tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2021 Pazartesi

KOKUN HATRINA

 


KOKUN HATRINA


İzleyenler bilir, izlemeyenlere tavsiye edilir TRT Belgesel'de “Büyük Aile Çiftliği” (Orijinali: Our Yorkshire Farm) isimli bir belgesel var. Dokuz on çocuklu bir İngiliz ailesinin ücra bir yayladaki çiftlik hayatını tüm detaylarıyla önümüze seriyor. Çiftliğin yakınlarında başka kimsecikler yaşamadığı için bu kalabalık aile her işini kendi görüyor, iki yaşından yirmi yaşına her çocuk bir işin ucundan tutuyor, geçimlerini tarım ve hayvancılıktan sağladıkları gibi orada da yaşayıp gidiyorlar. Hatta ailenin annesi son doğumunu iki saat uzaklıktaki hastaneye gitmeye üşendiğinden evde tek başına yapmış.


Belgeselin bir bölümünü izlerken annesi ölmüş kuzuları hayatta tutmak için başvurulan kadim bir yönteme rastlamış, bu yöntemin bizim buralarda da uygulanıp uygulanmadığını merak etmiştim. Bir tevafuka da muhtaç, aklın mı, akleden kâlbin mi, yoksa doğrudan doğruya ilhamın mı ürünü olduğunu uzunca düşündüğüm o yöntemle ilgili sonradan duyduklarım bakın hangi yeni düşünceleri tetikledi ve beni bu yazıyı yazmaya itti.


Önce şu hayretlik yöntemi bir izah edeyim. Ağılın bir tarafında doğururken ölen bir koyun ve ortada kalan kuzusu, diğer tarafında da kuzusu ölmüş mahzun bir koyun. Ne sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bilemem ama çok sayıda hayvancağızın bulunduğu ağıllarda, yavrulama zamanının da ortak olduğu düşünülünce kırk yılda birden daha sık olduğunu sanırım. Malumunuz her koyun ancak kendi kuzusunu emzirirmiş. Bu da annesi ölen kuzunun hayatını epey bir zorlaştırıyor. Onun hayatta kalabilmesi için, ölen kuzunun derisini yüzer üzerine giydirilermiş. Böylelikle kuzusu ölen koyun da o öksüz kuzuyu sahiplenir emzirirmiş. İngiliz çiftliğinde bu işi öyle özenle yapıyorlar, deriyi parçalamadan, sadece boyun ve paçalardan açıp öyle muntazam çıkartıyorlardı ki post tam bir tulum olarak diğer kuzuya giydirilebiliyordu. Bunu izleyince kuzusu ölen koyunun ne de kolay kandığını düşündüm. Nasıl olup da evlatlığını sesinden, cisminden tanımayıp kuzusunun kokusuna aldandığı zihnimi kurcaladı. Bu aldanışta bir lütuf seziyor ama izahına akıl erdiremiyordum. Tâ ki Bekir Develi'nin bir sohbetinde bu yöntemin Anadolu'da da kullanıldığını, bizimkilerin ölen kuzunun derisini yüzüp annesiz kuzunun sırtına bağladığını duyana kadar. Anlatılandan gözümde işin o kadar özenilerek yapılmadığı canlandı. Bizde köy yeri dağınıktır, köy işi palas pandırastır. Amma ve lakin bizde de gönle güzel görünen, zihni takıntılardan kurtaran bir mânâ vardır. Mânayı şöyle aşikâr etmiş kuzu ulamayı Bekir Bey'e anlatan nine: o analık koyun evlatlık kuzunun kendi kuzusu olmadığını bilirmiş. Bilirmiş ama kuzusunun kokusu hatrına o kuzuyu emzirirmiş.


Mânâ pınarının başını tutanlar bize kokunun mânâ âlemine bir iz olduğunu işaret ettiler. Mahir olana haramla helâli kokusundan ayırmak kolay gelir dediler. Henüz mahir olmayanlar için evlat kokusu bu işaretin delili olsa gerek. Bedeni henüz nefse kaptırmamış başlardan gelen o eşsiz koku. O kokunun kıymetini tespit, membaını idrak, maharet mertebesi fark etmeksizin her anne babanın harcıdır.


Ve sonra helâl sevgilinin kokusu. Dilden, gözden, kulaktan, tenden öteye vardıran, günbegün insanın duyularını aşan, ruhuna nüfuz eden, ötelerden bir huzuru sezdiren, perdeleri kaldıran, çokluğu bastıran, tevhîde daldıran o koku.


Her nesnenin, her öznenin değersizleştiği, her işin, oluşun, kavrayışın hükmünü yitirdiği, bizleri canlarıyla birbirimize bağlayanların hatrının bile sayılmadığı bu günlerde can kafeslerinizden bir ilâhî koku geçsin, göğsünüzü ferahlatsın, mekânınızı genişletsin, içinize sır çeksin, sırrınızı parlatsın, aynasından bu kirler körler âlemini hoşça göstersin efendim.


17 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



Eski devir, ruhlardaki ilk ve tabiatla birlikte kaynayış ve imanlara dalış mevzuu olan san'atları yasak ediyordu. Yeni devir, bir imandan doğan müsbet ilmi, gerçek kaynağından ayırıp menfaate bağladıktan sonra onunla birlikte korkunç materyalizmi ruha mabut yapmak isteyerek ibadeti unutturdu. San'atla ibadetin her ikisine de muhtacız, ibadete san'atın kapısından girilir. 

- o -

Aristo felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı olarak benimsedikleri için Farabi ve İbni Sina gibi düşünürleri islamda skolastik düşüncenin temsilcileri olarak görüyor ve eleştiriyor. Şekle bağlılığı ve üstatların fikirlerini sorgulanamaz şekilde kabullenmeyi skolastik düşüncenin önemli iki karakteri olarak görüyor ve sorunlu buluyor. Kuran'ın Aristo felsefesine göre tefsir edildiğini, uyuşmadığı yerlerde görmezden gelindiğini veya uydurulduğunu söylüyor. Gazali bu düşünceyi eleştirirken İbni Rüşt ise savunmuş. Bu arada, islamla ters düştüğü için felsefenin ulema tarafından reddine sebebiyet veren Aristo'dan sonra, Platon gibi islamla örtüşen bir çok felsefeci ve felsefe sistemi geldiyse de olan felsefeye oluyor. 

Diğer yandan Gazali'nin açtığı çığır da kelam ilminin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Bu da bir çözüm olamıyor çünkü kelamcı alimler arasında doğan fikir ayrılıkları ictihad kapısını kapatıyor ve üstelik skolastik düşünceye karşı oluşan bu akıma dahil alimler de Aristo'nun kıyas mantığını bir de acemice kullanarak dini tamamen tekrarcılık ve üstadlara şekli bir bağlılık üzerine geliştirerek hapsediyor. 

Dini hayatın sağlıklı temellendirilmesine imkan vermeyen bu kalıplaşmış yapıya çözüm olarak düşünmeye, eleştirel yaklaşmaya, bilgiyi iç alemde yorumlayarak eşyadan edinilen tecrübeyi dünyadan bağımsız şekilde anlamlandırma gayretine, şekli dinden öteye geçip hayatın her anını iç alemde yaşanan bir mücadele olarak kavrayabilmeye, yani nihayetinde tasavvufa değiniyor. Aristo, Demokrit, Descartes gibi Gazali'nin fikirleri üzerine de birşeyler koyulabileceğini, her düşüncenin ve düşünürün geliştirilmesi gerektiğini, düşünme bahsinde durağan kalarak taklitçilikten öteye geçilemeyeceğini söylüyor. 

Bu devri kapatmakla başlayacak islamın uyanış çağı, peygamberler devrinin ahlak ve imanıyla, dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde, tasavvufun bayrağı altında ilan edilecektir.  

- o -

Biz bir ahlak tarihinin çocuklarıyız; ne ırk ne iktisad endişeleri ahlakımızı sarsamaz. Ruh ve ahlakımızla kabre varacağız, onlarla ebediyete ulaşacağız. 


- o -

Fakir ile mazluma olduğu gibi, zenginin ruhundaki sefalete ve günahkarın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen biri dindar olamaz. 

- o -

Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinde, Eflatun ve hocası Sadrettin Konevi etkisiyle temellenen vahdet-i vücud görüşünün zirveye ulaştığını anlatıyor. Bu arada İmam Rabbani Ahmed-i Serhendi Hazretlerinin vahdet-i vücuda itirazıyla yine doğrudan vahdet-i vücuda ulaşmış olması hoşuma giden bir çelişki oldu. Çelişkiler dünyasına dönen alemimde yalnız olmadığım hissinden midir bilmem, sevindim. Hal bu ki; ne yalnızlığı? Yalnız olmak için alemde ikilik gerekiyor. Oysa sadece O var, ne ben ne İmam Rabbani O'nun aksinden başkası değiliz. Sadece İmam Rabbani'den yansıması benimkinden güzel. Olsun bana da "la tahzen" dememiş miydi...

"Demir nasıl ateşe girince ondan farksız olur ve 'ben ateşim' derse, ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş olduğu halde 'ben hakkım' der." 

- o -

Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Fatih'in, Yavuz'un fetihlerinde kılıçtan önce kalemin ve kalbin etkili olduğunu, manevi fetihten sonra, kılıcın fethinin kalıcılığa eriştiğini anlatıyor. Fatih'in fethinden sonra Haçlı Seferlerini durdurmak için Papa'ya koşan hristiyan ulemasının, "biz halimizden memnunuz, eğer gelirseniz bizi de karşınızda bulacaksınız" deyişi bunun en önemli örneği olarak veriliyor ve Mevlana ile Yunus da getirdikleri bütüncül vahdet-i vücud anlayışıyla Anadolu'nun manevi fethini mühürleyen isimler olarak zikrediliyor. Burada yazarın, manevi atletizm olarak tanımladığı kendiyle mücadele kavramının, her bireyce benimsenmesiyle sosyolojik bir yapıya dönüştüğü ve toplumsal hale geldiği anlaşılıyor. Riyazet, yani maddeden ve hırslardan geçiş de toplumun kapsayıcılığı ve gönüllerin fethi kapısını açıyor. Bugünün ulemasının sahip olmadığı bu anlayışın halkça daha çok sahiplenildiğini ve coğrafyamızda yaşanan siyasi duruma doğrudan etki etmekte olduğunu görüyoruz. 

- o -

Kitabın sonundaki ek kısmında önemli noktalar var;

Öncelikle vahdet-i vücud anlayışını savunan ve reddeden ariflerin büyüklüklerine ve isimlerine bakılırsa biri diğerine ağır basacak durumda değil. Sadece Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin bir tarafta, Muhyiddin Arabi (k.s.) Hazretlerinin diğer tarafta olduğunu bilsek bizim açımızdan konu kapanır. Keşif ile erişilen hallerin keşfedenden başkasına açılmadığından hareketle ancak yoluna düşebiliriz. 

İnsanları üçe ayırıyor; Allah'ı bulan ve O'na yarananlar; bunlar hem akıllı hem bahtiyarlar. O'nu arayan ancak bulamayanlar; akıllı ama bedbaht olanlar. Ne arayanlar, ne bulanlar; hem akılsız hem bedbaht olanlar. 

Allah'ı tanıyanları da ikiye ayırıyor; zihni seviyeleri ne olursa olsun mütevazi olanlar, bir de hakikati görebilecek ruhi kuvvete sahip olanlar. 

Kitap boyunca ibadetin şekli unsurlarında kalanlara yönelik eleştirilerinin yoğunluğu ve içe yönelme üzerinde duruşu, dini yaşayışa ilişkin ibadeti öteleyen bir fikre mi sahip sorusunu akla getirse de son bölümde dindar insanın ibadetten uzak kalmasının düşünülemeyeceğini, iddiasının ispatının ibadet olduğunu açıklıyor. Din piskolojisi ile ilgili bölümde bireylerin yaşayışlarının toplumun yaşayışını etkilediği gibi toplumsal dini hayatın bireyleri yönlendirdiğini de söylüyor. İlaveten her daim toplumun dini hayatının ilerisine geçme, ahlaki yükselme ve özle irtibat sağlama iddiasında olanların olması gerektiğini söylüyor. 

Paskal, Schleiermacher, Kierkegaard, Heidegger, Newman, Olle-Lapurne, Blondel, Bergson gibi ilim adamı ve düşünürlerin içsel yolculukları ve inanç üzerine tanımları hakkında kısa bilgiler veriyor ve özellikle Bergson'un iç alemine ilişkin beyanlarına dayanarak sadece islam veya hristiyan dünyasında değil, tüm alemde öze yolculuğun vazgeçilmez bir yol tutuş olduğunu ve buna kabiliyeti olanların var olduğunu söylüyor. 


9 Ağustos 2014 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Hz. Ali - Nehcü'l Belağa




Yanlış yolda, isyanda ve zulmeder durumda olsalar dahi ittifak halinde olan toplumların, iyi niyetli, doğru yol üzere olan ancak kendi içinde ihtilafa düşmüş toplumlara kıyasla güçlü, başarılı ve muzaffer olacaklarını söylüyor. Günümüzde de aynıyla yaşanan durumdan dolayı tebaasını çok ağır şekilde eleştiriyor ve birlik olma, kardeş olma çağrısı yapıyor. 

- o -

Hakkı ikame etme ve batılı defetme gayesi olmasa tamir etmekte olduğu ayakkabının müminlerin emirliğinden daha değerli olduğunu düşünüyor. 

- o -

Vefa doğruluğun ikizidir. Ondan daha korunaklı bir sığınak bilmiyorum. O, dönüşün nasıl olacağını bilen kimseyi mağdur etmez. Öyle bir zamana ulaştık ki, bu zamanda yaşayanların çoğu ihaneti akıllılık kabul ediyor.Cahiller, onları bu zamanda hilenin güzelliğine nispet ediyorlar.

- o - 

Ey insanlar; sizler için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir. Arzulara uymak ve gerçekleşmesi uzun zamana bağlı ümit. Biri haktan alı koyar, diğeri ise ahireti unutturur. 

- o -

Dünyada zahit olanlar gülseler de kalpleri ağlayan, sevinçli olsalar da üzüntüleri artan, rızıklandıkları şeylerle müreffeh olsalar bile nefislerinden nefretleri çoğalan kimselerdir.


- o - 

Allah'ın garantisi altında olan rızkı istemek sizin için yapılması farz olandan evla olmasın. Bununla birlikte vallahi şüphe kendini arz etmiş ve yakin karışmıştır. Öyle ki sanki size garanti edilen farz kılınmış; farz kılınan ise sizden kaldırılmıştır.


- o - 

Haricilere yaptığı bir konuşmasında şöyle diyor; Benden dolayı iki grup helak olacak. Biri sevginin haktan uzaklaştırdığı aşırı sevenler, diğeri de nefretin haktan uzaklaştırdığı aşırı nefret edenler. Davranış olarak insanların benim hakkımdaki en hayırlıları, orta yolu benimseyenlerdir. 

- o - 

Dünya sevgisi ve bağlılığı için şöyle diyor; Eğer bizde Allah'ın ve resulünün buğz ettiğini sevmek, küçük gördüğünü büyük görmekten başka birşey olmasa bile, bunlar Allah'la ayrılığa düşmek ve Allah'ın emrine muhalefet için yeterlidir.

- o - 

Faziletli insanların övgü kazanmak için konuşmak ve kibirlenmek bir yana, başkaları onları övdüğünde tevbe ettiklerinden bahsediyor. Bu tövbe ve dua ise mealen şöyle; "Ben kendimi onların beni bildiğinden daha iyi biliyorum, sen iyi beni benden daha iyi biliyorsun. Onların söylediklerinden beni sorumlu tutma, bilmedikleri kusurlarımdan dolayı beni affet, beni onların zannettiklerinden daha faziletli kıl." Onlar için bir diğer tanımlaması ise şöyle; gafillerin arasında olduklarında zikredenler, zikredenlerin arasında olduklarında ise gafil olmayanlardır.

- o - 

Vekil ve valilerine, kamu mallarına küçük veya büyük bir ihanette bulunmaları durumunda onların üzerine şiddetle saldıracağı tehdidinde bulunuyor.

- o - 

Zekat memurlarına birinden zekat tahsil ederken zekat olan malın (hayvan, mahsul) belirlenmesi (malın iyisi ve kötüsü ayrılmadan tespit edilebilmesi) için şöyle bir yol gösteriyor; Malı ikiye ayır ve sahibine birini seçmesini söyle, seçtiğine dikkatini verme, kalan kısmı tekrar ikiye ayır ve yine sahibinden birini seçmesini iste, zekat miktarına gelene kadar böyle devam et. Son kalan zekat miktarı olan mala sahibi itiraz ederse malı karıştır ve bu işe baştan başla. Mal sahibi razı olana kadar bunu yap. Böylelikle malın kötüsünden verilmesini önleyerek hak sahiplerini, malın iyisinden alınmasını önleyerek mal sahiplerini koruyor. Tahsil edilen malın da en hızlı, güvenli, sağlıklı ve zarar görmeyecek şekilde nakledilmesini ve hak sahiplerine ulaştırılmasını emrediyor. 

- o - 


Seni üzen bir kötülük, Allah katında seni kendini beğenmişliğe sevk eden bir iyilikten daha hayırlıdır.

- o -

Bedenler usandığı gibi kalpler de usanır. Onlar için hikmetlerin ilgi çekici yeni yönlerini arayın.

- o -


Vücudun sıhhati hasedin azlığındandır.


- o - 

Hilafet konusunda haksızlığa uğradığını düşünse ve bunu dile getirse de halifeler Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın adaletle hükmettiklerini, dinin direğini ayakta tuttuklarını söylemekten de geri durmuyor. Aynı zamanda bir çok rivayetlerde bu iki halifenin kendisine danıştığı ve isabetli görüşlerinden dolayı kendisini övdüğü, görüşünden mahrum olmaları durumunda hataya düşeceklerini belirttikleri de görülmektedir. 


- o -

Sonrasında bana mühlet verilen, beni tedirgin eden hiçbir günah yokki akabinde iki rekat namaz kılmış olmayayım.


- o - 

Kalplerin yönelmesi ve kaçması vardır, yönelirse ona nafile ibadetleri yükleyin, kaçarsa farzlarla yetinin.


- o -

İnsanlar üzerinde öyle şiddetli bir zaman gelecek ki, zengin kendisine emredilmediği halde o zamanda ellerindekine yapışacak. Münezzeh olan Allah, "aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın" buyurmaktadır. O zamanda kötüler yücelir, iyiler ise zelil olur. Mecbur kalanlar alışveriş akdi yaparlar. Resulullah mecbur olanla alışveriş akdi yapılmasını yasaklamıştır. 

Bu sözünde, bugün faizden dahi kaçınmayanlar bir yana, ticaretini devam ettirebilmek adına zorlayıcı şartlarla (uzun vadeler, çok düşük karlar, fayda vermeyen takaslar, vb.) mal satan veya hizmet verenlerin suistimal edildiği ticari anlaşmalar yapanlar için önemli bir ders var. Ticarette eli kuvvetli olanların muhataplarının haklarını istismar etmeleri kendi sonlarını da hazırlayan bir tavır olup, men edilmiş. 


- o - 

En çok üzerinde durduğu konu zühd. Uyarıları, dünyanın süslerine aldanmamak ve onunla meşgul olmamak konusunda yoğunlaşıyor. Ardından doğru etrafında ihtilafa düşenlerin, yanlışta ittifak edenlerden daha zayıf kalacağı konusunu sıkça dile getiriyor ve tebaasını bu zayıflıkları nedeniyle yeriyor, onlardan sıkça şikayetçi oluyor. Emirlik konusunda uğradığı haksızlıkları, insanların ve kendisinin imtihanı olarak görüyor, yerine getirilenleri, uygulamaları ve hükümleri hakkında yermemesinden ve hatta övmesinden bu yaklaşımının nefsani olmadığı, objektif olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde diğer halifeler de her daim kendisinin fikrine itibar ediyor, ilminden faydalanıyor ve O'nun değerini de biliyorlar. 

Allah hepsinden razı olsun.

17 Nisan 2014 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Varolmanın Boyutları / William Chittick



Modern dönem öncesi bilgi anlamaya yönelikti. Şimdi ise kontrole yönelik. Bilgiyi kontrole yönelik kullanmak için gerçeklikten ve ahlaktan koparmak gerekiyordu. Bu nedenle bilim ve teknoloji sorgulanmalıdır. 

- o -

Aslında herkes Allah'ın varlığını kabul eder. Ancak bazıları buna rıza gösterirken bazıları ise arzuların yönlendirdiği materyalist bir yaşam sürmek adına rıza göstermezler. Tercih Allah'a yakın veya uzak olmak arasındadır. Daha açık ifadeyle; Allah'ı yakınında istemek veya istememek.

- o -

Bilim varolanı çözümlemek, parçalamak, ayrıştırmak ve bu parçaları tanımlamak üzerine kuruludur. Bu çözümlemenin sonucunda elde edilen bilgi ve birikim ile yeniden yaratma işine girişildiğinde ilk başta varolandan daha iyi bir sonuca varılamamıştır. 

- o -

Yapılan her işi en güzeliyle yapmak, Allah'ın ihsan emrine uygun, her an onun gözetiminde olduğunun bilincinde hareket etmenin gereğidir. Bazı işlerin içeriği çirkin gibi görünse de yapılmasında zaruret ve yapılmasına ruhsat var ise o işleri de mümkün olan en güzel şekilde yapmak gerekir. Modern dünyadaki islami faaliyet toplumsal ve siyasi düzeyde güzellik konusunda çok az şey bilmektedir. Güzellik müslümanlar tarafından yeniden keşfedilmedikçe, onların yaptıkları Allah'ın ortaya koyduğu, eşyanın mahiyetince sergilenen ilkelere uygun olmadıkça, "islami" adını almayı hak eden bir kültür ve medeniyet canlanması olması mümkün olmayacaktır.  

- o -

Hiçbir yolun insanı Allah'a "ihtiyaçtan" daha fazla yaklaştırmadığını ve hiçbir perdenin "iddialarda bulunmaktan" daha kalın olmadığını gördüm. İblis'in yoluna bak iddiada bulunmaktan başka birşey göremezsin. 

- o -

Melekler "biz sadece seni zikrederiz" diyorlardı. Adem ise "biz kendimize zulmettik" dedi. Allah'ın gözünde, Adem'in sürçmesi, mahcubiyeti ve zaaflarına rağmen rabbi için mücadele etme yükünü sırtlanması, saf olduğunu bilenlerin saflığından kıymetli idi. Bu nedenle Adem secde edilen, melekler ise secde eden oldular. Bu bakımdan hiçbir itaatkar insan kendi kendine tatmin olmamalı ve hiçbir asi de umudunu kaybetmemelidir.

- o -


Hiçbir felsefi izah, Varlığın Birliğine (vahdetül vücud) ilişkin kişisel bir tecrübe ile desteklenmedikçe İbn Arabi'nin düşüncesinin hakkını veremez. Zaten felsefi yorum, batini sezginin çıplak muhtevasına uygulanmış sonradan akla gelen bir şeydir. 

- o -

Yazar araştırmaları sonucunda, İbni Arabi'nin eserlerini Kur'an, hadis, fıkıh, kelam ve felsefe alanında iyi eğitim görmüş ulema için yazdığı, Rumi'nin ise ruhani zevk, aşk ve güzellik duygusuna sahip herkese hitap ettiği kanısına varmış. Günümüzde tasavvufi entelektüel seviye o kadar düşmüş ki avama hitap ettiği söylenen Rumi'yi anlamak için şerhlere ihtiyaç duyuyoruz ve hatta kalplerimiz bu şerhleri dahi almaya, anlamaya açık değil. Bu ancak dünya ehli olmamızdan kaynaklanıyor olabilir. Sofrada kuru ekmeğin yanında bal bulunmasının lüks olduğu devirlerde İbni Arabi'yi anlayanlar mı zengindi yoksa bugün onlarca çeşit bulunan sofralarda Rumi'yi anlayamayan bizler mi zenginiz?

- o -

Kamil insana sorulduğunda, cevabın zamana veya kişiye göre değişmesi kemalat yolunun sonsuz oluşundan mı? Cevap verenin her an bir merhale geçiyor, mertebe atlıyor olması hasebiyle, konuya bakışı değişiyor ve bu nedenle cevaplar değişiyor olabilir mi? Aynı bakışla, soranın da mertebesi ve kabul kabiliyeti her an değişiyor olduğundan cevap değişiyor olabilir mi? Bir soru aynı kişi tarafından farklı zamanlarda sorulduğunda, veya aynı zamanlarda farklı kişiler tarafından sorulduğunda bu nedenlerle farklı cevaplar alınıyor olabilir.

- o -

Vahdetül vücud hakkında İbni Arabi, Konevi, Fergani, İbni Seb'in, Rumi, Platon, Aristo, Attar, İbni Teymiyye, Bayezid, vb. bu fikri terim olarak kullanmış kullanmamış, desteklemiş, karşı çıkmış bir çok gayb adamı ve düşünürün yorum ve açıklamalarına yer verilmiş. Bunların ancak küçük bir kısmı kapı aralığından görünen bir odanın içinde olup biteni anlamak hissi uyandırırken, çoğu ise havuzda yüzüp de içinde yüzdüğün şeyin tadını alamamak hissi uyandırıyor. Bütün bunları derleyip aciz aklımın süzgecinden geçirdikten sonra kalan şu ki; Allah bir şeyi yaratmak istediğinde "ol" demesi yeterli ise, "öyle ol, böyle ol" demesine lüzum yoksa, o zaman o zaten vardır, sadece zuhura gelmesi istenmiştir. Yani "yoktan var ol" değil "ortaya gel" diyordur çünkü zaten bize görünen herşey aslında bizim gördüğümüz şekilde var değildirler fakat O'nun tek ve sonsuz varlığı içinde birer parça olarak O'nun tek varlığındadırlar. O'ndan başka hiçbir şey yoktur ancak O istediğinde kendi varlığı içindekiler görünür hale gelir. Nesnelerin bizim algımıza hitap etmesi ve bizce görünür, algılanır olması bizdeki yokluktandır. Karanlıkta ışığın anlam ifade etmesi gibi. Bunu anlatmak için çok kere ışık örnekleri veriliyor. Işık aslında tüm renkleri barındırır ancak içerisindeki renkler farklı nesneler üzerinde farklı görünür. Allah'ın görünür olacağı, olduğu yer onun isimlerinden hangisi ile doldurulmuş ise ortaya gelen nesne o derecede şekil kazanır, tanımlanır. Örneğin sadece Evvel ve Ahir isimleri ile doldurduğu bir kapta bir taş olarak görünebilirken, Hayat ismi ile doldurduğu bir kapta bitki olarak görünebilir, bunlarla birlikte İrade ve Kudret isimleri ile doldurduğu bir kapta hayvan olarak görünebilir. Daha fazla ismi ile tecelli ettiği bir mahalde insan zuhur edebilir. İsimlerinin tümü ile tecelli ettiğinde ise kamil insan olur. Allah'ın halifesi tayin ettiği insan da, tüm isimlerinden aldığı varlık, bütünlük, tamamlık ile ortaya gelen kamil insan olsa gerektir çünkü Allah ismi O'nun diğer tüm isimlerini kapsayan ismidir. Bu durumda El-Hayy'ın halifesi, Es-Sabur'un halifesi, Eş-Şekur'un halifesi denmediğine, Allah'ın halifesi dendiğine göre halife de tüm bu isimlerin tecelli ettiği kişi olabilir. Yani her insan halife olmuş değildir ancak olmaya çalışmaktadır yada çalışmalıdır. "Nefsini bilen rabbini bilir" ayeti de buna işaret eder. Nefsinde Allah'ın hangi isimlerinin tecelli ettiğini bilen insan o isimlerin anlattığı kadarıyla rabbini tanımış olur. Bu nedenlerledir ki isim tecellilerinin tamamlanmadığı insanlar kamil insanın cazibesinden uzak duramazlar ve ona doğru çekilirler. Yine bu nedenlerledir ki tüm isimlerin öğretildiği Adem (insan) diğer görünenleri tanımak, anlamlandırmak konusunda diğer tüm yaratılmışlardan ehildir ve isyan, inkar gibi riskleri alarak bu tanıma serüveninde (seyri sülük) bulunmayı yüklendiği için iradesizce tabi olan meleklerden üstün tutulmuştur. Allah'tan başka hiçbir şey yoktur, ancak O'nun iradesi ile birbirine görünen ve birbiri ile ilişki içerisine giren parçaları (bazı isim ve sıfatları) vardır. Bu, kırık bir aynaya bakan kişinin, aynanın her bir parçasından görünen, aslında tek olan vücüdunun ayrı ayrı yansımış kısımları gibidir.   

- o -

İbni Arabi öğretisinin anlaşılması ve felsefi yöntemlerle anlaşılır şekilde açıklanması noktasında Konevi'nin eserlerine ve tarzına büyük önem verilmiş, kendisi çokça övülmüş. Filozoflar, kelamcılar ve sufiler arasındaki ayrışmalarda, Konevi'nin, sufi felsefesini benimsemekle birlikte diğerlerini de anlayabilen ve onların dilinden açıklamalar getirebilen tarzı ile bir köprü vazifesi gördüğü anlaşılıyor. Konevi-Tusi mektuplaşmalarından başlayarak Konevi okumakta fayda var. 


28 Mayıs 2011 Cumartesi

DUA TEKNOLOJİSİ

Teknolojiyi, bilimi hayatı kolaylaştıran bir araç olarak görmenin ötesine geçip, bunları ilahlaştırmak insanın kibrindendir. Kendi aklıyla yarattığına o kadar güvenir ve inanır ki başka bir şeye inanma ihtiyacı hissetmez. Oysa bilim ve teknik her durumda her ihtiyacı karşılamaz. İnsanın acziyetini hissedeceği ve çaresiz kalacağı anlar mutlaka olacaktır. Yine de çaresizlik durumlarını kabullenmek yerine kibrine bağlılığından vazgeçmemek marifet gibi gelir nefislere. Bilim ve teknoloji insan yapısıdır. İnsan bir röntgen cihazı, bir MR (manyetik rezonans) cihazı icat etmiştir. Bu cihazlarla hastanın iç organlarını inceler, hastalığı tespit eder. Yine kendi icat ettiği cihazlarla bu hastalıkları tedavi etme yoluna gider. Doğrusu da budur. Ancak bu insanın dolaylı yoldan yaptıklarını doğrudan yapamayacağına inanmayı gerektirmez. O cihazı meydana getirme yeteneğine, gücüne sahip olan insan neden bu görüntülemeyi doğrudan yapamasın? Neden bir hastanın iç organlarındaki hastalığı, sıkıntıyı gözleri ile görerek, elleri ile hissederek veya beyni ile algılayarak tespit edemesin? Yüce yaratan neden bu özelliği de insana vermiş olmasın? Buna inanmak istemeyenler, yine kendi yaptıkları cihazın bu işi yaptığına tereddütsüz inanırlar. Oysa ki o cihaz bozulsa kendi kendisini tamir etme kabiliyeti dahi yoktur. Düzeltecek olan da yine insandır. O kabiliyeti o cihaza veren de yine insandır.

Bilim kurgularda, yazarların yıllar öncesinden gelecekte olabilecek teknik gelişmeleri tahmin edebildiğini, öngörebildiğini görüyoruz. Jules Verne Aya Seyahat'i yazdığında insanoğlu uçak nedir bilmiyordu? Dünya yuvarlak diyenler cadılıkla suçlanmıştı. İnsanın bilim dediği bildiğidir. Bilmediğini reddetmek bilime tapanların âdeti, bilmediğini öğrenme isteği ise gerçek bilim insanlarının güdüsüdür. Bugün doğa üstü olarak algıladığımız şeylerin hepsi olmasa da bir kısmı henüz bilmediklerimiz olabilir. Bunları bugün inkar etmek dünya yuvarlak diyenleri yakmaktan farksızdır. Bu noktada en büyük bilinmeyenlerden biri de duadır. Duanın gücünü inkar edip, ispatlanamaz diyenler bu yüzden çokçadır. Duanın teknolojisi henüz erişemediğimiz bir teknoloji olabilir mi? Çok eskilere gitmeden, son yıllarda karşımıza kitap veya film olarak gelen bilim kurgularda düşünce gücü kullanımıyla ilgili detaylar dikkatimizi çekiyor. Maddelere dokunmaksızın hükmeden mentalistler gösteriler yapıyor. Var olduğunu düşündüğümüz uzaylıların ileri beyin fonksiyonlarıyla madde ve enerjiye hükmettiklerini, bu yüzden bizden çok ileride olduklarını neredeyse kabul etmiş durumdayız. Bizim için imkansız gibi görünen ışık hızına ulaşmanın, farklı bir enerji boyutunda yaşamakla, bunun da beyin gücüyle ilgili olduğunu sanmakla meşgulüz. O halde neden duanın ileri bir teknoloji olduğuna değil de geri kafalılık olduğuna inananlar var? Gözümüzün önünde olanı binlerce yıl görmeyip de kazara bir görüverince keşif yaptık diyoruz. Arşimet fark etmeseydi suyun kaldırma gücü yok muydu? Amerika kıtası keşfedilene kadar insanlık böyle bir yer için var ya da yok diyebilir miydi? Bir şeye yok demek için onun yerinin boş olduğunu görmek şarttır. Bir gören, "var" diyorsa, ona "yok" demek ispat gerektirir. Dua binlerce yıldır insanlıkla bugünlere geldi ise görenler vardır ki gelmiştir ve yok demek ispat gerektirir. Duanın teknolojisine erişmek için çalışmak bilim insanının işidir. Bu bilme gönül vermişlere gönül insanı da denebilir. Duanın teknolojisine erişmek manevi bir araştırma geliştirme çalışması ister. Öncelikle maneviyatınızdaki, ruhunuzdaki eksikleri, sorunlu noktaları tespit eder, tamirata girişirsiniz. Sonra temiz ve düzgün çalışan bir makine ortaya çıkardığınızda bu makinenin verimliliğini artırmayı hedeflersiniz. Geliştirmenin temeli emsâllerinden iyiye ulaşma çabasıdır. O halde emsâllerinde gördüğün tüm yanlışları, kusurları önce bu makineden temizlemeli, en iyisini yapmaya çalışmalısın. Sonra makinen artık senin o güne kadar bilmediklerini sana göstermeye başlar. Elde edemediklerini önüne getirir. Bundan bin yıl önce insanlara, hastalandıklarında içlerini gösteren bir cihaz olacağı, hastalıklarını da ışınla, görmediği çarelerle tedavi edecek donanımlar olacağı söylense idi, reddedecekler, bu cihazları hayal bile edemeyeceklerdi. O zaman bugün dua ile tedavinin mümkün olmadığı söyleyenler gelecekteki insanlara mı benziyor, geçmiştekilere mi? Geri kafalılık hangisi?

Yüce yaratan Allah (c.c.) dualarımıza farklı şekillerde karşılık veriyor. Birincisi; doğrudan istediğimizle, ikincisi; duamız hatırına başımıza gelecek bir belayı defederek, üçüncüsü ise duamızın kıymetince kazancı ahiret hayatımıza mahsup ederek. Bu üç kabulden ikinci ve üçüncüsünü insan idrak edemez, duası kabul olmadı diye düşünür, işin aslını bilmez. İnsanların yaşadıkları hayatla hak ettiklerine bakılırsa, dualarının da bu ikinci ve üçüncü kabul şekilleriyle kabul edilme ihtimali hem daha yüksektir hem de kendileri için daha hayırlıdır. O yüzden kabul edilmemiş gibi düşünülen dualar kabul edilenlere göre çok daha fazladır. Bu basit bir denklemdir ancak anlamak, üzerinde düşünmek nefsimize hoş gelmez. Biz her tür günahın içinde, sakınmadan, çekinmeden yaşar, kibrimizle kendimizi bu dünyada bir çok ateşe atarız, yine de başımıza bir iş gelmez. Bunun da kıymetini bilmez, yaratıcımızın bize olan merhametinden dolayı bu kadar iyi hallerde olduğumuzu düşünmez, “dualarım kabul olmuyor” deyiveririz. Dünyada yaşanacak büyük bir acının ahirette yaşanacak en ufak bir ızdıraba kefaret olması bizim için bulunmaz bir lütuftur. Ancak bu idrak bunu söyleyende bile yoktur. Söylemek kolay, öyle yaşamak ve hakikâten idrak etmek zordur. Görülüyor ki; dua öyle bir teknolojidir ki arıza yapmaz. Yarım kalmaz, eksik kalmaz. Amacına her koşulda ulaşır. Görevini yapar, faydasını verir. Dua etmeyenin bugün internet kullanmayandan, otomobil, uçak, tren kullanmayandan, tıbbın göz kamaştırıcı imkanlarından faydalanmayandan ne farkı vardır? Her iş için dua edilir, duadan fayda beklenir. Duayı küçümsemek, her ihtiyacı kendi kudretinle karşılayabileceğini düşünmek, yaratana muhtaç olmamayı kibir meselesi haline getirmek, kendini tanımamak, aslını bilememek, elinde hiç birşey olmadığı halde her şey elinde sanmaktır. Bundan, fazla değil, on yıl öncesine kadar en küçük parçacığı atom sanan bilim adamları bugün atom altı parçacıklarla oynuyorlar. Yarın onların da içinde bir öze ulaşılmayacağı, ya da etrafımızdaki bütün evrenle birlikte, bildiğimiz her nesne bir araya gelse, asıl özü oluşturmaya yetmeyeceğinin anlaşılmayacağı ne malum? Bunca bilinmeyen varken insan neyine güvenir, neyine inanır da Allah'a inanmayı acziyet sayar. Allah'ın önümüze koyduğu örnekler olmasa, yarattık dediğimiz neyi biz yarattık? Su kaldırmasa gemi nasıl yüzecekti? Yer çekmese dünya da nasıl yaşanacaktı? Kuşlar olmasa uçak kimin aklına gelecekti? Kuşlar milyonlarca yıldır uçar da, kibrinden ödün vermeyen insan ancak yüz elli sene önce ilk kez uçmadı mı? Evrimin son noktası dediğin insan, varlıkların en üstünü, neden milyonlarca yıldır uçan hayvanlar kadar evrimleşemedi. Kuşlar uçmak istedi de insanlar istemedi mi? Evrimin temeli ihtiyaca dayanıyordu da insan hiç uçma ihtiyacı hissetmedi, çölleri, dağları yürüyerek keyfinden mi aştı? Bu ilahi düzende acziyet her şeyin temelidir. Bunu kabul edip, ne kadar varlık içinde olursak olalım yoksunluk yaşadığımız zaman duası kabul olan insan oluruz. Duanın teknolojisini çözmek, keşfetmek, bulmak, idrak etmek, insanlık için atılacak en büyük adım olacaktır. Bu aynı zamanda öze ulaşmak, yaratanınla bir olmak demektir. Duanın yerini bulması için orada olmak gerekir. Orada olanın da duası kalmaz, oradan gelene eyvallah demek kalır. Oraya adımını atan, bir an önce ihtiyaç duyduğu suyun kaldırma kuvvetine artık ihtiyaç duymayan bir deniz uçağı gibi suyun üstünden kalkar, uçar gider. Uçup gidenlere yetişmek dileğiyle...