insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2021 Çarşamba

“DONDURMA”YI YALAMADAN YUTMUŞUM

 


“DONDURMA”YI YALAMADAN YUTMUŞUM


Yine bir tüketilmiş tüketici hikâyesinin kahramanıyım. Yazınca insan mağdurken bile kahraman oluyor, herhâlde ha babam yazışımız da bundan. Bu tür hikâyeleri eğlenceli hâle getirmeli ki okunsun, zülfüyâre dokunsun dedim kendime; sonra neden öyle dedin dedim, çünkü bu haftayı “Cingöz Recai'nin Harikulâde Sergüzeştleri”ni okuyarak geçirdim, onun etkisindeyim dedim. Cingöz Recai zenginden çalıp fakire veren sevimli bir hırsızımız amma ve lakin bahsime konu “alış” “verişler” fakir gerçek kişiden zengin tüzel kişiye cinsinden. Vatandaştan kurumsal şirkete. Asıl meseleye gelmeden önce Sertaharri Mehmet Rıza da buradayken olayın bir üzerinden geçelim.


Varlığımın en sağlam ispatı olan bedenim, kimliğim ve imzamla şirketin il müdürlüğüne bizzat, bilfiil, özgür irademle başvurup hat kapatma başvurumu yapıyorum. Bu başvurma şeklinin daha etkilisinin olmadığını bilerek bugüne kadar yaşadığımdan içim rahat. Ancak dilekçemin kabulüyle birlikte, hattın kapanması için telefonla aranacağımı ve onayımın alınacağını öğreniyorum. Yani beni canlı ve taze, dipdiri ve aklı başında bir şekilde karşısında gören şirket varlığımdan emin olamamış olacak ki beni telefonla arayıp acaba orada mıyım ve talebimden emin miyim diye bir bakacaklarmış. Kafayı ne zaman yedik, bu akıl dışılığı ne ara kabullendik diye düşünedurun, çünkü orasını ben de kaçırmışım; ama bir yandan da “çağın gereği” olan işin içinde işi kestirmeye de çalışın. Beni arayacak ve kararımdan vazgeçirmek üzere aldıkları özel eğitimleri üzerimde deneyecek olan ikna ekibiyle son bir mücadele etmem gerekiyor. Uzatmayayım; bu pazarlığı sağ selamet aştım sanıp telefonu kapatıyorum ki bir teşekkür mesajı geliyor. “Bize sizlere hizmet etme fırsatını tanıdığınız için teşekkür ederiz.” Telaşla çağrı merkezini arıyorum, ne oldu, ne yaptınız bana diye soruyorum, bir de öğreniyorum ki o muhabbet sırasında benim “hat kapatma” talebim olmuş mu bana “hat dondurma!” Olmaz diyorum, ben bunu talep etmedim, şunu talep ettim, vay ben ne ettim, vay siz bana neler ettiniz derken, “ses kayıtlarını dinleyelim, size dönelim” diyorlar. Dinleyip dönüyorlar; çok güzel söylemişim, çok beğenmiş, alkış bile tutmuşlar. Yapacak bir şey yok. Lafın arasında “dondurma”yı yalamadan yutmuşum.

Önce bu işe çok sinirlendim, durumu geri çevirmek için ne kadar uğraşsam da nuh dediler peygamber demediler. Yuh dedim, yine peygamber demediler. Bir tam günü bununla zehir ettikten sonra benimle telefonda konuşan ve kalbimi kararttığım o gençler düştü aklıma. Benden giden az biraz paraydı, hepimizden giden bu gündelik kapkaçlar, bu kayıplar üst üste konsa bir yekun ediyor elbet ama o gencecik insanlardan çalınanı bir düşündüm. Her gün acemisi, yaşlısı, zor duyanı, az göreni, idrâki zayıf, muhakemesi sınırlı, dikkati dağınık, sabrı tükenik onlarca insanı tufaya düşürmek, punduna getirmek, onlardan bir basit “onay” sözcüğü ile istediğini ama onların vermek istemediğini almak kim bilir nasıl bir yüktü. Mesaisini tamamlayıp evine, arkadaşlarının, büyüklerinin, küçüklerinin yanına giden o gençler arasında bu yükün ağırlığını, kokusunu, acısını hisseden hiç mi yoktu? Sırtında o yükle yediğinden, içtiğinden, kazandığı o paradan keyif, bereket, hayır görebilen var mıydı? Çoğunun hayatında geçici bir dönem olan bu çağrı merkezi memurluğu, bu aldatmanlık tamamlandığında, o insanla oynama güdüsünü kazanmış gençler hangi işlerde kimlerin canını daha fazla yakmaya meyledecekti? Bu hasar hepimizin gözleri önünde onlara nasıl veriliyordu? Nasıl oluyor da hayatının en güçlü evresindeki insan kendisine dayatılan bu göreve isyan etmiyordu? Emindim çünkü defalarca tanık olmuştum ki bu gençler aynı haksızlık kendilerine yapılsa şikayet edecek, itiraz edecekti ama bunu başkalarına bile isteye, özel bir eğitim ve hazırlıkla yapmayı kabullenmişlerdi.


Bu düşünce, vicdanımı yaşadığım mağduriyetten daha fazla sızlatınca kimmiş bu şirketin CEO'su diye bir bakayım dedim. İki tık, şak diye çıktı. İki tık daha, Twitter'da hesabı da varmış. Aldım elime parmaklarımı, üç tivit attım sordum; benim vicdanıma bir sızı girdi, sizinkinde var mı bir hareket diye. Burda kelime oyunları yaptığıma bakmayın, biraz sert ve dokunaklı ama her halükârda nezaket kuralları içerisinde yazdım. Bir gün sonra toplam etkileşim on dört. Yani tivit pek kimsenin umrunda değil. Ama neyseki hedef beyefendi tiviti görmüş; sızım temizmiş. Bir çalışana mağduriyetimi çözmesi için yetki verilmiş, benimle irtibat kurdular. Benim sorunum ufak bir maddi hasarla çözüldü. Ama bir dakika! Buradaki asıl büyük sorun benim sorunum değildi ki. Bu tür şirketlerin sayısı onları aştı, oralarda çalışan gençlerin sayısı -iki tıkladım baktım- yüz bini aşmış. Yüz binin üzerinde genç her gün bizleri söz oyunlarıyla para tuzaklarına çekmeye çalışıyor ey ahali! Bu çocukları oralardan kurtarmalıyız! O olmuyorsa oraları bu alışkanlıktan, bu dayatmadan temizlemeliyiz! O da olmuyorsa bu çocukları özlerine döndürmeliyiz! Her birini alıp önümüze, “rıza” ile “onay arasındaki farkı, “helâl” ile “yasal” arasındaki farkı, “işini güzel yapmak” ile “güzel para kazanmak” arasındaki farkı anlatmalıyız. İktisadın, ekonominin, finansın, adını ne koyarsak koyalım, hayatın en temel kavramlarından birinin “görünmeyen gider”, diğerinin de “bereket” olduğunu, inandırmak zor olsa da telkin etmeliyiz. Rızasız ama yasal işlerin hepimizden görünmeyen giderlerle götürdüğünü, götüreceğini, “ben parmaklarımın ucundaki yetkiyi haklıdan yana kullanırım arkadaş, buna da kimse mani olamaz, kimse şerh koyamaz” diyebilmenin helâl ve beklenmeyen gelirler getireceğini, hayırlı kapılar, yollar açacağını tekrar ededurmalıyız.


Diğer yandan da “gençler ne yapsın, nasıl yapsın, ellerinden ne gelir” kabullenişine düşmemeli, adaletsizliğe alet olmalarına göz yummamalıyız. Elinden hiçbir şey gelmiyorsa “guzum beni aldatman” diyebilirsin teyzeciğim, “yapma evladım, benden geçti ama sen daha gencecik çocuksun, kalbini karartma” diyebilirsin amcacığım. “Benim de senin kadar evladım var, seni bir gün baban da arayabilir oğlum” diyebilirsin. Ya da patron, sen de üç günlük dünyanın ticaretine, öldüğünde herkesin unutacağı rakamlardan ibaret yönetim başarısı yanılgılarına bel bağlamayıp “siz haklıya hakkını verin, herkes bizi seçecektir gençler” diyebilirsin. O zaman senin için ömrüm boyunca duacı olacağım. Onaylıyorum.

2 Nisan 2020 Perşembe

SOSYAL MEDYA KURALLARIM

Artık rahatsızlığımı had safhaya ulaştıran SOSYAL MEDYA EDEBSİZLİĞİNE / İLKESİZLİĞİNE karşı kendi kurallarımı koyuyor ve bunlara uymayan hiçbir hesap ve paylaşımı dikkate almayacağımı beyan ediyorum.

Son gelişmelerle hayatımızdaki alanı genişleyen sanal alemde hakikâti kaybetmemek için bir devrime ihtiyaç var. Her virüsten daha tehlikeli yozlaşma tümörüne karşı tek neşter irade sahiplerinin elinde! Ben 25 madde ile başlıyorum.

Amacım; iletişimimizin temel ve en önemli dayanağı olan ahlâkımızı sanal-gerçek ayırmadan her alanda en üst dikkat düzeyine taşımak. İhmâl ettiğimiz ve kaybettiğimiz incelikleri yeniden göndere çekmek. Sanal alemde dosdoğru insan olmak!


1-Burada ismimle, cismimle varım. Sahte isimler ve belirsiz hesaplar arkasına saklanmam. Yazdıklarımın, paylaştıklarımın, beğendiklerimin, yaydıklarımın ahlâki ve kanuni tüm sorumluluğunu alırım. 

2-İsmini veya kurumsal kimliğini gizleyen bir hesap ile etkileşime girmem. Her an değişebilecek kimliğini ve görüşlerini yaymam. Gizlemiş olabileceği niyet ve amaçlarına alet olmam. Ona aleyhimde kullanabileceği kozlar vermem.

3-Teyit edemediğim bilgiyi, çarpıtmayı, yalanı düşünceme uygun ve lehimde de olsa beğenmem, yaymam. Dedikodunun parçası olmam, popülaritesine kapılmam. Zehir zincirlerine basit bir halka olmaktansa onları kıran, kesen olmaktan daha büyük keyif alırım.

4-İnsanları, din, dil, milliyet, ırk, cinsiyet, yaş, coğrafya, sosyal statü, eğitim durumu, gelir durumu ve benzeri herhangi bir ayrımcılık üzerinden rencide edecek, ötekileştirecek, uzaklaştıracak, üzecek paylaşımlar yapmam. Küçük düşürmeyi büyüklük sanmam!

5-Hiçbir şartta küfür etmem. Küçüklerimin, büyüklerimin, ailemin, akrabalarımın, üstlerimin bir arada olduğu bir odada nasıl konuşabilirsem burada da öyle konuşurum. Daha fazlasının burada olduğunu, kimse olmasa da bir gören, bir kayıt tutan olduğunu hatırlarım.

6-Fayda getireceğini düşündüğüm karşıt fikirlerimi, saygın bir dille ve muhatabımdan aynı şekilde karşılık bulduğum sürece paylaşırım.

7-Karşıt görüşlerini aykırı ve uç eylemlerle beyan edenleri, yaymaya çalışanları görmezden gelirim. İletişim kurulabilecek karşıtlıkla iletişim kurulmaması gereken karşıtlığı ayırabilirim.

8-Toplumsal ayrışmaya sebep olacak kısır tartışmalara girmem, taraflarını destekleyerek ayrışmaya katkıda bulunmam. Kışkırtıcı paylaşımların akışına kapılmam. Düşmanlaştırmak yerine herkesi düşüncesiyle başbaşa bırakıp faydalı bir ortak amaçta birleşme ihtimâlini kollarım.

9-Farklı düşündüklerim arasında iyiler, aynı düşünceyi paylaştıklarım arasında kötüler olabileceği gerçeğini unutmam. Birbirinin üstesinden gelemeyen düşüncelerden daha önemli olan; iyileri incitmemek, kötüleri azdırmamaktır.

10-Görmezden gelebilmek en büyük silahımdır. Bağnazca hareket edenleri ikna etmeye kalkışarak vaktimi boşa harcamam.

11-Benimle benim istemediğim veya kabul etmeyeceğim bir şekilde muhatap olmaya çalışanları doğrudan engeller, beni tartışma içerisine çekmelerine izin vermem.

12-Körü körüne desteklemem, körü körüne karşı çıkmam, desteklediğimin de muhalefet ettiğimin de eğrisine eğri, doğrusuna doğru demekten çekinmem. Sadece tarafsız kalmamak için taraf olmam, doğruyu ve güzeli ararım.

13-Beni iki yanlıştan, iki kötüden birini seçmeye zorlayanlara karşı tek başıma da olsa, kendi ifadelerimle, inandığım doğruyu savunur, zoraki tercihlere, dayatmalara, tarafgirliğe teslim olmam.

14-Eleştirilerim, yergilerim, konuyla ilgili çözüm önerisi veya talebi içerir. Doğrusunu, daha iyisini bilmediğime yanlış demekten, daha iyisini ortaya koymadığıma kötü demekten çekinirim. Kişiyi değil işini değerlendiririm.

15-Beğeni, paylaşım, takipçi için bana yakışmayan, beni temsil etmeyen, beni yansıtmayan paylaşımlarda ve hareketlerde bulunmam. Bir kesesinde sosyal medya çıkarı bulunan terazinin diğer kesesine benliğimi koyup hafif gelmesini beklemem.

16-Yanıltılabileceğimi, yanılabileceğimi her zaman göz önünde bulundurur, kaosa, paniğe veya münferit kontrolsüz davranışlara yol açacak bir dil kullanmaktan kaçınırım. Zaruri tepkilerimi, dilimi sertleştirerek değil, etkinlik alanımı genişleterek amacına ulaştırmaya çalışırım.

17-Rüştünü ispatlamış, işinin ehli, toplumca veya belirli bir kitle tarafından benimsenmiş insanlarla, kendimi aynı düzeye yükselterek veya daha üst perdeden konuşmam. Sanal dünya ile gerçek dünya arasında bir fark olmadığını hatırlar, gerçek mesafemin gereğince hitap ederim.

18-Fizikî temas imkanı bulamayacağım insanlarla temas etme fırsatı sunan sanal ortamları en akılcı şekilde kullanır, bu temas ihtimalini kaybetmek yerine korumayı ve ondan faydalanmayı öncelerim. Makul bir yol izlediğimde, muhatabım da gerek görürse karşılık bulacağımı bilirim.

19-Emeğe, bilgiye ve tecrübeye saygı duyarım. Bunlar olmadan yaptığım, yapacağım yorumların gerçek bir değeri olmadığını bilirim. Paylaşımımın çok beğeni alması; sokakta bağırarak söylediğim bir cümlenin, sadece bir an, oradan geçen herkes tarafından alkışlanması gibidir.

20-Fikirlerimin hiç kimseninkilerle yüzde yüz örtüşmeyeceğini bilir, takip ettiğim veya beni takip eden insanlardan her şartta benimle aynı şekilde düşünmelerini beklemem. Farklı düşünceler, kendi düşüncemin sebep ve sonuçlarını tartmam için fırsattır.

21-Aynı sözcüklerin duyulduğunda farklı, okunduğunda farklı algılanabileceğini hatırlayarak, yazdıklarımı mimik atanmadan anlaşılacak şekilde yazmaya, muhatabımın yazılarını zihnimde ona mimik atamadan yorumlamaya özen gösterir, tekraren kontrol ederim.

22-İyiyi, güzeli, erdemli içerikleri, haklı ve makul uyarıları, uzmanlığına güvendiğim insanların verdiği bilgileri, insanları birbirine yaklaştıracak, olumlu etkileyecek, iyiliğe ve birlikteliğe teşvik edecek paylaşımları üretir ve yayarım.

23-Kötü örneği, kötülüğü, çirkinliği, suçu, ahlâksızlığı, eleştirmek ve yermek için dahi olsa yaymam. En az etki ile yok olması için yegâne yolun onu yok saymak, çoğaltmamak olduğunu hatırlarım. İhbar ve şikayetimi gizli yaparım.

24-Toplu eylem gerektiren ihbar, şikayet ve taleplerimi ilgili kurumlara ulaşacak şekilde, sadece onların dikkatini çekmek amacıyla yapar, varsa uygunsuz içeriği gizler, resmi bir başvuru sırasında kullanabileceğim dili kullanır, gereğini yetkililerden beklerim.

25-Bir yanlış yaparsam telafi ederim. Kurallarıma uymayan bir paylaşımımı geri almak, özür dilemek sorumluluğundan kaçınmam. Yanlış olduğunu kabullendiğim bir paylaşımımı ortada bırakarak yayılmasının önünü açmam.


24 Şubat 2020 Pazartesi

TUFANIN SONRASI DA MI TUFAN?

Tüm tedbirlerimizi alıyoruz ve o tedbirler de bizi ancak bir nebze koruyacak. Çünkü bugüne kadar bizi dünyanın tehlikelerinden koruyacak bir hayat kurmadık. Tevekkül etmeden tedbir aldık. Önce tedbir alıp sonra tevekkül etmek gerektiğini sandık. Önce tevekkülümüzü hakkıyla yapıp, hayatımızı O'nun dediğine göre yaşamadık. Biz hayatımızı kafamıza göre yaşarken karşımıza çıkabilecek tehlikelere karşı da kendimizce önlemler geliştirmeyi, bazense ona dahi tenezzül etmemeyi seçtik. Ne de olsa zaman hızla geçiyordu ve bize dokunmazdı. Dokununca ağladık tabii. Şikayet ettik. "Nerde bu devlet?" falan dedik yeri geldiyse. Çünkü insanın kendi için almadığı tedbiri devlet almalıdır. Doğrudur, almalıdır. Ama o devlet dediğiniz de sizinle aynı fikirde olan, devletin bir parçası olduğu halde tıpkı sizin gibi afâkî bir devlet tahayyülünden beklenti içinde yaşayanlardan oluşuyor. Yani hep beraber birilerinin bizi kurtarmasını bekliyoruz. O birilerinin de bundan haberi yok, onlar da aynı şeyi bekliyorlar. 

Şimdi önümüzde iki tehlike var; büyük deprem ve salgın. Farkına varmamız gereken şu ki bunları yaşayacağımızı ve çok büyük kayıplarla yaşayacağımızı hepimiz biliyoruz ve bunu hepimiz kabullendik. Devlet de yine tıpkı bizim gibi düşünüyor olmalı. Eğer ortada bir devlet aklı varsa bu saatten sonra muhtemelen yüzbinlerce insan ve paha biçilemez mal kaybı yaşandıktan sonra hayatta kalabilenlerin nasıl yaşatılacağı daha önemli bir konu haline gelmiştir. Hayatta kalabilenler derken; enkaz altında kalabilenleri, enkaz üstünde kalabilenleri, virüse yakalanıp da sağlık hizmetine ulaşamayacak olanları kastetmiyorum. Onların gözden çıkartılacağından emin olabiliriz. Zira dünyanın şu durumunda dış yardım işgâle, iç yardım ise imkansızlığa tekabül ediyor. Belki de binlerce binanın enkazını kaldırmakla uğraşmayacak, üstünü örteceğiz. Belki de bazı sevdiklerimizin mezarları dahi olmayacak. Çin'de olduğu gibi hasta olduğundan emin olunanları evlerine hapsederek ölüme terk etmeyi veya öldürmeyi tercih etmeyeceğimizi ortaya koyan bir toplumsal sevgi bağımız var mı, tartışılır. Yaşayan nesillerimizin henüz yoklukla imtihan olmadığı ve hatta şımardığımız bile rahatlıkla söylenebilir. Olaya böyle bakınca doğrudan "beklediğimiz bu tehlikeler tufan" diyebiliriz. 

Pekiyi ya tufandan sonrası?

"Bizim bir medeniyet teklifimiz var." deyip durduğumuz o medeniyete mi döneceğiz. Yoksa kaldığımız yerden bize teklif edilmiş ve içine balıklama atladığımız o çürük sisteme mi döneceğiz. Yine mal mülk, haz eğlence peşinde mi koşacağız. Yoksa artık insan olmanın anlamını aramaya başlayacak mıyız? Daralan vakte artık kurtuluş fırsatı olarak mı bakacağız yoksa yaşanmadık haz kalmasın hırsıyla koşmaya devam mı edeceğiz?

Diyorum ki; AVM'leri yıkıp gönül mabetlerine, gönül bahçelerine, gönül sohbetlerine, gönül sokaklarına dönebilecek miyiz? Kılık, kıyafet, araba, ev, tatil, mücevher peşinde tükenmeyi bırakıp, kalbin aynası olan gözler yerine doğrudan kalplere hitap eden parıltıları kendimizde arayacak mıyız? Ekranlarla avunmak yerine sınırlı vaktimizi çocuklarımızla geçirecek miyiz? Konuşmayı unutan, hatta hiç başlayamayan yeni nesli tekrar konuşturabilecek miyiz? İftar sofrası dediğimiz, serpme kahvaltı dediğimiz israf sofralarından kalkabilecek miyiz? Oynamadığımız topu cenaze, şehadet, felaket demeden konuşmaya, tartışmaya, izlemeye son verecek miyiz? Yemememiz gerekenlerden, içmememiz gerekenlerden, izlemememiz gerekenlerden, özenmememiz gerekenlerden, oturakalmaktan, konuşadurmaktan, hayatımızı mahvettiğini bildiğimiz ama vazgeçmediğimiz herşeyden vazgeçecek miyiz?

Salgına ya da depreme, algoritma kontrolünde yaşar bir hâle, makine-insanlaşmaya, tamamen makineleşmeye maruz kalmadan insanın ruhta gizli olduğunu, özgürlük peşinde koştuğumuzu sanarken özgürlüğün sahibi olan ruhumuzu, bir sistemin esiri olmuş bedenlerimize hapsettiğimizi fark edecek miyiz?

Bize teklif edilmiş medeniyete balıklama atlamışken bizim de bir medeniyet teklifimiz olduğundan bahsediyoruz. "Aaa hiç göstermiyorsunuz vallahi!" derler adama. Yapmadığımız, yaşamadığımız ama var olduğuna inandığımız hazineyi konuşuyoruz. Sanırım biz nasıl yaşanılacağını bilmiyoruz ve bazılarımız hiç öğrenemeyecek. Nasıl yaşlanılacağını planlamamışız ve bazılarımız sanki hiç ölmeyecek. Eğer yeni bir hayat kurmayı hayal etmiyorsak tufandan sonrası da tufan olacak.

ruh çöküntüsü ile ilgili görsel sonucu

10 Kasım 2018 Cumartesi

ANDROİT MİSİN OĞLUM SEN?




AndroİT misin oğlum sen?

Bugün her doktor sağlık sistemi ile hastası arasında, her öğretmen eğitim sistemi ile öğrencisi arasında, her avukat adalet sistemi ile müvekkili arasında, her özel sektör çalışanı kurumsal sistem ile müşterisi arasında, her memur devlet sistemi ile vatandaşı arasında en yetkin bir karar merciidir ve insandan yana verilen her karar hepimizi mutlu ederken sistemden yana verilen her karar hepimizden alır, götürür o sistemi kuranların cebine bırakır. Her birimizin her gün defalarca önümüze gelen seçim; en hafif tabiriyle sisteme alet olmak, biraz daha ağır tabiriyle sistemin bir parçası, en ağır tabiriyle sistemin adamı olmak veya insan olmak arasındadır.

Yapay zeka yani robotlar insanlaşacak mı diye tartışırken farkında olamadığımız insanların daha önce robotlaşacağıdır. Robotlaşmışlardır bile. Gerek yoktur artık robotların zahmet etmesine. Biz onlarla onlarda buluşuruz. “Sistemimiz böyle” der işin içinden çıkar artık insan. Ona yazmışlardır çünkü ne diyeceğini. Hatta ne duyarsa duysun ne anlayacağını da yazmışlardır yatay zekasına. Hiçbir iniş çıkış göremezsiniz o zekada. Çıldırsanız tepki veremez, çok zorlarsanız error verir. Bayılsanız ayıltamaz, su yerine şarj verir. Sisteme başvurur, sistemde cevabı olmayan sorulara cevap veremez. Mümkünü yok size hak veremez. Hak veren yazılımı yoktur, doğuştan mevcut kodlarını da nereye koduğunu bilemez, arasa bulamaz. İnsanlığını sistemin vestiyerine asmış öyle girmiştir iş yerine. İnsaniyet dedektöründe öten adaleti sistemin muhafızlarına bırakmıştır çıkışta geri almak üzere. İçerde insanın hükmü yoktur. Kendi de yoktur. Müşteri vardır ve sistem vardır. Ve hep sistem kazanır. Hep sistemin kazandığı bir masada işini yapana ise doktor, öğretmen, avukat, memur tüccar, müşteri temsilcisi denmez, krupiye denir. Hiçbir meslek icrasına ve icracısına bakılmaksızın, meslekliğiyle kutsal değildir elbette ama hiçbir mesleğin çöküşü de bu kadar derine olmamalıdır. Sistem kazandığında sadece müşteri değil aradaki adam da kaybetmektedir kurtardığı gün dışında herşeyini. Hastasını kaybetmektedir. Öğrencisini, müvekkilini, vatandaşını, tedarikçisini, müşterisini kaybetmektedir. Yem etmektedir sisteme.

Dur senin için biraz yorulayım, elimden geleni ardıma koymayayım, en azından bir dakika düşüneyim demediğinde gün çalmaktadır ondan, aylarını soldurmakta, güneşini batırmakta, yıllarını heba etmektedir. Oysa bizim insanımız pratik zekalıdır en klişesinden ve sıcaktır da kardeş gibi, can gibi. Optik lensleri hipnozuna zum yapmamışsa göz göze geldiğinde her sorunu çözer o insanlık. Ve aslında kolaydır da bu, daha az çaba ister yokuşa saban sürmekten.

Konuyu somutlaştırmadan bu ahenkle bitirmek isterdim ama derdin neydi diyecekler için robotlaşmayı seçenlerin serbest düşüşünden bir kaç misal şuracığa bırakayım;

Derdim; üçüncü kattan düşse paraşütü açılacak, hava yastığı açılacak, acil durumda roketleme sistemiyle yumuşak iniş yapacak şekilde paketlenmiş kargoyu teslim alırken müşterisinden “yetersiz paketlenmiş olan kargonun sorumluluğu göndericiye aittir” yazısına imza atmasını isteyen kargocu. O zaman sigortalayalım diyen müşteriye “sistemimizde böyle bir uygulama yok” diyen sistemin çakal çocuğu.

Derdim; antibiyotik kullanımında dünya şampiyonuyuz diyen sağlık bakanlığının, her seferinde üç yancısıyla birlikte antibiyotik yazan doktoru. Her seferinde, itinayla promosyonlu dörtlü seti pazarlayan sağlık temsilcisi.

Derdim; kaza yapıp anlaşamayan iki vatandaşın arasını insanca bulmak, onları kuralın adaletinde buluşturmak yerine görevden kaçınma yazılımlarına başvuran robokoplar.

Derdim; sistemin açıklarını müvekkilinin üzerine kapatmaktan çekinmeyen şeytanın avukatları. Ücreti peşin peşin tahsil edip savunma hizmeti yerine avunma hizmeti verenler.

Derdim; kağıt üstünde tüm görevlerini yerine getirip de müşterisinin evladını yetiştirmeyi unutan öğretmen. Müfredata göre yatan, kalkan, kahvaltı yapan, maaş alan.

Derdim; bir cümle daha az kuracak diye vatandaşı kapı kapı dolaştıran memur fosili. Puan sistemi askıda kaldığı için hâlâ koltuğunda oturabilen dinozor.

Derdim; kendi kurumsal şirketinde mesai arkadaşlarıyla yaptığı yazışmaya cevap alamadığı halde muhatabını o döngüye sokmaktan zevk alan kımıl zararlısı.

Derdim; KDV indirimi gelecek diye bayisine henüz göndermediği malın faturasını önden kesen kurumsal sapık. Notu da var; “ama siz müşterinize indirimli KDV'den keseceksiniz haaaa” diyor ve hemen sonrasında da yüzsüzlüğünde yumuşattığı tükürüğe “yarabbi şükür”.

Bunlar hep sistem. Bu sistem yavaş yavaş sana sızıyor, kodlarını işliyor. Kodunu oturtur, yerinden kalkamazsın bak. Şimdi sistem mi insan mı? Karar ver artık. AndroİT misin oğlum sen?


17 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



Eski devir, ruhlardaki ilk ve tabiatla birlikte kaynayış ve imanlara dalış mevzuu olan san'atları yasak ediyordu. Yeni devir, bir imandan doğan müsbet ilmi, gerçek kaynağından ayırıp menfaate bağladıktan sonra onunla birlikte korkunç materyalizmi ruha mabut yapmak isteyerek ibadeti unutturdu. San'atla ibadetin her ikisine de muhtacız, ibadete san'atın kapısından girilir. 

- o -

Aristo felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı olarak benimsedikleri için Farabi ve İbni Sina gibi düşünürleri islamda skolastik düşüncenin temsilcileri olarak görüyor ve eleştiriyor. Şekle bağlılığı ve üstatların fikirlerini sorgulanamaz şekilde kabullenmeyi skolastik düşüncenin önemli iki karakteri olarak görüyor ve sorunlu buluyor. Kuran'ın Aristo felsefesine göre tefsir edildiğini, uyuşmadığı yerlerde görmezden gelindiğini veya uydurulduğunu söylüyor. Gazali bu düşünceyi eleştirirken İbni Rüşt ise savunmuş. Bu arada, islamla ters düştüğü için felsefenin ulema tarafından reddine sebebiyet veren Aristo'dan sonra, Platon gibi islamla örtüşen bir çok felsefeci ve felsefe sistemi geldiyse de olan felsefeye oluyor. 

Diğer yandan Gazali'nin açtığı çığır da kelam ilminin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Bu da bir çözüm olamıyor çünkü kelamcı alimler arasında doğan fikir ayrılıkları ictihad kapısını kapatıyor ve üstelik skolastik düşünceye karşı oluşan bu akıma dahil alimler de Aristo'nun kıyas mantığını bir de acemice kullanarak dini tamamen tekrarcılık ve üstadlara şekli bir bağlılık üzerine geliştirerek hapsediyor. 

Dini hayatın sağlıklı temellendirilmesine imkan vermeyen bu kalıplaşmış yapıya çözüm olarak düşünmeye, eleştirel yaklaşmaya, bilgiyi iç alemde yorumlayarak eşyadan edinilen tecrübeyi dünyadan bağımsız şekilde anlamlandırma gayretine, şekli dinden öteye geçip hayatın her anını iç alemde yaşanan bir mücadele olarak kavrayabilmeye, yani nihayetinde tasavvufa değiniyor. Aristo, Demokrit, Descartes gibi Gazali'nin fikirleri üzerine de birşeyler koyulabileceğini, her düşüncenin ve düşünürün geliştirilmesi gerektiğini, düşünme bahsinde durağan kalarak taklitçilikten öteye geçilemeyeceğini söylüyor. 

Bu devri kapatmakla başlayacak islamın uyanış çağı, peygamberler devrinin ahlak ve imanıyla, dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde, tasavvufun bayrağı altında ilan edilecektir.  

- o -

Biz bir ahlak tarihinin çocuklarıyız; ne ırk ne iktisad endişeleri ahlakımızı sarsamaz. Ruh ve ahlakımızla kabre varacağız, onlarla ebediyete ulaşacağız. 


- o -

Fakir ile mazluma olduğu gibi, zenginin ruhundaki sefalete ve günahkarın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen biri dindar olamaz. 

- o -

Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinde, Eflatun ve hocası Sadrettin Konevi etkisiyle temellenen vahdet-i vücud görüşünün zirveye ulaştığını anlatıyor. Bu arada İmam Rabbani Ahmed-i Serhendi Hazretlerinin vahdet-i vücuda itirazıyla yine doğrudan vahdet-i vücuda ulaşmış olması hoşuma giden bir çelişki oldu. Çelişkiler dünyasına dönen alemimde yalnız olmadığım hissinden midir bilmem, sevindim. Hal bu ki; ne yalnızlığı? Yalnız olmak için alemde ikilik gerekiyor. Oysa sadece O var, ne ben ne İmam Rabbani O'nun aksinden başkası değiliz. Sadece İmam Rabbani'den yansıması benimkinden güzel. Olsun bana da "la tahzen" dememiş miydi...

"Demir nasıl ateşe girince ondan farksız olur ve 'ben ateşim' derse, ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş olduğu halde 'ben hakkım' der." 

- o -

Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Fatih'in, Yavuz'un fetihlerinde kılıçtan önce kalemin ve kalbin etkili olduğunu, manevi fetihten sonra, kılıcın fethinin kalıcılığa eriştiğini anlatıyor. Fatih'in fethinden sonra Haçlı Seferlerini durdurmak için Papa'ya koşan hristiyan ulemasının, "biz halimizden memnunuz, eğer gelirseniz bizi de karşınızda bulacaksınız" deyişi bunun en önemli örneği olarak veriliyor ve Mevlana ile Yunus da getirdikleri bütüncül vahdet-i vücud anlayışıyla Anadolu'nun manevi fethini mühürleyen isimler olarak zikrediliyor. Burada yazarın, manevi atletizm olarak tanımladığı kendiyle mücadele kavramının, her bireyce benimsenmesiyle sosyolojik bir yapıya dönüştüğü ve toplumsal hale geldiği anlaşılıyor. Riyazet, yani maddeden ve hırslardan geçiş de toplumun kapsayıcılığı ve gönüllerin fethi kapısını açıyor. Bugünün ulemasının sahip olmadığı bu anlayışın halkça daha çok sahiplenildiğini ve coğrafyamızda yaşanan siyasi duruma doğrudan etki etmekte olduğunu görüyoruz. 

- o -

Kitabın sonundaki ek kısmında önemli noktalar var;

Öncelikle vahdet-i vücud anlayışını savunan ve reddeden ariflerin büyüklüklerine ve isimlerine bakılırsa biri diğerine ağır basacak durumda değil. Sadece Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin bir tarafta, Muhyiddin Arabi (k.s.) Hazretlerinin diğer tarafta olduğunu bilsek bizim açımızdan konu kapanır. Keşif ile erişilen hallerin keşfedenden başkasına açılmadığından hareketle ancak yoluna düşebiliriz. 

İnsanları üçe ayırıyor; Allah'ı bulan ve O'na yarananlar; bunlar hem akıllı hem bahtiyarlar. O'nu arayan ancak bulamayanlar; akıllı ama bedbaht olanlar. Ne arayanlar, ne bulanlar; hem akılsız hem bedbaht olanlar. 

Allah'ı tanıyanları da ikiye ayırıyor; zihni seviyeleri ne olursa olsun mütevazi olanlar, bir de hakikati görebilecek ruhi kuvvete sahip olanlar. 

Kitap boyunca ibadetin şekli unsurlarında kalanlara yönelik eleştirilerinin yoğunluğu ve içe yönelme üzerinde duruşu, dini yaşayışa ilişkin ibadeti öteleyen bir fikre mi sahip sorusunu akla getirse de son bölümde dindar insanın ibadetten uzak kalmasının düşünülemeyeceğini, iddiasının ispatının ibadet olduğunu açıklıyor. Din piskolojisi ile ilgili bölümde bireylerin yaşayışlarının toplumun yaşayışını etkilediği gibi toplumsal dini hayatın bireyleri yönlendirdiğini de söylüyor. İlaveten her daim toplumun dini hayatının ilerisine geçme, ahlaki yükselme ve özle irtibat sağlama iddiasında olanların olması gerektiğini söylüyor. 

Paskal, Schleiermacher, Kierkegaard, Heidegger, Newman, Olle-Lapurne, Blondel, Bergson gibi ilim adamı ve düşünürlerin içsel yolculukları ve inanç üzerine tanımları hakkında kısa bilgiler veriyor ve özellikle Bergson'un iç alemine ilişkin beyanlarına dayanarak sadece islam veya hristiyan dünyasında değil, tüm alemde öze yolculuğun vazgeçilmez bir yol tutuş olduğunu ve buna kabiliyeti olanların var olduğunu söylüyor. 


8 Ocak 2014 Çarşamba

PUTA TAPMAK

İnsan kendi eliyle yaptığına tapmış bir zamanlar. Hiçbir faydası, hiçbir hükmü, hiçbir tasarrufu olmadığını bildiği puta tapmış. Put özne gibi görünsede burada özne insan. İnsan tapmış. Hiçbir faydası, hiçbir hükmü, hiçbir etkisi olmayan puttan beklemiş, ummuş, korkmuş. Aksini de yapamaz mıydı? Putlar yapıp onların kendisine tapmasını bekleyemez miydi, ya da taptığını iddia edemez miydi? Yine aynı derecede etkisiz olacaklardı ama en azından putlar insana tapacaktı. Sonuç değişmeyecekti ama insan tapan değil tapılan olacaktı. Kendini yüceltecekti. "Bunlar benim kullarım" diyecekti. "Bunlar benim tanrım" demekten daha mantıklı değil miydi bu? Neden yapmadı? Çünkü puta tapmak insanın itirafıydı, kabullenişiydi. Acizliğini, alçaklığını, güçsüzlüğünü. Biçemeyeceğini bilse de ekmek istedi, sonucu olmasa da sebebi yaratmak istedi. Kendinden öte bir gücü kabullendi. Ona şekil vermek istedi. Ona "yok" denmesine kızdı belki. Belki uzaklardaymış gibi görülmesini istemedi, şah damarından daha yakında olduğunu hissetti de yanıbaşına koymak geldi elinden. Varlığını ispatlamak istedi. Yaptığını kendi de beğenmedi belki ama çaresizdi. Sonuçta tapmak istedi. Kibirle yanyana durmaz bu ikisi. Kibir kabullenmemedir. Kibir kendinden bilmedir. O kendinden bilmedi. Kendine verilenler için putuna tapınmasını, ondan istemesini sebep kıldı. Başına gelenler için ondan af diledi. Anlamlar yükledi kendi hareketlerine ve olan bitene. Doğruyu bulmanın ilk adımını attı. Bugün fersah fersah yürümüş insanoğlu puta tapan o insanı küçümser de onun durduğu yeri anlamaz. O kendi yerini ve tanrısının yerini belirledi. Kimin nerede durduğunu idrak etti. Sonra insana çok iş düştü. Tanrısını tanımak. Bilmek. İnsanoğlu, o küçümsediği ilkel insanın omuzlarına yüklediği bu yükü taşıyamadığında, tanrısını bulamadığında, bilemediğinde, tanıyamadığında isyan etti. Küçümsemek. Kibir. İsyan. Puta tapan kadar olamadı.  


28 Mayıs 2011 Cumartesi

DUA TEKNOLOJİSİ

Teknolojiyi, bilimi hayatı kolaylaştıran bir araç olarak görmenin ötesine geçip, bunları ilahlaştırmak insanın kibrindendir. Kendi aklıyla yarattığına o kadar güvenir ve inanır ki başka bir şeye inanma ihtiyacı hissetmez. Oysa bilim ve teknik her durumda her ihtiyacı karşılamaz. İnsanın acziyetini hissedeceği ve çaresiz kalacağı anlar mutlaka olacaktır. Yine de çaresizlik durumlarını kabullenmek yerine kibrine bağlılığından vazgeçmemek marifet gibi gelir nefislere. Bilim ve teknoloji insan yapısıdır. İnsan bir röntgen cihazı, bir MR (manyetik rezonans) cihazı icat etmiştir. Bu cihazlarla hastanın iç organlarını inceler, hastalığı tespit eder. Yine kendi icat ettiği cihazlarla bu hastalıkları tedavi etme yoluna gider. Doğrusu da budur. Ancak bu insanın dolaylı yoldan yaptıklarını doğrudan yapamayacağına inanmayı gerektirmez. O cihazı meydana getirme yeteneğine, gücüne sahip olan insan neden bu görüntülemeyi doğrudan yapamasın? Neden bir hastanın iç organlarındaki hastalığı, sıkıntıyı gözleri ile görerek, elleri ile hissederek veya beyni ile algılayarak tespit edemesin? Yüce yaratan neden bu özelliği de insana vermiş olmasın? Buna inanmak istemeyenler, yine kendi yaptıkları cihazın bu işi yaptığına tereddütsüz inanırlar. Oysa ki o cihaz bozulsa kendi kendisini tamir etme kabiliyeti dahi yoktur. Düzeltecek olan da yine insandır. O kabiliyeti o cihaza veren de yine insandır.

Bilim kurgularda, yazarların yıllar öncesinden gelecekte olabilecek teknik gelişmeleri tahmin edebildiğini, öngörebildiğini görüyoruz. Jules Verne Aya Seyahat'i yazdığında insanoğlu uçak nedir bilmiyordu? Dünya yuvarlak diyenler cadılıkla suçlanmıştı. İnsanın bilim dediği bildiğidir. Bilmediğini reddetmek bilime tapanların âdeti, bilmediğini öğrenme isteği ise gerçek bilim insanlarının güdüsüdür. Bugün doğa üstü olarak algıladığımız şeylerin hepsi olmasa da bir kısmı henüz bilmediklerimiz olabilir. Bunları bugün inkar etmek dünya yuvarlak diyenleri yakmaktan farksızdır. Bu noktada en büyük bilinmeyenlerden biri de duadır. Duanın gücünü inkar edip, ispatlanamaz diyenler bu yüzden çokçadır. Duanın teknolojisi henüz erişemediğimiz bir teknoloji olabilir mi? Çok eskilere gitmeden, son yıllarda karşımıza kitap veya film olarak gelen bilim kurgularda düşünce gücü kullanımıyla ilgili detaylar dikkatimizi çekiyor. Maddelere dokunmaksızın hükmeden mentalistler gösteriler yapıyor. Var olduğunu düşündüğümüz uzaylıların ileri beyin fonksiyonlarıyla madde ve enerjiye hükmettiklerini, bu yüzden bizden çok ileride olduklarını neredeyse kabul etmiş durumdayız. Bizim için imkansız gibi görünen ışık hızına ulaşmanın, farklı bir enerji boyutunda yaşamakla, bunun da beyin gücüyle ilgili olduğunu sanmakla meşgulüz. O halde neden duanın ileri bir teknoloji olduğuna değil de geri kafalılık olduğuna inananlar var? Gözümüzün önünde olanı binlerce yıl görmeyip de kazara bir görüverince keşif yaptık diyoruz. Arşimet fark etmeseydi suyun kaldırma gücü yok muydu? Amerika kıtası keşfedilene kadar insanlık böyle bir yer için var ya da yok diyebilir miydi? Bir şeye yok demek için onun yerinin boş olduğunu görmek şarttır. Bir gören, "var" diyorsa, ona "yok" demek ispat gerektirir. Dua binlerce yıldır insanlıkla bugünlere geldi ise görenler vardır ki gelmiştir ve yok demek ispat gerektirir. Duanın teknolojisine erişmek için çalışmak bilim insanının işidir. Bu bilme gönül vermişlere gönül insanı da denebilir. Duanın teknolojisine erişmek manevi bir araştırma geliştirme çalışması ister. Öncelikle maneviyatınızdaki, ruhunuzdaki eksikleri, sorunlu noktaları tespit eder, tamirata girişirsiniz. Sonra temiz ve düzgün çalışan bir makine ortaya çıkardığınızda bu makinenin verimliliğini artırmayı hedeflersiniz. Geliştirmenin temeli emsâllerinden iyiye ulaşma çabasıdır. O halde emsâllerinde gördüğün tüm yanlışları, kusurları önce bu makineden temizlemeli, en iyisini yapmaya çalışmalısın. Sonra makinen artık senin o güne kadar bilmediklerini sana göstermeye başlar. Elde edemediklerini önüne getirir. Bundan bin yıl önce insanlara, hastalandıklarında içlerini gösteren bir cihaz olacağı, hastalıklarını da ışınla, görmediği çarelerle tedavi edecek donanımlar olacağı söylense idi, reddedecekler, bu cihazları hayal bile edemeyeceklerdi. O zaman bugün dua ile tedavinin mümkün olmadığı söyleyenler gelecekteki insanlara mı benziyor, geçmiştekilere mi? Geri kafalılık hangisi?

Yüce yaratan Allah (c.c.) dualarımıza farklı şekillerde karşılık veriyor. Birincisi; doğrudan istediğimizle, ikincisi; duamız hatırına başımıza gelecek bir belayı defederek, üçüncüsü ise duamızın kıymetince kazancı ahiret hayatımıza mahsup ederek. Bu üç kabulden ikinci ve üçüncüsünü insan idrak edemez, duası kabul olmadı diye düşünür, işin aslını bilmez. İnsanların yaşadıkları hayatla hak ettiklerine bakılırsa, dualarının da bu ikinci ve üçüncü kabul şekilleriyle kabul edilme ihtimali hem daha yüksektir hem de kendileri için daha hayırlıdır. O yüzden kabul edilmemiş gibi düşünülen dualar kabul edilenlere göre çok daha fazladır. Bu basit bir denklemdir ancak anlamak, üzerinde düşünmek nefsimize hoş gelmez. Biz her tür günahın içinde, sakınmadan, çekinmeden yaşar, kibrimizle kendimizi bu dünyada bir çok ateşe atarız, yine de başımıza bir iş gelmez. Bunun da kıymetini bilmez, yaratıcımızın bize olan merhametinden dolayı bu kadar iyi hallerde olduğumuzu düşünmez, “dualarım kabul olmuyor” deyiveririz. Dünyada yaşanacak büyük bir acının ahirette yaşanacak en ufak bir ızdıraba kefaret olması bizim için bulunmaz bir lütuftur. Ancak bu idrak bunu söyleyende bile yoktur. Söylemek kolay, öyle yaşamak ve hakikâten idrak etmek zordur. Görülüyor ki; dua öyle bir teknolojidir ki arıza yapmaz. Yarım kalmaz, eksik kalmaz. Amacına her koşulda ulaşır. Görevini yapar, faydasını verir. Dua etmeyenin bugün internet kullanmayandan, otomobil, uçak, tren kullanmayandan, tıbbın göz kamaştırıcı imkanlarından faydalanmayandan ne farkı vardır? Her iş için dua edilir, duadan fayda beklenir. Duayı küçümsemek, her ihtiyacı kendi kudretinle karşılayabileceğini düşünmek, yaratana muhtaç olmamayı kibir meselesi haline getirmek, kendini tanımamak, aslını bilememek, elinde hiç birşey olmadığı halde her şey elinde sanmaktır. Bundan, fazla değil, on yıl öncesine kadar en küçük parçacığı atom sanan bilim adamları bugün atom altı parçacıklarla oynuyorlar. Yarın onların da içinde bir öze ulaşılmayacağı, ya da etrafımızdaki bütün evrenle birlikte, bildiğimiz her nesne bir araya gelse, asıl özü oluşturmaya yetmeyeceğinin anlaşılmayacağı ne malum? Bunca bilinmeyen varken insan neyine güvenir, neyine inanır da Allah'a inanmayı acziyet sayar. Allah'ın önümüze koyduğu örnekler olmasa, yarattık dediğimiz neyi biz yarattık? Su kaldırmasa gemi nasıl yüzecekti? Yer çekmese dünya da nasıl yaşanacaktı? Kuşlar olmasa uçak kimin aklına gelecekti? Kuşlar milyonlarca yıldır uçar da, kibrinden ödün vermeyen insan ancak yüz elli sene önce ilk kez uçmadı mı? Evrimin son noktası dediğin insan, varlıkların en üstünü, neden milyonlarca yıldır uçan hayvanlar kadar evrimleşemedi. Kuşlar uçmak istedi de insanlar istemedi mi? Evrimin temeli ihtiyaca dayanıyordu da insan hiç uçma ihtiyacı hissetmedi, çölleri, dağları yürüyerek keyfinden mi aştı? Bu ilahi düzende acziyet her şeyin temelidir. Bunu kabul edip, ne kadar varlık içinde olursak olalım yoksunluk yaşadığımız zaman duası kabul olan insan oluruz. Duanın teknolojisini çözmek, keşfetmek, bulmak, idrak etmek, insanlık için atılacak en büyük adım olacaktır. Bu aynı zamanda öze ulaşmak, yaratanınla bir olmak demektir. Duanın yerini bulması için orada olmak gerekir. Orada olanın da duası kalmaz, oradan gelene eyvallah demek kalır. Oraya adımını atan, bir an önce ihtiyaç duyduğu suyun kaldırma kuvvetine artık ihtiyaç duymayan bir deniz uçağı gibi suyun üstünden kalkar, uçar gider. Uçup gidenlere yetişmek dileğiyle...