din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2021 Pazar

NAZAR

 



NAZAR


Sizi yeni bir nazar biçimiyle tanıştırayım. Öyle düşen çocuğun, yeni arabanın, terziye diktirilmiş ipek elbisenin başına gelen cinsten değil. Orman tutuşturan, sele boğduran, kadın öldüren, şehit verdiren cinsten bir nazar. Bu nazar duyduk duymadık, gördük görmedik, bekledik beklemedik her felakete zemin hazırlıyor ve bir an önce “ortak hedefe yönelik birlikte çalışma yöntemlerini” okuyup kendimize üflemezsek daha nice felaketlere zemin hazırlamaya devam edecek. Birbirimize her an kem, keskem, kem kere kem gözle bakma batağımızdan bahsediyorum, bahsederken bile nefret ediyorum, nefretlere doyamıyor tiksiniyorum.


Önümüzde ormanlarımız cayır cayır yanıyor, çoğumuz için bunun, gündelik iş olan kavgaya yeni bir fasıl açmış olmaktan öte bir anlamı yok. Sel geliyor, insanlarımızı, emeklerini, mahsullerini, evlerini alıp götürüyor, kazık temelle inşa edilmiş kavgayı bir türlü götüremiyor. Her gün kadınlarımız ölüyor, ömrümüzü tüketen tartışmaya tartışmayan kadınların eli değmiyor. Ölüme doğduğundan beri tertemiz hazır şehit, bıkmadan usanmadan can verirken, taş taş üstüne koymadıkları bir tek ömürlerini kavgaya vakfedenlere gönül koymuyor mu ki kavga edenler de yenidoğanların daha ilk adımlarıyla şehadet yürüyüşüne başlamalarını umursamıyor.


Daha neler göreceğiz? Bir gün gelecek kaza yapmış, yanan arabasında sıkışmış birine yardım etmeden önce partisini mi soracağız? Gün gelecek tacize uğrayan kızı arkalamadan önce inancını mı sorgulayacağız? Gün gelecek bir bebek kaçırılırken önce anasının-babasının kıyafetine şöyle bir kem gözle mi bakacağız? Yarın deprem olduğunda hayatta kalacakları, yardım edilecekleri iktidardaki ideoloji mi belirleyecek? Düşman kapıya dayandığında memleketi baştakilere göre mi savunacağız? Geçmişten geleceğe devam eden kısır tartışmalar acaba hangimizin çocuğunu diğerine zorba kılacak?


Geçmişin tüm kısır kavgalarından, doğruyu yanlışı zihnimizde işleyip işlerimizde fayda verecek şekilde kullanmayı düstur edinerek ve sözün fazlasını buruşturup çöpe atarak sıyrılsak da bugünden, şu andan sonramızı sadece ortak hedeflerimize yönelik planlasak. Konuşmak yerine elimize bir iş alsak da onu tamamına erdirmek için oyalansak, bizi ne alıkoyabilir? İnançlı-inançsız, solcu-sağcı, gelenekçi-gelecekçi aynı tarzda yaşamasalar da bir bütün için tartışmasız aynı üzüntüyü ve aynı sevinci doğuran hâllerde nasıl olur da aynı hisleri paylaşamaz?


Kem nazar! Kötü, uğursuz, biraz kurcalarsak nefretli, hasetli, fesatlı, bedbaht, berbat nazar bizimkisi. Birbirimizin üzerinden hiç çekmediğimiz kara kılıç. Kem; bin yıldan eski kelime. Ağrıdan, hastalıktan doğmuş, kötüye, kötü bakışa yoğrulmuş. Bakış kemse göz hasta, akıl hasta, kalp hasta olmalı ki böyle diyegelmişler. İnsan ağrısını atmış o kem bakışla. Hastalığını bulaştırmış. Öyle sanmış. Öyle ummuş. Ne kötü zan. Dönmüş dönmüş sahibini vurmuş. Herkes biribirine böyle bakar olunca herkes hasmını vurdu sanıp kendini vurmuş, sağ kalmamış. “Sağ”. Artık durup başımızı sağaltmamız lazım. “Derviş bağrı baş olur, gözü dolu yaş olur...” demiş Yunusumuz. Başımızı, yani yaramızı sağaltmamız lazım. Her zaman başımızda birileri olacak, biri gidecek biri gelecek, başımızdakileri bağrımıza yara etmemenin çaresi hedeflerimizin ortak olmasıdır. Ve zaten öyledir de. Bunu fark edip birlikte yürümeyi kabul ettikten sonra baş sağalır, başımızdaki de rahat eder biz de rahat ederiz.


Eğriyi doğruyu güzellikle kabul ettirme imkanlarının en yüksek derecelerindeyiz. Ama sözün itibarını iade etmek için uzun bir sükut lazım. Kavga edenlerden olmadığımızı göstermeye yetecek bir sükut. Belki aylar, belki yıllar. Kendimizi kabuktan ayıklayacak kadar. Sonra yerine ulaşacak, yerinde ağrıyacak söz ederiz. Sözün gücü doluluğundan, saflığından, yoğunluğundan, pekliğinden, tokluğundan gelir. Saçıla, döküle, atıla, satıla edilenden söz süzülmez. Bir sustuğumuzda kaç yeni kavga sönmüş olur. Bin sustuğumuzda kaç? Hayır söylediğimiz bile şerre dönüştürülüyorsa söze ne gerek kaldı? Harcı yalan olan akışlara kapıldıktan sonra söze ne gerek kaldı? Somut ve şaşmaz bir çaresi var; susup birkaç saat, en fazla bir gün beklemek! Doğru kendini gösteriyor. O kendini gösterene kadar kavgadan kavgaya dalıp gönül kirletmeye ne gerek var? Doğruya karşı kışkırtıp, muhatabın inkârını körüklemeye ne gerek var? Yarasına basıp, kanatmaya ne gerek var?


Biz, işimize bakan, susmayı bilen, sözü yerinde tutup yerinde kullanmayı bilen, yalanla kavgadan ve ona inanmaktan kaçınabilenler! Bilelim ki kalabalığız. Umutsuzluğa kapılmayalım. Sesi çok çıkanların kavgasına kapılmayalım. On tayfa kavga ediyor diğer sekizi taraf seçiyor. Oysa sekizi küreklere asıldığında kavga anlamsızlaşır. Gemi yürür, istedikleri yere, istedikleri kadar. Tayfalar iki takım olup kavga ederlerse bir korsan gemiyi ele geçirecek ve onların hepsini kürek mahkumu yapacak. Yine kürek çekecekler ama esaretlerine... Çocuğa böyle anlatırım. Siz olsanız nasıl anlatırdınız?


1 Temmuz 2021 Perşembe

Tedbir-Tevekkül Dengesi

 


Tedbir-Tevekkül Dengesi


Tedbir-tevekkül dengesi bozulduğunda dünyanın yalpayacağını düşünmezdik. İnsan şaşırır, kaybını, zararını kendisi görür, insanlık budur ya öğrenir, dengesini bulur derdik ama zeminimizin kayganlaşacağı aklımıza gelmezdi. “Görünmez kaza” kavramını kazada seçiciliğe dönüştüren kolaycıların inşa ettiği yanılgı sayesinde bir ikilem gibi algılanmaya başlayan tedbir-tevekkül ilişkisini ve bireyi aşan etkilerini irdelemek isterim.


Aslında kazanın her biri, en bekleneni dahi görünmezdir zira bize yaşatacaklarını ancak O biliyor. Yaşamamızı muhtemel gördüğümüz anların bile beklenmedik sonuçlar doğurması O'nun kudret elinde. Oysa insan bazı kazaları daha görünmez, daha bilinmez, bazılarını ise bilinse de umursanmaz kabul ederek kazada bir seçiciliğe meylediyor. Örneğin bir selin geldiğini görüp de yolundan çekilmek için acele eden insan, bir depremin gelişine kayıtsız kalmıyor mu? Hava durumunu takip edip çıkacağı yolculuğu planlayan, yolda çay molası verdiğinde arabasını kilitleyen insan etrafında dönüp dolaşan salgın karşısında gevşek hareket etmiyor mu? Elektrik kesilmesi ihtimaline karşı evinde bir ışıldak ya da mum bulundurmayan var mıdır ki bunca insan, tükeneceği bilinen suyu hâlâ boşa akıtır?


Demek ki insan işine gelen kazayı görüyor da işine gelmeyen kazayı görmezden geliyor. Böylelikle görmezden gelinen kazanın tedbiri de gereksiz oluyor. Zarla oyun oynayanın oyununu zor bozar. Zarlar istediği gibi gelirken insan kendini avutur, iman paketine sardığı kararını beğenir ama iman hakiki değilse, zor bunu insanın yüzüne vurur. Asırda bir, belki daha nadir bir felaket olan küresel salgınla karşılaşınca tedbir meselesi ve hemen ardından da o zora katlanamayanların sığındığı “tevekkül yanılgısı” ile ilk defa bu kadar açık yüzleştik. Yazımın tamamını okumaya sebat edecekler için tevekkülün bir yanılgı olduğunu kastetmediğimi izah etmeme gerek yok ama tedbiren edeyim: “tevekkül yanılgısı” derken yanlış anlaşılmış bir tevekküle sığınmayı kastediyorum. “Deveni sağlam kazığa bağla, sonra da tevekkül et.” öğüdünü aştığını zannederek devesini bağlamadan tevekkül etmeyi “yüksek” imanlarına bağlayanları kastediyorum. Sel gelirken “alnımda yazılmışsa burada öleceğim” deyip yolun ortasında durma cesaretini gösteremeyeceklerdir ama “alnıma yazılmışsa burada öleceğim” diyerek deprem olmasını beklerler. Bu düpedüz kolaycılıktır çünkü depremden sakınmak için göç etmek, evini taşımak, evini yeniden yapmak, evini daha küçük ama sağlamı ile değişmek gibi seçeneklerin hiçbiri “kaderde ne varsa o olur” deyip deprem olmayacakmış gibi yaşamak kadar kolay değildir. Maskeyi gereği gibi takmak, dinin apaçık emri olan karantinaya katlanmak, salgını yok sayarak yaşamak kadar kolay değildir.


Devesini sağlam kazığa bağladığı hâlde son ve kesin takdirin Allah'tan olduğunu, yani yine de devenin kaybolabileceğini, çalınabileceğini, ölebileceğini bilip iman etmek, tüm bu sonuçlardan razı olabilmektir tevekkül. Bağlamadan kendinden emin olmak değil, bağlasa da kendinden emin olamamak! İşte basit ama büyük yanlış anlaşılma! Basit çünkü böyle olmasaydı yüce peygamber “Tevekkül et yeter.” derdi. Büyük çünkü imanını büyük sananların sahip oldukları asıl büyük şey kibir. Ben biliyorum, ben farkındayım, ben uyanığım, ben akıllıyım gafletine bulanmış kibir.


İnsanı bu kibre meylettiren ise rahatçılık ve onu besleyen de sonu gelmez söylentiler, muhakeme hataları, yanlış anlamalar, yorumlamalar, okumalar... Bilgi çağı diye girdiğimiz gelbilibilgi çağında kitleler artık çarpıtılmış bilgi ile avlanıyor. Önümüze yem atılmayan gün, hatta saat yok. Her karşılaştığımız bilgiyi defalarca ölçüp biçmeye, tartıp teyit etmeye muhtacız. Tedbiren! Bu zorluğa da katlanmayanlar kolaycılıklarına kolaycılık katarak, çok basit şekilde kurgulanmış, çarpıtılmış, uydurulmuş bilgileri, duyumları bir araya getirerek katiyen emin olamayacakları söylentileri çoğaltıyor ve kaygan zemini azimle cilalıyorlar. Hele bir de bu yanılgılar hatalı çıkarımlara malzeme edilmiş kişisel bir tecrübeyle desteklenirse tüm bilimsel verilerin üzerinde bir değerle kemikleşiyor kişinin zihninde. Bir iki saat dinmeyen baş ağrısına tutulduğu her sefer ağrıkesici ilaca başvuranlar ömründe belki bir kez olacağı aşıların, alacağı ilaçların art niyetler için kullanılacağına inanıyor. Elinden telefonu bırakamayan, hayatını haz kovalamak ya da beğeni yakalamak için kurgulayanlar çiple idare altına alınacaklarından kaygılı. Tutarsız kısıtlamalar, haksız cezalar, samimiyetle doğruyu ararken tökezleme misali karşılaşılan ama kısa zamanda aşılan yanlışlar, ilk defa yaşadığımız büyük bir felakette düştüğümüz tüm acemilikler, her türlü insanî zaafımız bu şüphecileri besleyen yeni bir veri teşkil ediyor. Bunları derinlemesine bir değerlendirme ile çabucak aşabiliyorsunuz. Ama karşınızda, kapsamlı ve tutarlı her muhakemeyi “uyanın” sihirli sözcüğü ile göğüsleyen bir kitle olduğunda kendi tedbiriniz ve vicdanınızca amel edip Allah'ın takdirine sığınmaktan başka yapacağınız pek bir şey yok.


Doğruyu bizzat bulacak ilim ve imkanımız yoksa, Allah'ın verdiği akıl ile gayretini birleştirip sorunun çözümünü arayanlara itibar ederek meseleyi çözmek gerekir. Oturduğu yerden duyduklarına inanlara itibar ederek değil. O kolay, akledilmemiş, tefekkür içermeyen, sığ inanma eylemi ile elde ettiklerini bize göstersinler ki onlara inanalım. Örneğin sel gelirken su yolunda öyle bir imanla dursunlar ki su onları götüremesin, suyu yarsınlar da yürüsünler, suyun üzerinde yürüsünler, suyun üzerinde uçsunlar, suya hükmetsinler, en azından sudan sonra orada sağlıcakla kalsınlar da bir bakalım; kendilerinden açığa çıkan hikmet nedir. Onu da bir ölçüp biçip tartalım. Hak yolda iseler iman edelim, menkıbelerimize konu olsunlar. Bize yol göstersinler. Değilse sussunlar da akılları bulandırmasınlar. Bildiklerini okusunlar ama kimseyi şaşırtmasınlar.


Bu, salgından mülhem bir yazı gibi görünse de aslında tedbir-tevekkül dengesizliğine itirazım beklenen deprem karşısında günden güne daha önemli hâle geliyor. Zira depreme karşın “kaderimizde varsa nerede olsa ölürüz” söylemi daha bir kıvançla kullanılmakta. Oysa ölmekle, bunu diyenlerin ölmesiyle sonlanmayacak sürece dikkat kesilmek gerekiyor. Bugünden bilinmeyen kaza, bize nasıl bir imtihan hazırlıyor? Ölmek en hayırlısı olabilir mi? Nice ailelerde biri ölecek, diğerleri açıkta kalacaktır. Bazı ailelerde diğerleri ölecek biri tek başına çaresiz kalacaktır. Kaderinde ölmek olan hangimiz olacağız, kalmak olan hangimiz? Evsiz kalanlar, elsiz kalanlar, ayaksız kalanlar, yoksul kalanlar, aç kalanlar, yolsuz yardımsız kalanlar ne kadar çok olacaktır. En iyimser yıkım tahminleri dahi dünyanın bütün yardım ekiplerinin yetersiz kalacağı sonucuna varıyor. Hiç ulaşılamayacak, hiç kaldırılamayacak enkazlar, şehri terketmesi mümkün olmayacak, olsa da sıfırdan bir hayata başlamak zorunda kalacak olanlar... Dört bir yandan fırsatçılarla, hasetçilerle, hainlerle, düşmanlarla sarılmış memleketin kalbini en zayıf anında savunamayacak olanlarımız hangimiz olacak? Ve bütün bunların karşısında “öleceksek öleceğiz” deyip “ölmezsek ne olacak?” diye sormayanlar. Depremde ölmenin kaderi olduğundan insan neden bu kadar emin olur? Ya değilse. Ya kaderi, alacağı tedbirin devamında olacaklar ise. Ve ailesinin, milletinin, devletinin bekası için elden bırakmadığı diğer bütün işler gibi bu tedbir de elden bırakılmaması gereken en öncelikli görev ise. Şimdi bir kez daha düşünelim. Ailemiz, evlatlarımız, geleceğimiz için iyi bir iş, daha huzurlu ve rahat bir hayat imkânı doğduğunda bir başka şehre göçer miyiz yoksa kaderimde iyi bir iş varsa beni burada da bulur diyerek, çektiğimiz tüm sıkıntılara rağmen olduğumuz yerde bekler miyiz? Terazinin bir kefesinde, insan için en sırlı ama en gerçek mesele olan ölüm varken vereceğimiz kararla, hayatın içinden bir çıkar varken vereceğimiz karar farklı ise seçimlerimizi doğrudan değil kolaydan yana yapıyor, zor karşısında küçük ve gündelik çıkarlara tamah ediyor olabiliriz. Tedbir almak yerine riyalanmış bir tevekküle sığınıyor olabiliriz.


Yazıyı sonlandırırken “tedbir” kelimesinin fıkhî karşılığının zihnimde uyandırdığı çağrışımla düşüncenin önünü açmak istiyorum. İslam fıkhında, kişinin, ölümünden sonra kölesini azat ettiğini vasiyet etmesine tedbir deniyormuş. İnsan bunu kendi ahireti için mi yapar, kölesinin dünyası için mi?

26 Nisan 2019 Cuma

I, Pet Goat II / EVCİL ŞEYTANLAR ZAMANI



Şunu izlediniz mi bilmiyorum. Üzerine onlarca çözümleme yapılmış, 2013 veya civarında yayımlandığı ve Notre Dame Kilisesi'nin yanması gibi çok yakın zamanda gerçekleşmiş olaylarla ilgili kehanetler içerdiği de söyleniyor ama bunlar işin önemsediğim tarafı değil. Zira böyle kurguları yapanların, ellerindeki en asli alet olan internet sitelerini de yanıltıcı şekilde kullanmaları şaşırtıcı olmaz. Asıl üzerinde durulması gereken; yedi dakikalık bir animasyon filme sığdırılmış yoğun bir sembolizmle gözümüze sokulmak istenen halimiz! O kadar yoğun ki kullanılan tüm sembolleri yakalayıp anlamlandırmanız bile mümkün değil. Bu yüzden filmin onlarca şerhi var. Yüzlerce sembolü hakkıyla açıklamaya kalktığınızda iş iki, üç saati buluyor. Merak edenler inceler ama ben kıssadan çıkardığım hisseyi yazıyorum. Diyor ki; "sizi mahvedeceğiz, aklınızı başınızdan alacağız, olmadık yalanlarla hepinizi kandıracağız, binbir türlü acılar çekerken bizim amaçlarımıza hizmet edeceksiniz, içinizi boşaltacağız, işin tuhafı bütün bunları yapmaktaki tek amacımız kötülüğün hakkını verebilmek. Çünkü biz bunu iddia ettik, varlık sebebimiz buydu ama siz bize uymayacaktınız. Uydunuz ve siz kaybettiniz."

Bunu bütün insanlığa söylüyor. Sadece müslümana, hristiyana, ya da budiste değil. Sadece Afrikalı, Hindu, Çinli, Avrupalı'ya değil. İyi ile kötünün, hazlarıyla sorumluluklarının arasında kalan her insan evladını kandıracağını söylüyor. Çocuklarımızı elimizden alacağını söylüyor. Onların, kendisinden başka hiçkimseyi ve hiçbir öğretiyi dinlemeyeceklerini söylüyor. Ve dikkat ederseniz onun kullandığı yöntemleri biz anne babalar da destekliyoruz! Bir yaşındaki çocuğa sakin dursun diye telefonu verdiğini sanarak onu sınırsız bir hapisaneye kapatan anne babalar hiç de az değil. Masum bir kaçamak yaptıklarını sanıyorlar ama o sırada olan işte bu filmde görünüyor. Uyuşturulmuş, beyni boşaltılmış ve DECCAL'in her söylemine açık hale gelmiş çocuk! Bunu, çocuğunu büyütürken yada bu filmi izlediği halde göremeyen ebeveyn, çocuğu ergenlik çağına geldiğinde yaşayacağı çok büyük acılara hazır olmalı.

Pekiyi insanlığa bu tezgahı kuranlar bu yaptıklarını neden ifşa ederler? Cevabı şu ayetlerde;

İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim,22)

Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. (Haşr,16)

Şimdi iyilerle kötüler arasındaki, iyilere uyanlarla kötülere uyanlar arasındaki farkı ve nerede durduğumuzu tekrar düşünelim. Filmde görülen, kötülüğün, eline silah tutuşturduğu Afrikalı bebek için biz ne yapıyoruz? Parayı şekilden şekile sokan, kazandığımızı elimizden almanın teknik yollarını bulmuş düzenbazlara karşı onların ekmeğine yağ sürercesine para harcamak dışında biz ne yapıyoruz? Evimizde yetiştirdiğimizi sandığımız çocuklarımızın beyni yıkanmış evcil keçiler (şeytanlar) olmaması için biz ne yapıyoruz? Yıkılıyor olduğunu gördüğümüz Amerika'nın yerine amaçları ve araçları güncellenmiş bir Çin getirilirken biz ne yapıyoruz? Tekrar tekrar aynı terörle, aynı silahlarla, aynı yerlerimizden vurulacağımız, çünkü meseleyi anlayamıyor olduğumuz yüzümüze vurulurken biz ne yapıyoruz? Deccal'in karşısına çıkacak sahte mesihi dahi tasarladığını ortaya koyarak yine göz göre göre bizi kandıracağını söyleyen akla karşı ne yapıyoruz? Sema eden çocuk sahnesiyle, değerlerimizi yozlaştırarak sadece bize değil bütün dünyaya karşı kullanacağını söyleyen aldatıcıya karşı ne yapıyoruz?

Önce nefsimize, sonra çocuklarımıza sahip çıkmakla oluruna bırakmak arasındayız. Seçim kolay olduğu kadar zor. Sonu burada görüldüğü kadar belirsiz. İnanmak, inanmamak kadar olası.

1 Ekim 2018 Pazartesi

İSRAF HANGİ DERSİN KONUSU?



Yeni bir eğitim sistemini tartışırken soyut kavramların havalarda uçuşmasından sıkılmış bir çocuk ve genç gönüllüsü olarak yakaladığım, somut bir öneri sunma imkanı olan her meseleye değinmeyi bir görev addediyorum. Bu bağlamda yazdığım bu üçüncü yazıda dünyanın gidişatı hakkındaki umutlarımızı körelten, elimizde tuttuğumuz ama görmezden gelebilmek için arkamıza saklayıp durduğumuz israf meselesine değinmek isterim.

İsraf sadece din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin konusu olarak önlerine geldiğinde belli ki çocuklarımız için sadece bir not unsuru oluyor ve bir kulakla öbür kulak arasında geçirdiği zamanı da israf ederekten hayatlarından çıkıyor. Oysa doğrudan bir öğesi oldukları bu meseleyi tıpkı bir külliyat haline getirdiğimiz havuz problemleri gibi matematik dersinde somutlaştırabiliriz. Önünde sonunda düşünmelerini gerektirecek defaatle karşılarına çıkartabiliriz. Dört işlem, kesir, oran-orantı konularına tema yapabilir, zihinlere kazınır ve hayata dokunur şekilde öğretebiliriz. 

Cemlerin evinde her gün çeyrek ekmek bayatladığı için çöpe atılmaktadır. Somalili Banji'nin evine ise ancak üç günde bir tam ekmek girmektedir. Cemler ekmek israf etmeseydi Banjiler her gün ne kadar ekmek yiyebilirdi?

Cevap:  1/4 + 1/3 = 7/12

Bir de şöyle soralım;

Aslı banyo yaparken ve ellerini yıkarken harcadığı vaktin 1/5'inde suyu boşa akıtmaktadır. Oysa Sudanlı Dalila günde en az 3/4 litre su içmesi gerekirken su bulamamaktadır. Aslı günde ortalama 15 litre su harcadığına göre Dalila gibi kaç çocuğun mutlaka içmesi gereken suyu israf etmektedir?

Zor değil ama ağır bir cevap: (15 x 1/5) / 3/4 = 4

Dünyada 800.000.000 (sekizyüz milyon) insan açlık çekiyorken her yıl 1.300.000.000 ton (yanlış değil tam bir milyar üç yüz milyon ton) gıda israf edilmektedir. İsraf edilen gıdayı aç insanlara dağıtabilseydik her 1 aç insana günde kaç kg yemek düşerdi?

Bakın bakın, cevaba bakın: (1.300.000.000 x 1000) / 800.0000.000 / 365 = 4,45 kg. 
Yani bir insan evladının mümkünü yok yiyemeyeceği kadar.

İsraf rakamlarının da ihtiyaç rakamlarının da ne kadar iyimser verildiğini fark etmişsinizdir. Bunu bazı özel çocukları duygusal açıdan fazla yıpratmamak adına alınmış bir tedbir olarak kabul edin. Eğer bugüne kadar onlardan biri olamadıysanız da artık olmaya gayret edin çünkü bu hesap, şaşmaz bir terazi ile önümüze geldiğinde sınavı geçememe ihtimalimiz günden güne yükseliyor. Şimdi anlamsızca dolup boşalan havuzları bir kenara bırakıp, hiç varılamayan B noktasını da aşarak israf problemlerini matematik dersinin ana temalarından biri yapmaya ne dersiniz? Vicdan sahibi matematik öğretmenlerimiz amatörce hazırlanmış bu sorulardan, her yaş grubu ve konu ağırlığına uygun olarak daha dokunaklı ve daha zihin açıcı nicelerini üretecektir. Üstelik eğer sorularını gerçek sayılara dayandırmak isterlerse ellerinde geniş bir veri tabanı da olacak. Artık hayata dair sorunları, dallar arası ilişkilerini de kurarak ele alma zamanı geldi. Bizim çocuklarımız matematiği sosyolojiyle, coğrafyayı tarihle, robotik kodlamayı ahlak bilgisiyle birleştirmek zorunda olacak bir neslin üyeleri. Onları çağa uygun yetiştirmeye aklımız erdiğince kafa yormalı ve bir yerden başlamalıyız. Gerisini onlar halledecektir. 




13 Ocak 2015 Salı

KARALAMA KİTABI

Karalama kitabı mı olur, karalama defteri olur. Boyama kitabı olsa, o olur. Ama karalama kitabı olmaz. Ne yapacağız ki onunla, bizim için hazırlanmış yerleri mi karalayacağız? Evet, karalarız. En iyi yaptığımız şey bu değil mi? O zaman karalama kitabı oluyormuş demekki. 

Olur zaten. Söyleyeninin kim olduğuna bakmadan, haber getirenin fasıklığını sorgulamadan, ortaya atılmış her lafı duyar, dinler, üzerine konuşursan ne farkın kalıyor fütursuzca kalemi bir o yana bir bu yana sallayandan. Onun amacı ortaya birşey koymak değil ki, o ihtimali ortadan kaldırmak. Sen hiç gördün mü karalanmış sayfaya resim yapmaya, yazı yazmaya çalışanı. O sayfa artık işe yaramaz. O sayfanın değeri bilinmemiş, geleceği karartılmış demektir. 

Yıllarca "oruçluyken sakız çiğnenir mi, iftar rakıyla açılır mı" gibi sorular soruldu, cevaplandı. O süreç tamamlandı şimdi bir üst seviye yozlaştırmaları dinliyoruz; "islamda terör var mı, 6 yaşındaki kız evlendirilir mi, kardan adam yapmak günah mı". E be adam, bir tek cevabı var bütün bu soruların; bu soruları sormak günahtır. Alimi buldun, karşısına çıktın da bunu mu soruyorsun? Sorunda samimiysen bunu babana sor, teyzene sor, sokaktaki amcaya sor, komşuna sor, camideki imama sor. Cevabını alırsın. Samimi değilsen sokaktaki çocuğa sor, yine cevabını alırsın. Sor sorabiliyorsan! Soramazsın, utanırsın. Cevabı bildiğin için, böyle saçma soru olmayacağı için utanırsın. 

Ama gel gelelim, her yerde konuşur, paylaşır, üzerinden islamı zedelemeye uğraşırsın. Uğraşma zedeleyemezsin. Senin gibisini ilk defa mı gördü bu alem? Bin yıldır ilk sen mi sordun bu soruları? O misyonu üstlenenler her daim oldu, her zaman da olacak. Mesele onlardan olmamak. Senin dininde terör var mı, bunu etrafındaki herkes bilir. Dostun da bilir, düşmanın da bilir. Bir alime ihtiyacın yok. Ne bu soruya istediğin gibi bir cevap bulabilirsin, ne de o cevabı bulsan yanına yandaş bulabilirsin. O yüzden, karalama kitabı. Hiç boşuna karalama kitabı !


19 Kasım 2014 Çarşamba

HERKES KENDİ ŞEYTANINI TAŞLASIN !


    
Ayetler olmuş muşta, hadisler ustura bıçak
Alimim diyorsan alayına sıradan bir çak
İlim şurda dursun, kemalat sizden çok uzak
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın



Derdiniz sözde dini, diyaneti müdafa
Kavga gürültü gırla, muhabbet heba
Nedir cahilin sizden edindiği intiba
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın



Kim bilir her konuda en doğruyu
Birbirinizden öğreneceğiniz hiçbir şey yok mu
Peygamber doymadı sizin ruhunuz tok mu
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın


Onca alim rüştünü ispatlaya dursun
Birbirine selamsız kelamla acımadan vursun
Aman susmasın hepsi birden kudursun
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın



Sağımız solumuz doldu müsvedde hocayla
Önümüz arkamız sobe çömleğiniz patlaya
Saklayın kendinizi, biz uğraşalım bulmaya
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın



Kamil insan dediğin düşmez ayağa
Anlarsın bıçak vursan sarp kayaya
Çıkmaz sesin, iblisin gelir imana
Bırakın bu işleri
Herkes kendi şeytanını taşlasın



9 Ağustos 2014 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Hz. Ali - Nehcü'l Belağa




Yanlış yolda, isyanda ve zulmeder durumda olsalar dahi ittifak halinde olan toplumların, iyi niyetli, doğru yol üzere olan ancak kendi içinde ihtilafa düşmüş toplumlara kıyasla güçlü, başarılı ve muzaffer olacaklarını söylüyor. Günümüzde de aynıyla yaşanan durumdan dolayı tebaasını çok ağır şekilde eleştiriyor ve birlik olma, kardeş olma çağrısı yapıyor. 

- o -

Hakkı ikame etme ve batılı defetme gayesi olmasa tamir etmekte olduğu ayakkabının müminlerin emirliğinden daha değerli olduğunu düşünüyor. 

- o -

Vefa doğruluğun ikizidir. Ondan daha korunaklı bir sığınak bilmiyorum. O, dönüşün nasıl olacağını bilen kimseyi mağdur etmez. Öyle bir zamana ulaştık ki, bu zamanda yaşayanların çoğu ihaneti akıllılık kabul ediyor.Cahiller, onları bu zamanda hilenin güzelliğine nispet ediyorlar.

- o - 

Ey insanlar; sizler için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir. Arzulara uymak ve gerçekleşmesi uzun zamana bağlı ümit. Biri haktan alı koyar, diğeri ise ahireti unutturur. 

- o -

Dünyada zahit olanlar gülseler de kalpleri ağlayan, sevinçli olsalar da üzüntüleri artan, rızıklandıkları şeylerle müreffeh olsalar bile nefislerinden nefretleri çoğalan kimselerdir.


- o - 

Allah'ın garantisi altında olan rızkı istemek sizin için yapılması farz olandan evla olmasın. Bununla birlikte vallahi şüphe kendini arz etmiş ve yakin karışmıştır. Öyle ki sanki size garanti edilen farz kılınmış; farz kılınan ise sizden kaldırılmıştır.


- o - 

Haricilere yaptığı bir konuşmasında şöyle diyor; Benden dolayı iki grup helak olacak. Biri sevginin haktan uzaklaştırdığı aşırı sevenler, diğeri de nefretin haktan uzaklaştırdığı aşırı nefret edenler. Davranış olarak insanların benim hakkımdaki en hayırlıları, orta yolu benimseyenlerdir. 

- o - 

Dünya sevgisi ve bağlılığı için şöyle diyor; Eğer bizde Allah'ın ve resulünün buğz ettiğini sevmek, küçük gördüğünü büyük görmekten başka birşey olmasa bile, bunlar Allah'la ayrılığa düşmek ve Allah'ın emrine muhalefet için yeterlidir.

- o - 

Faziletli insanların övgü kazanmak için konuşmak ve kibirlenmek bir yana, başkaları onları övdüğünde tevbe ettiklerinden bahsediyor. Bu tövbe ve dua ise mealen şöyle; "Ben kendimi onların beni bildiğinden daha iyi biliyorum, sen iyi beni benden daha iyi biliyorsun. Onların söylediklerinden beni sorumlu tutma, bilmedikleri kusurlarımdan dolayı beni affet, beni onların zannettiklerinden daha faziletli kıl." Onlar için bir diğer tanımlaması ise şöyle; gafillerin arasında olduklarında zikredenler, zikredenlerin arasında olduklarında ise gafil olmayanlardır.

- o - 

Vekil ve valilerine, kamu mallarına küçük veya büyük bir ihanette bulunmaları durumunda onların üzerine şiddetle saldıracağı tehdidinde bulunuyor.

- o - 

Zekat memurlarına birinden zekat tahsil ederken zekat olan malın (hayvan, mahsul) belirlenmesi (malın iyisi ve kötüsü ayrılmadan tespit edilebilmesi) için şöyle bir yol gösteriyor; Malı ikiye ayır ve sahibine birini seçmesini söyle, seçtiğine dikkatini verme, kalan kısmı tekrar ikiye ayır ve yine sahibinden birini seçmesini iste, zekat miktarına gelene kadar böyle devam et. Son kalan zekat miktarı olan mala sahibi itiraz ederse malı karıştır ve bu işe baştan başla. Mal sahibi razı olana kadar bunu yap. Böylelikle malın kötüsünden verilmesini önleyerek hak sahiplerini, malın iyisinden alınmasını önleyerek mal sahiplerini koruyor. Tahsil edilen malın da en hızlı, güvenli, sağlıklı ve zarar görmeyecek şekilde nakledilmesini ve hak sahiplerine ulaştırılmasını emrediyor. 

- o - 


Seni üzen bir kötülük, Allah katında seni kendini beğenmişliğe sevk eden bir iyilikten daha hayırlıdır.

- o -

Bedenler usandığı gibi kalpler de usanır. Onlar için hikmetlerin ilgi çekici yeni yönlerini arayın.

- o -


Vücudun sıhhati hasedin azlığındandır.


- o - 

Hilafet konusunda haksızlığa uğradığını düşünse ve bunu dile getirse de halifeler Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın adaletle hükmettiklerini, dinin direğini ayakta tuttuklarını söylemekten de geri durmuyor. Aynı zamanda bir çok rivayetlerde bu iki halifenin kendisine danıştığı ve isabetli görüşlerinden dolayı kendisini övdüğü, görüşünden mahrum olmaları durumunda hataya düşeceklerini belirttikleri de görülmektedir. 


- o -

Sonrasında bana mühlet verilen, beni tedirgin eden hiçbir günah yokki akabinde iki rekat namaz kılmış olmayayım.


- o - 

Kalplerin yönelmesi ve kaçması vardır, yönelirse ona nafile ibadetleri yükleyin, kaçarsa farzlarla yetinin.


- o -

İnsanlar üzerinde öyle şiddetli bir zaman gelecek ki, zengin kendisine emredilmediği halde o zamanda ellerindekine yapışacak. Münezzeh olan Allah, "aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın" buyurmaktadır. O zamanda kötüler yücelir, iyiler ise zelil olur. Mecbur kalanlar alışveriş akdi yaparlar. Resulullah mecbur olanla alışveriş akdi yapılmasını yasaklamıştır. 

Bu sözünde, bugün faizden dahi kaçınmayanlar bir yana, ticaretini devam ettirebilmek adına zorlayıcı şartlarla (uzun vadeler, çok düşük karlar, fayda vermeyen takaslar, vb.) mal satan veya hizmet verenlerin suistimal edildiği ticari anlaşmalar yapanlar için önemli bir ders var. Ticarette eli kuvvetli olanların muhataplarının haklarını istismar etmeleri kendi sonlarını da hazırlayan bir tavır olup, men edilmiş. 


- o - 

En çok üzerinde durduğu konu zühd. Uyarıları, dünyanın süslerine aldanmamak ve onunla meşgul olmamak konusunda yoğunlaşıyor. Ardından doğru etrafında ihtilafa düşenlerin, yanlışta ittifak edenlerden daha zayıf kalacağı konusunu sıkça dile getiriyor ve tebaasını bu zayıflıkları nedeniyle yeriyor, onlardan sıkça şikayetçi oluyor. Emirlik konusunda uğradığı haksızlıkları, insanların ve kendisinin imtihanı olarak görüyor, yerine getirilenleri, uygulamaları ve hükümleri hakkında yermemesinden ve hatta övmesinden bu yaklaşımının nefsani olmadığı, objektif olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde diğer halifeler de her daim kendisinin fikrine itibar ediyor, ilminden faydalanıyor ve O'nun değerini de biliyorlar. 

Allah hepsinden razı olsun.

8 Ocak 2014 Çarşamba

PUTA TAPMAK

İnsan kendi eliyle yaptığına tapmış bir zamanlar. Hiçbir faydası, hiçbir hükmü, hiçbir tasarrufu olmadığını bildiği puta tapmış. Put özne gibi görünsede burada özne insan. İnsan tapmış. Hiçbir faydası, hiçbir hükmü, hiçbir etkisi olmayan puttan beklemiş, ummuş, korkmuş. Aksini de yapamaz mıydı? Putlar yapıp onların kendisine tapmasını bekleyemez miydi, ya da taptığını iddia edemez miydi? Yine aynı derecede etkisiz olacaklardı ama en azından putlar insana tapacaktı. Sonuç değişmeyecekti ama insan tapan değil tapılan olacaktı. Kendini yüceltecekti. "Bunlar benim kullarım" diyecekti. "Bunlar benim tanrım" demekten daha mantıklı değil miydi bu? Neden yapmadı? Çünkü puta tapmak insanın itirafıydı, kabullenişiydi. Acizliğini, alçaklığını, güçsüzlüğünü. Biçemeyeceğini bilse de ekmek istedi, sonucu olmasa da sebebi yaratmak istedi. Kendinden öte bir gücü kabullendi. Ona şekil vermek istedi. Ona "yok" denmesine kızdı belki. Belki uzaklardaymış gibi görülmesini istemedi, şah damarından daha yakında olduğunu hissetti de yanıbaşına koymak geldi elinden. Varlığını ispatlamak istedi. Yaptığını kendi de beğenmedi belki ama çaresizdi. Sonuçta tapmak istedi. Kibirle yanyana durmaz bu ikisi. Kibir kabullenmemedir. Kibir kendinden bilmedir. O kendinden bilmedi. Kendine verilenler için putuna tapınmasını, ondan istemesini sebep kıldı. Başına gelenler için ondan af diledi. Anlamlar yükledi kendi hareketlerine ve olan bitene. Doğruyu bulmanın ilk adımını attı. Bugün fersah fersah yürümüş insanoğlu puta tapan o insanı küçümser de onun durduğu yeri anlamaz. O kendi yerini ve tanrısının yerini belirledi. Kimin nerede durduğunu idrak etti. Sonra insana çok iş düştü. Tanrısını tanımak. Bilmek. İnsanoğlu, o küçümsediği ilkel insanın omuzlarına yüklediği bu yükü taşıyamadığında, tanrısını bulamadığında, bilemediğinde, tanıyamadığında isyan etti. Küçümsemek. Kibir. İsyan. Puta tapan kadar olamadı.  


28 Mayıs 2011 Cumartesi

DUA TEKNOLOJİSİ

Teknolojiyi, bilimi hayatı kolaylaştıran bir araç olarak görmenin ötesine geçip, bunları ilahlaştırmak insanın kibrindendir. Kendi aklıyla yarattığına o kadar güvenir ve inanır ki başka bir şeye inanma ihtiyacı hissetmez. Oysa bilim ve teknik her durumda her ihtiyacı karşılamaz. İnsanın acziyetini hissedeceği ve çaresiz kalacağı anlar mutlaka olacaktır. Yine de çaresizlik durumlarını kabullenmek yerine kibrine bağlılığından vazgeçmemek marifet gibi gelir nefislere. Bilim ve teknoloji insan yapısıdır. İnsan bir röntgen cihazı, bir MR (manyetik rezonans) cihazı icat etmiştir. Bu cihazlarla hastanın iç organlarını inceler, hastalığı tespit eder. Yine kendi icat ettiği cihazlarla bu hastalıkları tedavi etme yoluna gider. Doğrusu da budur. Ancak bu insanın dolaylı yoldan yaptıklarını doğrudan yapamayacağına inanmayı gerektirmez. O cihazı meydana getirme yeteneğine, gücüne sahip olan insan neden bu görüntülemeyi doğrudan yapamasın? Neden bir hastanın iç organlarındaki hastalığı, sıkıntıyı gözleri ile görerek, elleri ile hissederek veya beyni ile algılayarak tespit edemesin? Yüce yaratan neden bu özelliği de insana vermiş olmasın? Buna inanmak istemeyenler, yine kendi yaptıkları cihazın bu işi yaptığına tereddütsüz inanırlar. Oysa ki o cihaz bozulsa kendi kendisini tamir etme kabiliyeti dahi yoktur. Düzeltecek olan da yine insandır. O kabiliyeti o cihaza veren de yine insandır.

Bilim kurgularda, yazarların yıllar öncesinden gelecekte olabilecek teknik gelişmeleri tahmin edebildiğini, öngörebildiğini görüyoruz. Jules Verne Aya Seyahat'i yazdığında insanoğlu uçak nedir bilmiyordu? Dünya yuvarlak diyenler cadılıkla suçlanmıştı. İnsanın bilim dediği bildiğidir. Bilmediğini reddetmek bilime tapanların âdeti, bilmediğini öğrenme isteği ise gerçek bilim insanlarının güdüsüdür. Bugün doğa üstü olarak algıladığımız şeylerin hepsi olmasa da bir kısmı henüz bilmediklerimiz olabilir. Bunları bugün inkar etmek dünya yuvarlak diyenleri yakmaktan farksızdır. Bu noktada en büyük bilinmeyenlerden biri de duadır. Duanın gücünü inkar edip, ispatlanamaz diyenler bu yüzden çokçadır. Duanın teknolojisi henüz erişemediğimiz bir teknoloji olabilir mi? Çok eskilere gitmeden, son yıllarda karşımıza kitap veya film olarak gelen bilim kurgularda düşünce gücü kullanımıyla ilgili detaylar dikkatimizi çekiyor. Maddelere dokunmaksızın hükmeden mentalistler gösteriler yapıyor. Var olduğunu düşündüğümüz uzaylıların ileri beyin fonksiyonlarıyla madde ve enerjiye hükmettiklerini, bu yüzden bizden çok ileride olduklarını neredeyse kabul etmiş durumdayız. Bizim için imkansız gibi görünen ışık hızına ulaşmanın, farklı bir enerji boyutunda yaşamakla, bunun da beyin gücüyle ilgili olduğunu sanmakla meşgulüz. O halde neden duanın ileri bir teknoloji olduğuna değil de geri kafalılık olduğuna inananlar var? Gözümüzün önünde olanı binlerce yıl görmeyip de kazara bir görüverince keşif yaptık diyoruz. Arşimet fark etmeseydi suyun kaldırma gücü yok muydu? Amerika kıtası keşfedilene kadar insanlık böyle bir yer için var ya da yok diyebilir miydi? Bir şeye yok demek için onun yerinin boş olduğunu görmek şarttır. Bir gören, "var" diyorsa, ona "yok" demek ispat gerektirir. Dua binlerce yıldır insanlıkla bugünlere geldi ise görenler vardır ki gelmiştir ve yok demek ispat gerektirir. Duanın teknolojisine erişmek için çalışmak bilim insanının işidir. Bu bilme gönül vermişlere gönül insanı da denebilir. Duanın teknolojisine erişmek manevi bir araştırma geliştirme çalışması ister. Öncelikle maneviyatınızdaki, ruhunuzdaki eksikleri, sorunlu noktaları tespit eder, tamirata girişirsiniz. Sonra temiz ve düzgün çalışan bir makine ortaya çıkardığınızda bu makinenin verimliliğini artırmayı hedeflersiniz. Geliştirmenin temeli emsâllerinden iyiye ulaşma çabasıdır. O halde emsâllerinde gördüğün tüm yanlışları, kusurları önce bu makineden temizlemeli, en iyisini yapmaya çalışmalısın. Sonra makinen artık senin o güne kadar bilmediklerini sana göstermeye başlar. Elde edemediklerini önüne getirir. Bundan bin yıl önce insanlara, hastalandıklarında içlerini gösteren bir cihaz olacağı, hastalıklarını da ışınla, görmediği çarelerle tedavi edecek donanımlar olacağı söylense idi, reddedecekler, bu cihazları hayal bile edemeyeceklerdi. O zaman bugün dua ile tedavinin mümkün olmadığı söyleyenler gelecekteki insanlara mı benziyor, geçmiştekilere mi? Geri kafalılık hangisi?

Yüce yaratan Allah (c.c.) dualarımıza farklı şekillerde karşılık veriyor. Birincisi; doğrudan istediğimizle, ikincisi; duamız hatırına başımıza gelecek bir belayı defederek, üçüncüsü ise duamızın kıymetince kazancı ahiret hayatımıza mahsup ederek. Bu üç kabulden ikinci ve üçüncüsünü insan idrak edemez, duası kabul olmadı diye düşünür, işin aslını bilmez. İnsanların yaşadıkları hayatla hak ettiklerine bakılırsa, dualarının da bu ikinci ve üçüncü kabul şekilleriyle kabul edilme ihtimali hem daha yüksektir hem de kendileri için daha hayırlıdır. O yüzden kabul edilmemiş gibi düşünülen dualar kabul edilenlere göre çok daha fazladır. Bu basit bir denklemdir ancak anlamak, üzerinde düşünmek nefsimize hoş gelmez. Biz her tür günahın içinde, sakınmadan, çekinmeden yaşar, kibrimizle kendimizi bu dünyada bir çok ateşe atarız, yine de başımıza bir iş gelmez. Bunun da kıymetini bilmez, yaratıcımızın bize olan merhametinden dolayı bu kadar iyi hallerde olduğumuzu düşünmez, “dualarım kabul olmuyor” deyiveririz. Dünyada yaşanacak büyük bir acının ahirette yaşanacak en ufak bir ızdıraba kefaret olması bizim için bulunmaz bir lütuftur. Ancak bu idrak bunu söyleyende bile yoktur. Söylemek kolay, öyle yaşamak ve hakikâten idrak etmek zordur. Görülüyor ki; dua öyle bir teknolojidir ki arıza yapmaz. Yarım kalmaz, eksik kalmaz. Amacına her koşulda ulaşır. Görevini yapar, faydasını verir. Dua etmeyenin bugün internet kullanmayandan, otomobil, uçak, tren kullanmayandan, tıbbın göz kamaştırıcı imkanlarından faydalanmayandan ne farkı vardır? Her iş için dua edilir, duadan fayda beklenir. Duayı küçümsemek, her ihtiyacı kendi kudretinle karşılayabileceğini düşünmek, yaratana muhtaç olmamayı kibir meselesi haline getirmek, kendini tanımamak, aslını bilememek, elinde hiç birşey olmadığı halde her şey elinde sanmaktır. Bundan, fazla değil, on yıl öncesine kadar en küçük parçacığı atom sanan bilim adamları bugün atom altı parçacıklarla oynuyorlar. Yarın onların da içinde bir öze ulaşılmayacağı, ya da etrafımızdaki bütün evrenle birlikte, bildiğimiz her nesne bir araya gelse, asıl özü oluşturmaya yetmeyeceğinin anlaşılmayacağı ne malum? Bunca bilinmeyen varken insan neyine güvenir, neyine inanır da Allah'a inanmayı acziyet sayar. Allah'ın önümüze koyduğu örnekler olmasa, yarattık dediğimiz neyi biz yarattık? Su kaldırmasa gemi nasıl yüzecekti? Yer çekmese dünya da nasıl yaşanacaktı? Kuşlar olmasa uçak kimin aklına gelecekti? Kuşlar milyonlarca yıldır uçar da, kibrinden ödün vermeyen insan ancak yüz elli sene önce ilk kez uçmadı mı? Evrimin son noktası dediğin insan, varlıkların en üstünü, neden milyonlarca yıldır uçan hayvanlar kadar evrimleşemedi. Kuşlar uçmak istedi de insanlar istemedi mi? Evrimin temeli ihtiyaca dayanıyordu da insan hiç uçma ihtiyacı hissetmedi, çölleri, dağları yürüyerek keyfinden mi aştı? Bu ilahi düzende acziyet her şeyin temelidir. Bunu kabul edip, ne kadar varlık içinde olursak olalım yoksunluk yaşadığımız zaman duası kabul olan insan oluruz. Duanın teknolojisini çözmek, keşfetmek, bulmak, idrak etmek, insanlık için atılacak en büyük adım olacaktır. Bu aynı zamanda öze ulaşmak, yaratanınla bir olmak demektir. Duanın yerini bulması için orada olmak gerekir. Orada olanın da duası kalmaz, oradan gelene eyvallah demek kalır. Oraya adımını atan, bir an önce ihtiyaç duyduğu suyun kaldırma kuvvetine artık ihtiyaç duymayan bir deniz uçağı gibi suyun üstünden kalkar, uçar gider. Uçup gidenlere yetişmek dileğiyle...