Ahmet
Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası
Dosya
konumuz “aile” olunca hem toplumda ailenin hem de ailede babanın
yerini ele alabilme imkânı sunacağından Ahmet Mithat Efendi'nin
zihnindeki aileyi okuma fikrini verimli buldum. Böylelikle sağlıklı
bir toplum için aile, sağlıklı bir aile için baba eğitimi
üzerinde duran bu değerli ama ihmal edilmiş aydınımızı anne
babalara hatırlatmış olursam büyük bir emeğe iltifat etmiş
olmakla da tatmin olacağım. Zira çocuklarıyla ilgilenmeyi
önceleyen, bu yolla kendi tekamülleriyle de ilgilenmiş olacak
babalara ihtiyacın günbegün arttığını hissetmekteyiz. Tanzimat
ve Servet-i Fünun devirleri ile Meşrutiyet devrinin başlarını
yüzlerce cilt eseriyle dolduran, gazeteci, hikâyeci, romancı,
tarihçi, felsefeci ve ilahiyatçı Ahmet Mithat, toplumu
ilgilendiren hiçbir meseleye ilgisiz kalmamış, donanımlı ve
sorumlu bir şahsiyet. “Ana Babanın Evlat Üzerindeki Hukuk ve
Vezaifi”, “Çocuk Melakat-ı Uzviye ve Ruhiyeti”, “Peder
Olmak Sanatı” eserleriyle, çocuk eğitimi üzerinde durmuş
batılı aydınları derinlemesine incelemiş, kuramını uygulamayla
teyit edememiş olanların yanılgılarını ayıklamış, başta
Compayre olmak üzere gözlemci uygulayıcıların fikirlerine kıymet
vererek geniş bir külliyatı müslüman ahlakı ve Osmanlı
değerleriyle de kaynaştırıp yerelleştirme çabası göstermiş.
Bu özelliğiyle, ezberlerin tekrarı ve zanların deneme mahâli
hâline geldiğini düşündüğüm modern pedagojiye bir daha ve bir
adım geriye çekilerek bakmamızı sağlayabilmekte. Çocuğunu
gözleme, tanıma ve dolayısıyla ona nüfuzunun sınırlarını ve
faydalarını idrak etme merakına sahip her babayı cezbedeceğine
şüphem yok.
Günün
maddi imkanlarına sahip babalar, çocuklarının ihtiyaçlarını
sağlamak, onları karşılaşacakları engeller karşısında
desteklemek, her nevi hak gasbı, taciz ve tecavüzlerden korumak
görevlerinde ne kadar kararlı ve atik iseler manevi tehlikeler ve
nüfuzu hissedilmeyen maddi bozucular karşısında da o kadar uyanık
ve tetikte olmalılar. Çocuğun bedenine giren yiyecek, içecekten,
gözü ve kulağı aracılığıyla zihnine hitap eden yayınlara
kadar bir çok etkenin denetim altında tutulması baba dikkati ve
kudreti gerektirmekte. Vaktini dışarıda yeme-içme, gezme, eğlence
veya hobi ile geçiren, köpek veya kuş yetiştiren ve bunlara bazı
eğitimler verebildiğinde sevinen, çeşitli bitkiler yetiştirip
bunlara yaptığı aşı tutmadığında üzülen babanın
çocuklarına yeterince vakit ayırmaması veya bu uğraşlarını
çocuklarına ayırması gereken vakitten çalarak devam ettirmesi
düşünülebilir mi? Çağın gidişatına direnç olarak çocuğun
insanî kabiliyetlerini koruma ve geliştirme gereği düşünüldüğünde,
her babanın yolda ve işte elzem olmayarak geçirdiği zamanlarını
çocuğu lehine yeniden programlaması, birlikte faydalanabilir hâle
getirmesi gerektiğini dahi söyleyebiliriz. Çünkü babanın
ihtiyacı olan gözlem için birliktelik önemli. “Kendi
evladımızda bazen bir tecelli zuhur eder de onu tedebbu (gözlem)
için lüzumu olan vakit içinde o tecelli zail oluverir. İhtimal ki
bir daha zuhur etmez. Yahut zuhuruna biz tesadüf edemeyiz.” diyor
Ahmet Mithat Efendi. Çocuklar üzerine en başarılı araştırmaların
ve tespitlerin sahiplerinin de kendi çocuklarını saat be saat
gözleyen araştırmacılar olduğunu ekliyor. “Bir asker ahval-i
topoğrafyasını tanımadığı arazi üzerinde harekât-ı harbiye
icra edemez. Terbiye-i etfal (çocuk terbiyesi) dahi bir cihattır. O
cihadın vukua geleceği meydansa tufuliyet (çocukluk) meydanıdır.
O meydanın ahval-i topografyasıysa çocukların fizyoloji ve
psikolojileridir.”
Söz
konusu gözlemin başka bir açıdan faydası ise babanın,
hatırlaması mümkün olmayan ilk yürüme, konuşma, muhakeme
anlarına dönebilmesine olanak sağlaması. Babalar evlat sahibi
olduklarında onların bebeklik, çocukluk ve gençlik çağlarına
uyarak yeniden kendi bebeklik, çocukluk ve gençliklerine döner, o
zamanlarını yaşarlar. Çocukla çocuk olmak deyip derinliğini pek
anlamadığımız bu zaman yolculuğu babayı en tatlı heyecanlarına
tekrar döndürür ve çocuğuyla kurduğu bağ çocukluğuyla
kurduğu bağ ile desteklenmiş olur. Bu, çocukla babası arasında
daha kuvvetli bir çifte bağ değil de nedir?
İlk
kelimeler... Kimi çocukta çok erken, kimisinde çok geç gelen ilk
kelimeler. Bugün erken konuşmayı sağlayan en önemli etkenin
anne-baba sohbeti olduğu konusunda bütün çocuk bilimciler
mutabık. Aksine sebep olan en büyük etkeninse elimizdeki telefon
ve karşımızdaki bilimum ekranlar olduğunu söylemeye sanırım
gerek yok. Ailenin ilk görevi çocuğa dili öğretmek. Bu da önce
etrafındaki, sonra da etrafında olmadığı hâlde hayaline
hammadde sağlayacak nesnelere dair görseller üzerinden sohbetle
mümkün. Kendisi ile konuşulan çocuğun konuşması kolaylaştığı
gibi kavrayışı, öğrenme kabiliyeti ve kapasitesi artıyor, daha
önce bulunmadığı ortamlara girdiğinde çekeceği yabancılık
azalıyor.
Sohbetle
çocuğuna yaklaşan ve gerekli bağı kuran babanın ikinci görevi
ise ihmal edilmemesi gereken erken dönem öğretileri. Üç yaşından
itibaren öğretilmesi ihmal edilen değer ve davranışlar nedeniyle
çocukta yalancılık, hırsızlık, zarar vericilik gibi
alışkanlıklar yerleşirse bunların düzeltilmesi çok zordur. İlk
öğrenme kolay, öğrenilmiş olanı değiştirme zor olduğundan
bazı davranış ve düşünce kalıpları ile değer eğitiminin
erken dönemde anne baba tarafından verilmesi zarurettir. Dil, bu
bağlama da dahildir. Yüzeysel, huy-alışkanlık gibi edinilmiş
bir yabancı dil ile çocuğun dünyasına yerleşen kavramlar, onun
için yabancı değil aslî olur ve ileride öz değerleriyle ters
düştüğünü gördüğümüzde iş işten geçmiş olacaktır.
Sorunlu davranış bir yabancı dil değilse de çocuğun öğrendiği
yanlış bir dildir. Kendini ifade etmenin haksızcasıdır demek
mümkün. Müdahalecilikten kaçınmaya sığınarak engellenmeyen
her hatalı hareket çocukla birlikte büyüyerek yerini
sağlamlaştırmaktadır.
Bu
sürecin sonunda her şikayeti yersizleştirecek şekilde karşımıza
çıkan ancak ve ancak ayna görüntümüzdür. Ailenin bir aynalar
evi olduğunu idrak etmeliyiz. Çocuk bize kendimizi gösteren bir
aynadır ve onda gördüğümüz tüm kusurların sadece yansımamız
olduğunu bilmemiz gerekir. Bu noktada “ağaç yaşken eğilir”
sözünü çocukla ilişkilendirdiğimiz gibi aile ile de
ilişkilendirmek istiyorum. Aile de yaşken eğilir. Çünkü genç
anne-babanın çocuklarını yetiştirirme dönemi, kendilerini
yetiştirmeleri, kusurlarından sıyrılmaları için son fırsattır.
Büyüklerimiz, insanın kırkından sonra bazı huyların
değişmeyeceğini, nefs terbiyesinin mümkün olmayacağını
söylerler. Çocuğun katılmasıyla şahsi sorumluluğumuzdan ibaret
olmaktan çıkan hayatımız aile hayatı olur ve davranış
sınırlarımızın daha kalın çizgilerle çizilmesi mecburiyeti
doğar. “Anneler kocalarından, babalar etraftan saklamaya mecbur
olacakları az çok, büyük küçük fenalıkları çocuklarının
yanlarında yaparlarsa ne kadar uğraşsalar da hiçbir dersi, öğüdü,
nasihati çocuğa tesir ettiremezler.” Ama elbette hatadan münezzeh
olmadığımızı da kabul ederek bu aynalar evinde görmemiz
gerekenleri görüp düzeltmekle mükellef olduğumuzu hatırlamamız
ve bu çabada tembellik etmememiz yeterlidir. Ahmet Mithat Efendi
Compayre ve Preyer'in mutabık oldukları şu noktaya dikkat çekiyor:
“çocukta ahlak teşkili için başvurulacak eylemler o kadar
çoktur ve ahlak o kadar çeşitli unsurların toplamından doğan
bir tabirdir ki çocuğun ahlakının varacağı noktayı tahayyül
etmek dahi imkan dahilinden çıkar.” Bu sözden, ahlak inşasını
oluruna bırakmak gibi bir sonuç çıkarmak büyük hata olacaktır.
Aksine her ânımızı teyakkuz hâlinde yaşayarak, çocuğa
örnekliğimizde açık vermemek mecburiyetini hissetmeliyiz. Çocuk
herkesten, her durumdan ahlakî sonuçlar çıkartacak, bu sonuçlar
çoğu zaman çelişki ve çatışkılar içerecek ve bunları ancak
kendi zeka ve ayırt etme kuvvetince değerlendirerek şahsiyet
sahibi olacaktır.
İyi
bir ailenin iyi babası olma niyetiyle konuyu toparlarken "Baba
olmak sanatı vücut bulmaksızın, tahakkuk etmeksizin ana olmak
sanatı kızlarda husule gelmiş olsa bile hiçbir faydası olmaz."
sözünü de atlamaya gönlüm razı olmadı. Yükü anneye veya
ailenin ancak vekili olan öğretmene bırakmaya meyilli babalar için
ailedeki hakiki yerlerini idrake vesile olsun inşallah. Zira
çocuğumuz Hz. Adem'i (a.s.) son insana bağlayan zincir üzerinde,
dayanıklılığına tesirimiz olan tek halkadır. Ona
annelik-babalık sanatı ile verilen eğitimin aktarmalı olarak
ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitim seviyelerini
yükselteceğini, önce millet bilincini ve başarısını
sağlayacağını, sonra insanlık namına iyilik cevherini
parlatacağını her ânımızda hatırlamamız gerekir. Biz pasif
bir eğitim almış, iyi aile çocuklarıyız. Şimdi, ebeveyn nesil
olarak aktif çocuklar yetiştirmek zorundayız. Ne olurlarsa
olsunlar fikir birliği ettikleri büyük bir amaçları olmalı!
Dünyayı bir barış yurdu olarak yeşertmek. Ve bu amacı
taşıyabilmeleri için iyi aile kapsamını iliklerine kadar
hissetmeleri gerekmektedir.