mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2015 Perşembe

OKUMA NOTLARI: İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



Eski devir, ruhlardaki ilk ve tabiatla birlikte kaynayış ve imanlara dalış mevzuu olan san'atları yasak ediyordu. Yeni devir, bir imandan doğan müsbet ilmi, gerçek kaynağından ayırıp menfaate bağladıktan sonra onunla birlikte korkunç materyalizmi ruha mabut yapmak isteyerek ibadeti unutturdu. San'atla ibadetin her ikisine de muhtacız, ibadete san'atın kapısından girilir. 

- o -

Aristo felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı olarak benimsedikleri için Farabi ve İbni Sina gibi düşünürleri islamda skolastik düşüncenin temsilcileri olarak görüyor ve eleştiriyor. Şekle bağlılığı ve üstatların fikirlerini sorgulanamaz şekilde kabullenmeyi skolastik düşüncenin önemli iki karakteri olarak görüyor ve sorunlu buluyor. Kuran'ın Aristo felsefesine göre tefsir edildiğini, uyuşmadığı yerlerde görmezden gelindiğini veya uydurulduğunu söylüyor. Gazali bu düşünceyi eleştirirken İbni Rüşt ise savunmuş. Bu arada, islamla ters düştüğü için felsefenin ulema tarafından reddine sebebiyet veren Aristo'dan sonra, Platon gibi islamla örtüşen bir çok felsefeci ve felsefe sistemi geldiyse de olan felsefeye oluyor. 

Diğer yandan Gazali'nin açtığı çığır da kelam ilminin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Bu da bir çözüm olamıyor çünkü kelamcı alimler arasında doğan fikir ayrılıkları ictihad kapısını kapatıyor ve üstelik skolastik düşünceye karşı oluşan bu akıma dahil alimler de Aristo'nun kıyas mantığını bir de acemice kullanarak dini tamamen tekrarcılık ve üstadlara şekli bir bağlılık üzerine geliştirerek hapsediyor. 

Dini hayatın sağlıklı temellendirilmesine imkan vermeyen bu kalıplaşmış yapıya çözüm olarak düşünmeye, eleştirel yaklaşmaya, bilgiyi iç alemde yorumlayarak eşyadan edinilen tecrübeyi dünyadan bağımsız şekilde anlamlandırma gayretine, şekli dinden öteye geçip hayatın her anını iç alemde yaşanan bir mücadele olarak kavrayabilmeye, yani nihayetinde tasavvufa değiniyor. Aristo, Demokrit, Descartes gibi Gazali'nin fikirleri üzerine de birşeyler koyulabileceğini, her düşüncenin ve düşünürün geliştirilmesi gerektiğini, düşünme bahsinde durağan kalarak taklitçilikten öteye geçilemeyeceğini söylüyor. 

Bu devri kapatmakla başlayacak islamın uyanış çağı, peygamberler devrinin ahlak ve imanıyla, dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde, tasavvufun bayrağı altında ilan edilecektir.  

- o -

Biz bir ahlak tarihinin çocuklarıyız; ne ırk ne iktisad endişeleri ahlakımızı sarsamaz. Ruh ve ahlakımızla kabre varacağız, onlarla ebediyete ulaşacağız. 


- o -

Fakir ile mazluma olduğu gibi, zenginin ruhundaki sefalete ve günahkarın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen biri dindar olamaz. 

- o -

Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinde, Eflatun ve hocası Sadrettin Konevi etkisiyle temellenen vahdet-i vücud görüşünün zirveye ulaştığını anlatıyor. Bu arada İmam Rabbani Ahmed-i Serhendi Hazretlerinin vahdet-i vücuda itirazıyla yine doğrudan vahdet-i vücuda ulaşmış olması hoşuma giden bir çelişki oldu. Çelişkiler dünyasına dönen alemimde yalnız olmadığım hissinden midir bilmem, sevindim. Hal bu ki; ne yalnızlığı? Yalnız olmak için alemde ikilik gerekiyor. Oysa sadece O var, ne ben ne İmam Rabbani O'nun aksinden başkası değiliz. Sadece İmam Rabbani'den yansıması benimkinden güzel. Olsun bana da "la tahzen" dememiş miydi...

"Demir nasıl ateşe girince ondan farksız olur ve 'ben ateşim' derse, ilahi tecelliye uğrayan kul da kendi benliğinden geçmiş olduğu halde 'ben hakkım' der." 

- o -

Alparslan'ın, Kılıçarslan'ın, Fatih'in, Yavuz'un fetihlerinde kılıçtan önce kalemin ve kalbin etkili olduğunu, manevi fetihten sonra, kılıcın fethinin kalıcılığa eriştiğini anlatıyor. Fatih'in fethinden sonra Haçlı Seferlerini durdurmak için Papa'ya koşan hristiyan ulemasının, "biz halimizden memnunuz, eğer gelirseniz bizi de karşınızda bulacaksınız" deyişi bunun en önemli örneği olarak veriliyor ve Mevlana ile Yunus da getirdikleri bütüncül vahdet-i vücud anlayışıyla Anadolu'nun manevi fethini mühürleyen isimler olarak zikrediliyor. Burada yazarın, manevi atletizm olarak tanımladığı kendiyle mücadele kavramının, her bireyce benimsenmesiyle sosyolojik bir yapıya dönüştüğü ve toplumsal hale geldiği anlaşılıyor. Riyazet, yani maddeden ve hırslardan geçiş de toplumun kapsayıcılığı ve gönüllerin fethi kapısını açıyor. Bugünün ulemasının sahip olmadığı bu anlayışın halkça daha çok sahiplenildiğini ve coğrafyamızda yaşanan siyasi duruma doğrudan etki etmekte olduğunu görüyoruz. 

- o -

Kitabın sonundaki ek kısmında önemli noktalar var;

Öncelikle vahdet-i vücud anlayışını savunan ve reddeden ariflerin büyüklüklerine ve isimlerine bakılırsa biri diğerine ağır basacak durumda değil. Sadece Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretlerinin bir tarafta, Muhyiddin Arabi (k.s.) Hazretlerinin diğer tarafta olduğunu bilsek bizim açımızdan konu kapanır. Keşif ile erişilen hallerin keşfedenden başkasına açılmadığından hareketle ancak yoluna düşebiliriz. 

İnsanları üçe ayırıyor; Allah'ı bulan ve O'na yarananlar; bunlar hem akıllı hem bahtiyarlar. O'nu arayan ancak bulamayanlar; akıllı ama bedbaht olanlar. Ne arayanlar, ne bulanlar; hem akılsız hem bedbaht olanlar. 

Allah'ı tanıyanları da ikiye ayırıyor; zihni seviyeleri ne olursa olsun mütevazi olanlar, bir de hakikati görebilecek ruhi kuvvete sahip olanlar. 

Kitap boyunca ibadetin şekli unsurlarında kalanlara yönelik eleştirilerinin yoğunluğu ve içe yönelme üzerinde duruşu, dini yaşayışa ilişkin ibadeti öteleyen bir fikre mi sahip sorusunu akla getirse de son bölümde dindar insanın ibadetten uzak kalmasının düşünülemeyeceğini, iddiasının ispatının ibadet olduğunu açıklıyor. Din piskolojisi ile ilgili bölümde bireylerin yaşayışlarının toplumun yaşayışını etkilediği gibi toplumsal dini hayatın bireyleri yönlendirdiğini de söylüyor. İlaveten her daim toplumun dini hayatının ilerisine geçme, ahlaki yükselme ve özle irtibat sağlama iddiasında olanların olması gerektiğini söylüyor. 

Paskal, Schleiermacher, Kierkegaard, Heidegger, Newman, Olle-Lapurne, Blondel, Bergson gibi ilim adamı ve düşünürlerin içsel yolculukları ve inanç üzerine tanımları hakkında kısa bilgiler veriyor ve özellikle Bergson'un iç alemine ilişkin beyanlarına dayanarak sadece islam veya hristiyan dünyasında değil, tüm alemde öze yolculuğun vazgeçilmez bir yol tutuş olduğunu ve buna kabiliyeti olanların var olduğunu söylüyor. 


22 Ağustos 2014 Cuma

OKUMA NOTLARI: Sezai Karakoç Kitaplarından Seçmeler 2




MEVLANA (1988-1989)

Yazar kitaba, alışılmışın aksine Hz. Mevlana'nın misyonuna jeopolitik ve siyasi bir bakışla açıklama getirerek başlıyor. Haçlı seferlerinin ardından manevi ve maddi olarak çökmüş durumda olan Anadolu toplumunun, İslam aleminin geleceği ve Kudüs'ün korunması açısından önemi nedeniyle, Moğol istilasına maruz kalmadan hemen önce, tamirini ve dirilişini sağlamak üzere bir kurtarıcı olarak geldiğini söylüyor. İrşad görevini babasına ve O'nun öğrencilerine bırakan Mevlana, dönemin hükümdarları ile ilişki içerisinde Anadolu'nun manevi ve maddi imarına katkılarda bulunuyor, örgütlenmeyi sağlıyor. 

Şems'in, Mevlana'nın yeniden imarına ortam hazırlayan mevcut düzeni yıkıcı görevini çok güzel açıklamış. Mevlana ile Şems'i birleyip, sanki Mevlana'nın söylemek istediklerini Şems'in dilinden söylediğini sonra da kendine cevap vererek konuyu tamamladığını anlatıyor. 

Hz. Mevlana'nın eserlerinden olan Yedi Meclis (Mecalis-i Seba) hakkında yazdıkları, bende eser ile ilgili merak uyandırdı. Okuma şevki verdi.

Menkıbeleri analizi etkileyici; Hz. Mevlana'nın papazla karşılaşmasına diyalog, tebliğ, fizik kondisyon, irade ve riyazet açılarından baktıktan sonra Hz. Musa'nın büyücülerle karşılaşması kıssası ile ilişkilendirip Kur'an bakışı ile tamamlıyor. Portresinin çizilmesine müsade etmesi ancak ressamın her baktığında farklı bir Mevlana görmesi nedeniyle resmi tamamlayamaması kıssası, ilmi, niyeti ve özü sağlam olanın amelde hataya düşmekten korunduğunun ispatı.

Mevlana'nın olmayan ancak Mevlana'yı islamdan ayrıştırmak isteyenlerin farklı anlam yükledikleri "Gel, gel, yine gel. Ne olursan ol yine gel!" dizesiyle başlayan şiire Mevlana'nın yüklediği anlamı devamındaki dizeler üzerinden net bir şekilde açıklamış. "Burası ümitsizlik dergahı değildir. Tövbeni bin kere bozmuş olsan da gel!" ifadesinin, çağrılanları olduğu gibi kabul etmek üzere değil, bulundukları ümitsizlik girdabı içerisinden çıkmalarını sağlamak, feraha kavuşturmak, geri dönüşsüz bir tövbeye, affa, hidayete ermelerini sağlamak için çağırdığını açıkça gösteriyor. 

Mesnevi'nin bir Kur'an eğitim kitabı olduğunu, özellikle Farsça yazılarak, Türk dilinin egemen olduğu coğrafyada her yüzyılda yeniden güncel şekilde şerh edileceğinden güncel bir eğitim kitabı olma özelliğini korumasının sağlandığını söylüyor. Böyle bir yol gösterici ışığın yanında batıcı, devrimci, marksist fikirlerin Anadolu'nun kendilerince şekillenmesinde ancak bir mum kadar etkili olabileceği tespitinde bulunmuş. Bu yetersizliğin Mesnevi'yi yıpratma dürtüsü doğuracağını ancak bu çabaların O'nu özünden koparamayacağını ön görmüş ve bunun bugün fazlasıyla yaşandığını görüyoruz.

Yazarın bir çok eserinin ana teması olan diriliş düşüncesinin Hz. Mevlana'dan temellendiği hissediliyor. İslamın ve islam toplumlarının yeniden yükselişi için O'nun hareket ve düşünce tarzının benimsenmesi gerektiğine, bu dirilişin her çöküşten sonra aynıyla tekrarlanacağına inanıyor.

Hz. Mevlana'ya olan muhabbetimizin ve onu anlama azmimizin bugünün dünyasında, Türkiye'sinde ve islam aleminde ne kadar önemli olduğunu, bunun içsel bir yolculukla birlikte aynı zaman dış dünyaya etki edebilecek bir dönüşümün bir parçası, çocuklarımızın geleceği olduğunu hissettim.


GÜNDÖNÜMÜ (1976)

Diriliş mucizesinin ortaya çıkışı ile kazanılacak hallerden birini şöyle tanımlıyor; "En yoksul evde bile hayatın maddi zaruretlerinin ötesine uzanan bir kaygı doğsun, bulunsun." Bugün ise maddiyat sıkıntısı ile boğuşan fakirler kadar tam aksi durumda olan zenginlerin de maddiyat ötesi bir kaygıya sahip olmadığını görüyoruz. Yine en iyi durumdakiler orta yoldakiler oluyor. Anlaşılıyor ki her iki uçtakiler de maddi kaygı ötesine geçip yaratılış amaçları üzerine düşündüğünde diriliş mümkün olacak.

"Binbir haber, bilgi, görüntü, ve etki toz toprak yığını içinden, kendi varoluş anlamına uygun düşen diriliş terkibini yakalama çabasını ömür boyu sürdüren ve ölümün önüne, elinde seçme merceği giden insandır diriliş eri."

"Birleştiricidir, ayırt edici değildir. Ama özde ve ruhta ayrı olanların görünüşte bir arada oluşundan fazla bir fayda beklemez. Bu nevi toplaşmaların, ilk güçlükte tuzla buz olmuş gibi dağılacağını bilir." 

Ölümü bilmek ve sürekli hatırda tutmak ölümde boğulmak demek değildir. Denizi bilmeyen denize girince boğulur, denizi bilen ise denizde yaşar. Ölümü bilerek, hayatına karıştırarak yaşamak hayattır. Ölümü bilmeden yaşamak ise ölmektir. Ölümü bilmeyen ve hatırlamayanın ölüme karşı bağışıklığı yoktur. 

Ölüm ötesi bilinci olan uygarlıklar kalıcı, maddeci uygarlıklar ise kısa ömürlü olmuşlardır.

"Emaneti ehline veriniz" öğüdü genellikle işi bilene teslim etmek gibi algılansa da yazarın açılımı, her insanın sahip olduğu her şeyin bir emanet olması ve ona hakkıyla sahip çıkmadığında geri alınacağı yönünde. Bu bana kişinin başta değerleri, ailesi ve malı olmak üzere sahip olduğu her şeyi ehil bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini hatırlattı. Amir olmak, baba olmak, eş olmak, komşu olmak, arkadaş olmak, müşteri olmak, satıcı olmak, yardımcı olmak, hakem olmak, işçi olmak, yolcu olmak, konuk olmak, ağırlayan olmak, lider olmak, vatandaş olmak gibi tüm oluşlar bir ehliyet gerektiriyor ve muhataplarını emanet olarak kabul etmeyi gerektiriyor. Tek başına bu söz bütün hayatı düzene sokmaya yetecek derinlikte. 

Diriliş çağrısını tasavvufi bir murşid-murid ilişkisi ile değil, birlikte kurtuluşun yolu olarak tanımlıyor. Başka bir bölümde de şeytanın ayartıcılığını kişiyi yoldan saptırma çabası değil, yanlışına ortak arama, yenilgisine paydaş arama, cezasına arkadaş arama çabası olarak tanımlıyor. Her iki tanımından kaybedişin de kazanışın da bir birliktelikle olacağını, önemli olanın hangi safta duracağını bilmekten geçtiğini anlıyoruz. 

Önemli bir tespit daha; çoğu insanın değerlendirmeleri ilk izlenime dayanır. Çok az insan kritik yetisine sahiptir ve zamanla edindikleri bilgilerle değer yargılarını düzeltirler ve hatta temelden değiştirebilirler. Bu önemli bir yetenektir, kitle genelde ilk gördüğüyle kalır. İlk izlenim de genellikle izafi olduğu (kıyas, bağıllık içerdiği) için orijinal özelliklerin görülmesini engeller. Bu aceleci indirgeme tavrı yenilik kavramını ortadan kaldırıyor. Bu da toplumların, kendilerine çizilen sınırlar içerisinde kalmasını sağlıyor, buna karşı bir duruş ortaya koymalarını zorlaştırıyor.