baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2021 Pazartesi

KOKUN HATRINA

 


KOKUN HATRINA


İzleyenler bilir, izlemeyenlere tavsiye edilir TRT Belgesel'de “Büyük Aile Çiftliği” (Orijinali: Our Yorkshire Farm) isimli bir belgesel var. Dokuz on çocuklu bir İngiliz ailesinin ücra bir yayladaki çiftlik hayatını tüm detaylarıyla önümüze seriyor. Çiftliğin yakınlarında başka kimsecikler yaşamadığı için bu kalabalık aile her işini kendi görüyor, iki yaşından yirmi yaşına her çocuk bir işin ucundan tutuyor, geçimlerini tarım ve hayvancılıktan sağladıkları gibi orada da yaşayıp gidiyorlar. Hatta ailenin annesi son doğumunu iki saat uzaklıktaki hastaneye gitmeye üşendiğinden evde tek başına yapmış.


Belgeselin bir bölümünü izlerken annesi ölmüş kuzuları hayatta tutmak için başvurulan kadim bir yönteme rastlamış, bu yöntemin bizim buralarda da uygulanıp uygulanmadığını merak etmiştim. Bir tevafuka da muhtaç, aklın mı, akleden kâlbin mi, yoksa doğrudan doğruya ilhamın mı ürünü olduğunu uzunca düşündüğüm o yöntemle ilgili sonradan duyduklarım bakın hangi yeni düşünceleri tetikledi ve beni bu yazıyı yazmaya itti.


Önce şu hayretlik yöntemi bir izah edeyim. Ağılın bir tarafında doğururken ölen bir koyun ve ortada kalan kuzusu, diğer tarafında da kuzusu ölmüş mahzun bir koyun. Ne sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bilemem ama çok sayıda hayvancağızın bulunduğu ağıllarda, yavrulama zamanının da ortak olduğu düşünülünce kırk yılda birden daha sık olduğunu sanırım. Malumunuz her koyun ancak kendi kuzusunu emzirirmiş. Bu da annesi ölen kuzunun hayatını epey bir zorlaştırıyor. Onun hayatta kalabilmesi için, ölen kuzunun derisini yüzer üzerine giydirilermiş. Böylelikle kuzusu ölen koyun da o öksüz kuzuyu sahiplenir emzirirmiş. İngiliz çiftliğinde bu işi öyle özenle yapıyorlar, deriyi parçalamadan, sadece boyun ve paçalardan açıp öyle muntazam çıkartıyorlardı ki post tam bir tulum olarak diğer kuzuya giydirilebiliyordu. Bunu izleyince kuzusu ölen koyunun ne de kolay kandığını düşündüm. Nasıl olup da evlatlığını sesinden, cisminden tanımayıp kuzusunun kokusuna aldandığı zihnimi kurcaladı. Bu aldanışta bir lütuf seziyor ama izahına akıl erdiremiyordum. Tâ ki Bekir Develi'nin bir sohbetinde bu yöntemin Anadolu'da da kullanıldığını, bizimkilerin ölen kuzunun derisini yüzüp annesiz kuzunun sırtına bağladığını duyana kadar. Anlatılandan gözümde işin o kadar özenilerek yapılmadığı canlandı. Bizde köy yeri dağınıktır, köy işi palas pandırastır. Amma ve lakin bizde de gönle güzel görünen, zihni takıntılardan kurtaran bir mânâ vardır. Mânayı şöyle aşikâr etmiş kuzu ulamayı Bekir Bey'e anlatan nine: o analık koyun evlatlık kuzunun kendi kuzusu olmadığını bilirmiş. Bilirmiş ama kuzusunun kokusu hatrına o kuzuyu emzirirmiş.


Mânâ pınarının başını tutanlar bize kokunun mânâ âlemine bir iz olduğunu işaret ettiler. Mahir olana haramla helâli kokusundan ayırmak kolay gelir dediler. Henüz mahir olmayanlar için evlat kokusu bu işaretin delili olsa gerek. Bedeni henüz nefse kaptırmamış başlardan gelen o eşsiz koku. O kokunun kıymetini tespit, membaını idrak, maharet mertebesi fark etmeksizin her anne babanın harcıdır.


Ve sonra helâl sevgilinin kokusu. Dilden, gözden, kulaktan, tenden öteye vardıran, günbegün insanın duyularını aşan, ruhuna nüfuz eden, ötelerden bir huzuru sezdiren, perdeleri kaldıran, çokluğu bastıran, tevhîde daldıran o koku.


Her nesnenin, her öznenin değersizleştiği, her işin, oluşun, kavrayışın hükmünü yitirdiği, bizleri canlarıyla birbirimize bağlayanların hatrının bile sayılmadığı bu günlerde can kafeslerinizden bir ilâhî koku geçsin, göğsünüzü ferahlatsın, mekânınızı genişletsin, içinize sır çeksin, sırrınızı parlatsın, aynasından bu kirler körler âlemini hoşça göstersin efendim.


8 Ekim 2021 Cuma

ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...

 


ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...


Sizce Çocuk Edebiyatı nedir? Diğer türlerden nerede ayrılıyor?


Yetişkinlerle çocuklara yönelik edebiyatı içerik üzerinden ayırıyor olsak da bugün edebiyatla sağladığımız, basitçe ifade etmek gerekirse, konuşabilmektir. İnsanlar, karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini dinleyerek konuşamayan canlılara dönüşürken edebiyat, biz emek verenlere sözümüzü söyleme ve merak edenlere de dinleme imkânı veriyor. Sonra biz okurlarımızla bir araya geldiğimizde adeta birbirini tanıyan ve seven dostlar gibi birbirimizi dinleyerek konuşabiliyoruz. Zihin dünyamıza çoktan girmiş olan okur, çağın imkanları sayesinde hayallerimiz ve fikirlerimiz hakkındaki düşüncelerini, yorumlarını paylaşabiliyor, onları kullanıp geliştirebiliyor. Her yan kötülükle yıkılıp dökülürken biz iyilikte buluşup çoğalabiliyoruz. Yetişkin edebiyatıyla akranlarımızla konuşuyorsak çocuk edebiyatıyla da içimizde yaşattığımız çocuğun akranlarıyla konuşuyoruz. Dolayısıyla çocuk edebiyatının kanımca içimdeki çocuğu yaşatmaktan ve onun arkadaşlarıyla konuşmaya devam etmekten öte bir farkı yoktur.


Bugünkü çocukların neyi eksik?


Biraz fren, biraz neşe!


Bugünün çocukları somut imkânlar açısından bizlerden daha varlıklı olmalarına karşın tatminsizliğe yakınlıkları nedeniyle belki de bizim kadar mutlu değiller. Bu imkanlara çocukluğunda sahip olamayan ebeveynin, tatmine çocuğunda ulaşmaya çalışması, çocuğun tatminsizliğiyle sonuçlanıyor ki bu da muhtemelen büyüdüğünde onun da kendi çocukları üzerinde farklı bir tatmin arayışını devam ettireceği anlamına geliyor. Bu zincirleme kazadan kurtulmak için imkanların orta yollu kullanımı ve eşit dağılımı üzerine her anne babanın kafa yorması, çabalaması, yeri geldiğinde kendi imkanlarından feda etmesi gerekebilir. Zaten biraz düşünse yaşadığı en mutlu anıların ona verilen oyuncaklarda değil arkadaşlarıyla birlikte keyifle oynadığı oyunlarda, yediği abur uburlarda değil, ailesiyle yaptığı piknikte, arkadaşlarıyla bölüştüğü anne kekinde, giydiği süslü, marka kıyafetlerde değil üzerinde paralananlarda olduğunu hatırlayacak.


Neşe eksikliği ise daralan ruh halimizden, üst üste sırtlandığımız yüklerin ağırlığından olsa gerek. Biz yetişkinlerin aynalığından bugünlerde çocuklara yansıyan altı üstü dert yumağı. Ben hikâyeyi burada devreye sokuyor ve yaşarken bulamadığım neşeyi hikayelerimle tamamlamaya gayret ediyorum. Yetişkin dünyasının karanlıklarını değil çocuk dünyamın aydınlığını, sarı sıcağını, kar beyazını çocuklarla paylaşmak, yakınlaşmamıza onlara öğretebileceğim her şeyden fazla katkıda bulunacak gibi geliyor. Bu yüzden hikayelerim düşmanlık, yorgunluk, yılgınlık, bölünmüşlük, dağınıklık, kısacası distopya değil, ütopya eğilimlidir ve eğer böyle bir görevi varsa yaş ağaçları, yarın bugünkünden daha iyi bir yaşam olacağına dair umutları korumaya, çabayı devam ettirmeye eğmektedir. “Bunu vazife edinmene gerek yok” diyen okurlarım da neşelendikleriyle kalırlar ki bu da beni mutlu etmeye fazlasıyla yeter.


Z kuşağı ?


Z kuşağı ayrımına inanmıyorum ve hatta bugünün çocuklarını böyle tanımlayarak onları kendimizden uzaklaştırdığımızın farkında olmadığımıza da üzülüyorum. Küçük çocuğun yanında onun hakkında rahat rahat konuşan anne babalara bundan kaçınmalarını salık veririz. Çünkü ilgilenmiyor gibi görünür ama kendileri hakkındaki fikirlerinizden etkilenirler. Sevilmediklerini, beceriksiz olduklarını düşünebilirler. Toplum olarak bunu aklı başında gençlere reva görüyor, sonra da onlardan bize yakın kalmalarını bekliyoruz. Her “Z kuşağı” dediğimizde kendimizi Y'den, X'e değil A'dan öteye attığımızı bilelim. Onlar yerinde duruyor, hatta ilerliyor, bu söylemi yürütenler ise sadece kendilerini geride burakıp ötekileştiriyorlar.


Her zaman kuşaklar arası farklar olmuş, biz de yaşadık, bizden sonrakiler de bunu yaşayacak. Hiçbir kuşak kendinden sonrakinin tüm duygularına ve becerilerine aynıyla vâkıf olmak zorunda değil, zira zaman durmuyor ve değişenler var. Teknolojideki gelişimin hızına bağlı olarak kuşaklar arasındaki farkın büyüdüğünü kabul ediyoruz ancak bunun sonuçlarından, arası açılan kuşakların hiçbirinin memnun olmayacağını da yine zamanla göreceğiz. Dolayısıyla bu bağı kopartmaz, incelse de canlı tutarsak can suyu her daim yürüyecek ve en kurak zamanlarda yine o bağ sayesinde hayatta kalacağız. Bilgi çağı hakikaten has bilgi çağı olsaydı bu farkın açılacağından daha fazla korkabilirdik. Çünkü o zaman tecrübeye ihtiyaç azalacaktı. Ancak benim gelbilibilgi çağı dediğim bu çağda, dolaşan bilgi işe yarar olmaktan çok yanıltıcı. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı. Ve hayatın büyük yanılgılarına karşı gençlerin başvurabileceği hazine, dayanabileceği duvar hâlâ büyüklerinin tecrübeleri. Tecrübe değilse bile maddi, manevi destekleri. Önemli olan, edindiğimiz birikimi eleyip süzüp, doğrusuyla aktarmak. Aramızdaki alışveriş iki tarafa da kazandırarak devam ettiği sürece kuşaklarımız birlikte mutlu olacaklardır.


1 Haziran 2021 Salı

Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası

 


Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası


Dosya konumuz “aile” olunca hem toplumda ailenin hem de ailede babanın yerini ele alabilme imkânı sunacağından Ahmet Mithat Efendi'nin zihnindeki aileyi okuma fikrini verimli buldum. Böylelikle sağlıklı bir toplum için aile, sağlıklı bir aile için baba eğitimi üzerinde duran bu değerli ama ihmal edilmiş aydınımızı anne babalara hatırlatmış olursam büyük bir emeğe iltifat etmiş olmakla da tatmin olacağım. Zira çocuklarıyla ilgilenmeyi önceleyen, bu yolla kendi tekamülleriyle de ilgilenmiş olacak babalara ihtiyacın günbegün arttığını hissetmekteyiz. Tanzimat ve Servet-i Fünun devirleri ile Meşrutiyet devrinin başlarını yüzlerce cilt eseriyle dolduran, gazeteci, hikâyeci, romancı, tarihçi, felsefeci ve ilahiyatçı Ahmet Mithat, toplumu ilgilendiren hiçbir meseleye ilgisiz kalmamış, donanımlı ve sorumlu bir şahsiyet. “Ana Babanın Evlat Üzerindeki Hukuk ve Vezaifi”, “Çocuk Melakat-ı Uzviye ve Ruhiyeti”, “Peder Olmak Sanatı” eserleriyle, çocuk eğitimi üzerinde durmuş batılı aydınları derinlemesine incelemiş, kuramını uygulamayla teyit edememiş olanların yanılgılarını ayıklamış, başta Compayre olmak üzere gözlemci uygulayıcıların fikirlerine kıymet vererek geniş bir külliyatı müslüman ahlakı ve Osmanlı değerleriyle de kaynaştırıp yerelleştirme çabası göstermiş. Bu özelliğiyle, ezberlerin tekrarı ve zanların deneme mahâli hâline geldiğini düşündüğüm modern pedagojiye bir daha ve bir adım geriye çekilerek bakmamızı sağlayabilmekte. Çocuğunu gözleme, tanıma ve dolayısıyla ona nüfuzunun sınırlarını ve faydalarını idrak etme merakına sahip her babayı cezbedeceğine şüphem yok.


Günün maddi imkanlarına sahip babalar, çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamak, onları karşılaşacakları engeller karşısında desteklemek, her nevi hak gasbı, taciz ve tecavüzlerden korumak görevlerinde ne kadar kararlı ve atik iseler manevi tehlikeler ve nüfuzu hissedilmeyen maddi bozucular karşısında da o kadar uyanık ve tetikte olmalılar. Çocuğun bedenine giren yiyecek, içecekten, gözü ve kulağı aracılığıyla zihnine hitap eden yayınlara kadar bir çok etkenin denetim altında tutulması baba dikkati ve kudreti gerektirmekte. Vaktini dışarıda yeme-içme, gezme, eğlence veya hobi ile geçiren, köpek veya kuş yetiştiren ve bunlara bazı eğitimler verebildiğinde sevinen, çeşitli bitkiler yetiştirip bunlara yaptığı aşı tutmadığında üzülen babanın çocuklarına yeterince vakit ayırmaması veya bu uğraşlarını çocuklarına ayırması gereken vakitten çalarak devam ettirmesi düşünülebilir mi? Çağın gidişatına direnç olarak çocuğun insanî kabiliyetlerini koruma ve geliştirme gereği düşünüldüğünde, her babanın yolda ve işte elzem olmayarak geçirdiği zamanlarını çocuğu lehine yeniden programlaması, birlikte faydalanabilir hâle getirmesi gerektiğini dahi söyleyebiliriz. Çünkü babanın ihtiyacı olan gözlem için birliktelik önemli. “Kendi evladımızda bazen bir tecelli zuhur eder de onu tedebbu (gözlem) için lüzumu olan vakit içinde o tecelli zail oluverir. İhtimal ki bir daha zuhur etmez. Yahut zuhuruna biz tesadüf edemeyiz.” diyor Ahmet Mithat Efendi. Çocuklar üzerine en başarılı araştırmaların ve tespitlerin sahiplerinin de kendi çocuklarını saat be saat gözleyen araştırmacılar olduğunu ekliyor. “Bir asker ahval-i topoğrafyasını tanımadığı arazi üzerinde harekât-ı harbiye icra edemez. Terbiye-i etfal (çocuk terbiyesi) dahi bir cihattır. O cihadın vukua geleceği meydansa tufuliyet (çocukluk) meydanıdır. O meydanın ahval-i topografyasıysa çocukların fizyoloji ve psikolojileridir.”


Söz konusu gözlemin başka bir açıdan faydası ise babanın, hatırlaması mümkün olmayan ilk yürüme, konuşma, muhakeme anlarına dönebilmesine olanak sağlaması. Babalar evlat sahibi olduklarında onların bebeklik, çocukluk ve gençlik çağlarına uyarak yeniden kendi bebeklik, çocukluk ve gençliklerine döner, o zamanlarını yaşarlar. Çocukla çocuk olmak deyip derinliğini pek anlamadığımız bu zaman yolculuğu babayı en tatlı heyecanlarına tekrar döndürür ve çocuğuyla kurduğu bağ çocukluğuyla kurduğu bağ ile desteklenmiş olur. Bu, çocukla babası arasında daha kuvvetli bir çifte bağ değil de nedir?


İlk kelimeler... Kimi çocukta çok erken, kimisinde çok geç gelen ilk kelimeler. Bugün erken konuşmayı sağlayan en önemli etkenin anne-baba sohbeti olduğu konusunda bütün çocuk bilimciler mutabık. Aksine sebep olan en büyük etkeninse elimizdeki telefon ve karşımızdaki bilimum ekranlar olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Ailenin ilk görevi çocuğa dili öğretmek. Bu da önce etrafındaki, sonra da etrafında olmadığı hâlde hayaline hammadde sağlayacak nesnelere dair görseller üzerinden sohbetle mümkün. Kendisi ile konuşulan çocuğun konuşması kolaylaştığı gibi kavrayışı, öğrenme kabiliyeti ve kapasitesi artıyor, daha önce bulunmadığı ortamlara girdiğinde çekeceği yabancılık azalıyor.


Sohbetle çocuğuna yaklaşan ve gerekli bağı kuran babanın ikinci görevi ise ihmal edilmemesi gereken erken dönem öğretileri. Üç yaşından itibaren öğretilmesi ihmal edilen değer ve davranışlar nedeniyle çocukta yalancılık, hırsızlık, zarar vericilik gibi alışkanlıklar yerleşirse bunların düzeltilmesi çok zordur. İlk öğrenme kolay, öğrenilmiş olanı değiştirme zor olduğundan bazı davranış ve düşünce kalıpları ile değer eğitiminin erken dönemde anne baba tarafından verilmesi zarurettir. Dil, bu bağlama da dahildir. Yüzeysel, huy-alışkanlık gibi edinilmiş bir yabancı dil ile çocuğun dünyasına yerleşen kavramlar, onun için yabancı değil aslî olur ve ileride öz değerleriyle ters düştüğünü gördüğümüzde iş işten geçmiş olacaktır. Sorunlu davranış bir yabancı dil değilse de çocuğun öğrendiği yanlış bir dildir. Kendini ifade etmenin haksızcasıdır demek mümkün. Müdahalecilikten kaçınmaya sığınarak engellenmeyen her hatalı hareket çocukla birlikte büyüyerek yerini sağlamlaştırmaktadır.


Bu sürecin sonunda her şikayeti yersizleştirecek şekilde karşımıza çıkan ancak ve ancak ayna görüntümüzdür. Ailenin bir aynalar evi olduğunu idrak etmeliyiz. Çocuk bize kendimizi gösteren bir aynadır ve onda gördüğümüz tüm kusurların sadece yansımamız olduğunu bilmemiz gerekir. Bu noktada “ağaç yaşken eğilir” sözünü çocukla ilişkilendirdiğimiz gibi aile ile de ilişkilendirmek istiyorum. Aile de yaşken eğilir. Çünkü genç anne-babanın çocuklarını yetiştirirme dönemi, kendilerini yetiştirmeleri, kusurlarından sıyrılmaları için son fırsattır. Büyüklerimiz, insanın kırkından sonra bazı huyların değişmeyeceğini, nefs terbiyesinin mümkün olmayacağını söylerler. Çocuğun katılmasıyla şahsi sorumluluğumuzdan ibaret olmaktan çıkan hayatımız aile hayatı olur ve davranış sınırlarımızın daha kalın çizgilerle çizilmesi mecburiyeti doğar. “Anneler kocalarından, babalar etraftan saklamaya mecbur olacakları az çok, büyük küçük fenalıkları çocuklarının yanlarında yaparlarsa ne kadar uğraşsalar da hiçbir dersi, öğüdü, nasihati çocuğa tesir ettiremezler.” Ama elbette hatadan münezzeh olmadığımızı da kabul ederek bu aynalar evinde görmemiz gerekenleri görüp düzeltmekle mükellef olduğumuzu hatırlamamız ve bu çabada tembellik etmememiz yeterlidir. Ahmet Mithat Efendi Compayre ve Preyer'in mutabık oldukları şu noktaya dikkat çekiyor: “çocukta ahlak teşkili için başvurulacak eylemler o kadar çoktur ve ahlak o kadar çeşitli unsurların toplamından doğan bir tabirdir ki çocuğun ahlakının varacağı noktayı tahayyül etmek dahi imkan dahilinden çıkar.” Bu sözden, ahlak inşasını oluruna bırakmak gibi bir sonuç çıkarmak büyük hata olacaktır. Aksine her ânımızı teyakkuz hâlinde yaşayarak, çocuğa örnekliğimizde açık vermemek mecburiyetini hissetmeliyiz. Çocuk herkesten, her durumdan ahlakî sonuçlar çıkartacak, bu sonuçlar çoğu zaman çelişki ve çatışkılar içerecek ve bunları ancak kendi zeka ve ayırt etme kuvvetince değerlendirerek şahsiyet sahibi olacaktır.


İyi bir ailenin iyi babası olma niyetiyle konuyu toparlarken "Baba olmak sanatı vücut bulmaksızın, tahakkuk etmeksizin ana olmak sanatı kızlarda husule gelmiş olsa bile hiçbir faydası olmaz." sözünü de atlamaya gönlüm razı olmadı. Yükü anneye veya ailenin ancak vekili olan öğretmene bırakmaya meyilli babalar için ailedeki hakiki yerlerini idrake vesile olsun inşallah. Zira çocuğumuz Hz. Adem'i (a.s.) son insana bağlayan zincir üzerinde, dayanıklılığına tesirimiz olan tek halkadır. Ona annelik-babalık sanatı ile verilen eğitimin aktarmalı olarak ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitim seviyelerini yükselteceğini, önce millet bilincini ve başarısını sağlayacağını, sonra insanlık namına iyilik cevherini parlatacağını her ânımızda hatırlamamız gerekir. Biz pasif bir eğitim almış, iyi aile çocuklarıyız. Şimdi, ebeveyn nesil olarak aktif çocuklar yetiştirmek zorundayız. Ne olurlarsa olsunlar fikir birliği ettikleri büyük bir amaçları olmalı! Dünyayı bir barış yurdu olarak yeşertmek. Ve bu amacı taşıyabilmeleri için iyi aile kapsamını iliklerine kadar hissetmeleri gerekmektedir.


26 Nisan 2019 Cuma

I, Pet Goat II / EVCİL ŞEYTANLAR ZAMANI



Şunu izlediniz mi bilmiyorum. Üzerine onlarca çözümleme yapılmış, 2013 veya civarında yayımlandığı ve Notre Dame Kilisesi'nin yanması gibi çok yakın zamanda gerçekleşmiş olaylarla ilgili kehanetler içerdiği de söyleniyor ama bunlar işin önemsediğim tarafı değil. Zira böyle kurguları yapanların, ellerindeki en asli alet olan internet sitelerini de yanıltıcı şekilde kullanmaları şaşırtıcı olmaz. Asıl üzerinde durulması gereken; yedi dakikalık bir animasyon filme sığdırılmış yoğun bir sembolizmle gözümüze sokulmak istenen halimiz! O kadar yoğun ki kullanılan tüm sembolleri yakalayıp anlamlandırmanız bile mümkün değil. Bu yüzden filmin onlarca şerhi var. Yüzlerce sembolü hakkıyla açıklamaya kalktığınızda iş iki, üç saati buluyor. Merak edenler inceler ama ben kıssadan çıkardığım hisseyi yazıyorum. Diyor ki; "sizi mahvedeceğiz, aklınızı başınızdan alacağız, olmadık yalanlarla hepinizi kandıracağız, binbir türlü acılar çekerken bizim amaçlarımıza hizmet edeceksiniz, içinizi boşaltacağız, işin tuhafı bütün bunları yapmaktaki tek amacımız kötülüğün hakkını verebilmek. Çünkü biz bunu iddia ettik, varlık sebebimiz buydu ama siz bize uymayacaktınız. Uydunuz ve siz kaybettiniz."

Bunu bütün insanlığa söylüyor. Sadece müslümana, hristiyana, ya da budiste değil. Sadece Afrikalı, Hindu, Çinli, Avrupalı'ya değil. İyi ile kötünün, hazlarıyla sorumluluklarının arasında kalan her insan evladını kandıracağını söylüyor. Çocuklarımızı elimizden alacağını söylüyor. Onların, kendisinden başka hiçkimseyi ve hiçbir öğretiyi dinlemeyeceklerini söylüyor. Ve dikkat ederseniz onun kullandığı yöntemleri biz anne babalar da destekliyoruz! Bir yaşındaki çocuğa sakin dursun diye telefonu verdiğini sanarak onu sınırsız bir hapisaneye kapatan anne babalar hiç de az değil. Masum bir kaçamak yaptıklarını sanıyorlar ama o sırada olan işte bu filmde görünüyor. Uyuşturulmuş, beyni boşaltılmış ve DECCAL'in her söylemine açık hale gelmiş çocuk! Bunu, çocuğunu büyütürken yada bu filmi izlediği halde göremeyen ebeveyn, çocuğu ergenlik çağına geldiğinde yaşayacağı çok büyük acılara hazır olmalı.

Pekiyi insanlığa bu tezgahı kuranlar bu yaptıklarını neden ifşa ederler? Cevabı şu ayetlerde;

İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim,22)

Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. (Haşr,16)

Şimdi iyilerle kötüler arasındaki, iyilere uyanlarla kötülere uyanlar arasındaki farkı ve nerede durduğumuzu tekrar düşünelim. Filmde görülen, kötülüğün, eline silah tutuşturduğu Afrikalı bebek için biz ne yapıyoruz? Parayı şekilden şekile sokan, kazandığımızı elimizden almanın teknik yollarını bulmuş düzenbazlara karşı onların ekmeğine yağ sürercesine para harcamak dışında biz ne yapıyoruz? Evimizde yetiştirdiğimizi sandığımız çocuklarımızın beyni yıkanmış evcil keçiler (şeytanlar) olmaması için biz ne yapıyoruz? Yıkılıyor olduğunu gördüğümüz Amerika'nın yerine amaçları ve araçları güncellenmiş bir Çin getirilirken biz ne yapıyoruz? Tekrar tekrar aynı terörle, aynı silahlarla, aynı yerlerimizden vurulacağımız, çünkü meseleyi anlayamıyor olduğumuz yüzümüze vurulurken biz ne yapıyoruz? Deccal'in karşısına çıkacak sahte mesihi dahi tasarladığını ortaya koyarak yine göz göre göre bizi kandıracağını söyleyen akla karşı ne yapıyoruz? Sema eden çocuk sahnesiyle, değerlerimizi yozlaştırarak sadece bize değil bütün dünyaya karşı kullanacağını söyleyen aldatıcıya karşı ne yapıyoruz?

Önce nefsimize, sonra çocuklarımıza sahip çıkmakla oluruna bırakmak arasındayız. Seçim kolay olduğu kadar zor. Sonu burada görüldüğü kadar belirsiz. İnanmak, inanmamak kadar olası.

10 Ocak 2014 Cuma

ÇOCUKTAN AL EĞİTİMİ

Çocuğu olunca insan, yeni bir insan yetiştireceğim, çocuğa eğitim vereceğim sanıyor. Çocuk tarafından eğitileceğini beklemiyor elbet. Ama kazın ayağı öyle değil. Dünyaya gelen, tertemiz, her hareketi keyfi, hiçbir hesabı çıkar uğruna olmayan bir nefs. Karşı köşede ise yılların kirlettiği yetişkin nefs. İlk karşılaşma dostane ancak bebek dediğin tek dişi bile olmayan canavar biraz büyüyüp de tek dişi olan bir canavar kıvamına gelince çarpışma pek yaman bir hal alıyor. Önce öfke kontrolü eğitimi veriyor küçük öğretmen. Söylenenin aksini yapmak konusundaki pervasız ve kararlı tutumu ile hiç sinirlenmeden sinirlendirmenin doruklarına ulaşıyor. 



Küçük bir örnek;

Baba: Kızım perdeyi çekiştirme.
(Kız duymazlıktan gelir ve devam eder)
Baba: Kızım perdeyi mahvettin, yapma.
(Kız duymazlıktan gelir devam eder)
Baba: Kızım sinirlenmemi ve sana kızmamı istiyorsun ama ben güzellikle söylüyorum, yapma.
(Kız duymazlıktan gelir ve devam eder)
Baba: Kızım çek perdeyi, kopart indir, getir buraya.
(Kız perdeyi bırakır, koşarak gelir babaya sarılır)

İşte böyle her türlü sınava tabi tutarak dayanıklılık testlerinden geçiriyor. Sonra zeka seviyenizi ölçüyor. Hangi işi, ne zaman, nasıl yaptırabileceğini, hangi numaralarla sizi kandırabileceğini, kapris kabul kapasitenizi, ağlamaya karşı duyarlılığınızı, diğer aile bireylerine kıyasla işlevsellik, kullanılabilirlik durumunuzu tespit ediyor. Anneanneyi alıyor babaya vuruyor, babaanneyi alıyor anneye vuruyor, dedeyi alıyor amcaya vuruyor, kim sağlam kim çürük meydana çıkartıyor. Etraftaki emsalleriyle ilişkinizi analiz ediyor, adalet duygunuzu limitlerine kadar zorluyor. 

Ruhuyla zoru olmayan dingin bir nefsle, ruhuyla mücahedesi içinde çırpınan bir nefsin karşılaşmasında kazananın kim olacağını defaatle gösteriyor. İşte bu nedenledir ki çocuk terbiyesi önemli. Çocuk terbiyesi; çocuğa verilen değil, çocuktan alınan terbiye. Üst üste, aman vermeden, nefes aldırmadan yağdırılan imtihanlara karşı sağlam durabilmek. Siniri, takıntıları, titizlikleri, beklentileri, üzüntüleri, evhamları onun üzerinden yenmek. Oluruna bırakabilmek. Sahibine bırakabilmek. Becerdiğimden değil, becerebilmenin zorluğunu ve kıymetini anladığımdan yazıyorum. Allah tüm anne ve babaların yardımcısı olsun.