tamir etmekte olduğu ayakkabının müminlerin emirliğinden daha değerli olduğunu düşünüyor. 

- o -

Vefa doğruluğun ikizidir. Ondan daha korunaklı bir sığınak bilmiyorum. O, dönüşün nasıl olacağını bilen kimseyi mağdur etmez. Öyle bir zamana ulaştık ki, bu zamanda yaşayanların çoğu ihaneti akıllılık kabul ediyor.Cahiller, onları bu zamanda hilenin güzelliğine nispet ediyorlar.

- o - 

Ey insanlar; sizler için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir. Arzulara uymak ve gerçekleşmesi uzun zamana bağlı ümit. Biri haktan alı koyar, diğeri ise ahireti unutturur. 

- o -

Dünyada zahit olanlar gülseler de kalpleri ağlayan, sevinçli olsalar da üzüntüleri artan, rızıklandıkları şeylerle müreffeh olsalar bile nefislerinden nefretleri çoğalan kimselerdir.


- o - 

Allah'ın garantisi altında olan rızkı istemek sizin için yapılması farz olandan evla olmasın. Bununla birlikte vallahi şüphe kendini arz etmiş ve yakin karışmıştır. Öyle ki sanki size garanti edilen farz kılınmış; farz kılınan ise sizden kaldırılmıştır.


- o - 

Haricilere yaptığı bir konuşmasında şöyle diyor; Benden dolayı iki grup helak olacak. Biri sevginin haktan uzaklaştırdığı aşırı sevenler, diğeri de nefretin haktan uzaklaştırdığı aşırı nefret edenler. Davranış olarak insanların benim hakkımdaki en hayırlıları, orta yolu benimseyenlerdir. 

- o - 

Dünya sevgisi ve bağlılığı için şöyle diyor; Eğer bizde Allah'ın ve resulünün buğz ettiğini sevmek, küçük gördüğünü büyük görmekten başka birşey olmasa bile, bunlar Allah'la ayrılığa düşmek ve Allah'ın emrine muhalefet için yeterlidir.

- o - 

Faziletli insanların övgü kazanmak için konuşmak ve kibirlenmek bir yana, başkaları onları övdüğünde tevbe ettiklerinden bahsediyor. Bu tövbe ve dua ise mealen şöyle; "Ben kendimi onların beni bildiğinden daha iyi biliyorum, sen iyi beni benden daha iyi biliyorsun. Onların söylediklerinden beni sorumlu tutma, bilmedikleri kusurlarımdan dolayı beni affet, beni onların zannettiklerinden daha faziletli kıl." Onlar için bir diğer tanımlaması ise şöyle; gafillerin arasında olduklarında zikredenler, zikredenlerin arasında olduklarında ise gafil olmayanlardır.

- o - 

Vekil ve valilerine, kamu mallarına küçük veya büyük bir ihanette bulunmaları durumunda onların üzerine şiddetle saldıracağı tehdidinde bulunuyor.

- o - 

Zekat memurlarına birinden zekat tahsil ederken zekat olan malın (hayvan, mahsul) belirlenmesi (malın iyisi ve kötüsü ayrılmadan tespit edilebilmesi) için şöyle bir yol gösteriyor; Malı ikiye ayır ve sahibine birini seçmesini söyle, seçtiğine dikkatini verme, kalan kısmı tekrar ikiye ayır ve yine sahibinden birini seçmesini iste, zekat miktarına gelene kadar böyle devam et. Son kalan zekat miktarı olan mala sahibi itiraz ederse malı karıştır ve bu işe baştan başla. Mal sahibi razı olana kadar bunu yap. Böylelikle malın kötüsünden verilmesini önleyerek hak sahiplerini, malın iyisinden alınmasını önleyerek mal sahiplerini koruyor. Tahsil edilen malın da en hızlı, güvenli, sağlıklı ve zarar görmeyecek şekilde nakledilmesini ve hak sahiplerine ulaştırılmasını emrediyor. 

- o - 


Seni üzen bir kötülük, Allah katında seni kendini beğenmişliğe sevk eden bir iyilikten daha hayırlıdır.

- o -

Bedenler usandığı gibi kalpler de usanır. Onlar için hikmetlerin ilgi çekici yeni yönlerini arayın.

- o -


Vücudun sıhhati hasedin azlığındandır.


- o - 

Hilafet konusunda haksızlığa uğradığını düşünse ve bunu dile getirse de halifeler Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın adaletle hükmettiklerini, dinin direğini ayakta tuttuklarını söylemekten de geri durmuyor. Aynı zamanda bir çok rivayetlerde bu iki halifenin kendisine danıştığı ve isabetli görüşlerinden dolayı kendisini övdüğü, görüşünden mahrum olmaları durumunda hataya düşeceklerini belirttikleri de görülmektedir. 


- o -

Sonrasında bana mühlet verilen, beni tedirgin eden hiçbir günah yokki akabinde iki rekat namaz kılmış olmayayım.


- o - 

Kalplerin yönelmesi ve kaçması vardır, yönelirse ona nafile ibadetleri yükleyin, kaçarsa farzlarla yetinin.


- o -

İnsanlar üzerinde öyle şiddetli bir zaman gelecek ki, zengin kendisine emredilmediği halde o zamanda ellerindekine yapışacak. Münezzeh olan Allah, "aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın" buyurmaktadır. O zamanda kötüler yücelir, iyiler ise zelil olur. Mecbur kalanlar alışveriş akdi yaparlar. Resulullah mecbur olanla alışveriş akdi yapılmasını yasaklamıştır. 

Bu sözünde, bugün faizden dahi kaçınmayanlar bir yana, ticaretini devam ettirebilmek adına zorlayıcı şartlarla (uzun vadeler, çok düşük karlar, fayda vermeyen takaslar, vb.) mal satan veya hizmet verenlerin suistimal edildiği ticari anlaşmalar yapanlar için önemli bir ders var. Ticarette eli kuvvetli olanların muhataplarının haklarını istismar etmeleri kendi sonlarını da hazırlayan bir tavır olup, men edilmiş. 


- o - 

En çok üzerinde durduğu konu zühd. Uyarıları, dünyanın süslerine aldanmamak ve onunla meşgul olmamak konusunda yoğunlaşıyor. Ardından doğru etrafında ihtilafa düşenlerin, yanlışta ittifak edenlerden daha zayıf kalacağı konusunu sıkça dile getiriyor ve tebaasını bu zayıflıkları nedeniyle yeriyor, onlardan sıkça şikayetçi oluyor. Emirlik konusunda uğradığı haksızlıkları, insanların ve kendisinin imtihanı olarak görüyor, yerine getirilenleri, uygulamaları ve hükümleri hakkında yermemesinden ve hatta övmesinden bu yaklaşımının nefsani olmadığı, objektif olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde diğer halifeler de her daim kendisinin fikrine itibar ediyor, ilminden faydalanıyor ve O'nun değerini de biliyorlar. 

Allah hepsinden razı olsun.