kural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2021 Çarşamba

“DONDURMA”YI YALAMADAN YUTMUŞUM

 


“DONDURMA”YI YALAMADAN YUTMUŞUM


Yine bir tüketilmiş tüketici hikâyesinin kahramanıyım. Yazınca insan mağdurken bile kahraman oluyor, herhâlde ha babam yazışımız da bundan. Bu tür hikâyeleri eğlenceli hâle getirmeli ki okunsun, zülfüyâre dokunsun dedim kendime; sonra neden öyle dedin dedim, çünkü bu haftayı “Cingöz Recai'nin Harikulâde Sergüzeştleri”ni okuyarak geçirdim, onun etkisindeyim dedim. Cingöz Recai zenginden çalıp fakire veren sevimli bir hırsızımız amma ve lakin bahsime konu “alış” “verişler” fakir gerçek kişiden zengin tüzel kişiye cinsinden. Vatandaştan kurumsal şirkete. Asıl meseleye gelmeden önce Sertaharri Mehmet Rıza da buradayken olayın bir üzerinden geçelim.


Varlığımın en sağlam ispatı olan bedenim, kimliğim ve imzamla şirketin il müdürlüğüne bizzat, bilfiil, özgür irademle başvurup hat kapatma başvurumu yapıyorum. Bu başvurma şeklinin daha etkilisinin olmadığını bilerek bugüne kadar yaşadığımdan içim rahat. Ancak dilekçemin kabulüyle birlikte, hattın kapanması için telefonla aranacağımı ve onayımın alınacağını öğreniyorum. Yani beni canlı ve taze, dipdiri ve aklı başında bir şekilde karşısında gören şirket varlığımdan emin olamamış olacak ki beni telefonla arayıp acaba orada mıyım ve talebimden emin miyim diye bir bakacaklarmış. Kafayı ne zaman yedik, bu akıl dışılığı ne ara kabullendik diye düşünedurun, çünkü orasını ben de kaçırmışım; ama bir yandan da “çağın gereği” olan işin içinde işi kestirmeye de çalışın. Beni arayacak ve kararımdan vazgeçirmek üzere aldıkları özel eğitimleri üzerimde deneyecek olan ikna ekibiyle son bir mücadele etmem gerekiyor. Uzatmayayım; bu pazarlığı sağ selamet aştım sanıp telefonu kapatıyorum ki bir teşekkür mesajı geliyor. “Bize sizlere hizmet etme fırsatını tanıdığınız için teşekkür ederiz.” Telaşla çağrı merkezini arıyorum, ne oldu, ne yaptınız bana diye soruyorum, bir de öğreniyorum ki o muhabbet sırasında benim “hat kapatma” talebim olmuş mu bana “hat dondurma!” Olmaz diyorum, ben bunu talep etmedim, şunu talep ettim, vay ben ne ettim, vay siz bana neler ettiniz derken, “ses kayıtlarını dinleyelim, size dönelim” diyorlar. Dinleyip dönüyorlar; çok güzel söylemişim, çok beğenmiş, alkış bile tutmuşlar. Yapacak bir şey yok. Lafın arasında “dondurma”yı yalamadan yutmuşum.

Önce bu işe çok sinirlendim, durumu geri çevirmek için ne kadar uğraşsam da nuh dediler peygamber demediler. Yuh dedim, yine peygamber demediler. Bir tam günü bununla zehir ettikten sonra benimle telefonda konuşan ve kalbimi kararttığım o gençler düştü aklıma. Benden giden az biraz paraydı, hepimizden giden bu gündelik kapkaçlar, bu kayıplar üst üste konsa bir yekun ediyor elbet ama o gencecik insanlardan çalınanı bir düşündüm. Her gün acemisi, yaşlısı, zor duyanı, az göreni, idrâki zayıf, muhakemesi sınırlı, dikkati dağınık, sabrı tükenik onlarca insanı tufaya düşürmek, punduna getirmek, onlardan bir basit “onay” sözcüğü ile istediğini ama onların vermek istemediğini almak kim bilir nasıl bir yüktü. Mesaisini tamamlayıp evine, arkadaşlarının, büyüklerinin, küçüklerinin yanına giden o gençler arasında bu yükün ağırlığını, kokusunu, acısını hisseden hiç mi yoktu? Sırtında o yükle yediğinden, içtiğinden, kazandığı o paradan keyif, bereket, hayır görebilen var mıydı? Çoğunun hayatında geçici bir dönem olan bu çağrı merkezi memurluğu, bu aldatmanlık tamamlandığında, o insanla oynama güdüsünü kazanmış gençler hangi işlerde kimlerin canını daha fazla yakmaya meyledecekti? Bu hasar hepimizin gözleri önünde onlara nasıl veriliyordu? Nasıl oluyor da hayatının en güçlü evresindeki insan kendisine dayatılan bu göreve isyan etmiyordu? Emindim çünkü defalarca tanık olmuştum ki bu gençler aynı haksızlık kendilerine yapılsa şikayet edecek, itiraz edecekti ama bunu başkalarına bile isteye, özel bir eğitim ve hazırlıkla yapmayı kabullenmişlerdi.


Bu düşünce, vicdanımı yaşadığım mağduriyetten daha fazla sızlatınca kimmiş bu şirketin CEO'su diye bir bakayım dedim. İki tık, şak diye çıktı. İki tık daha, Twitter'da hesabı da varmış. Aldım elime parmaklarımı, üç tivit attım sordum; benim vicdanıma bir sızı girdi, sizinkinde var mı bir hareket diye. Burda kelime oyunları yaptığıma bakmayın, biraz sert ve dokunaklı ama her halükârda nezaket kuralları içerisinde yazdım. Bir gün sonra toplam etkileşim on dört. Yani tivit pek kimsenin umrunda değil. Ama neyseki hedef beyefendi tiviti görmüş; sızım temizmiş. Bir çalışana mağduriyetimi çözmesi için yetki verilmiş, benimle irtibat kurdular. Benim sorunum ufak bir maddi hasarla çözüldü. Ama bir dakika! Buradaki asıl büyük sorun benim sorunum değildi ki. Bu tür şirketlerin sayısı onları aştı, oralarda çalışan gençlerin sayısı -iki tıkladım baktım- yüz bini aşmış. Yüz binin üzerinde genç her gün bizleri söz oyunlarıyla para tuzaklarına çekmeye çalışıyor ey ahali! Bu çocukları oralardan kurtarmalıyız! O olmuyorsa oraları bu alışkanlıktan, bu dayatmadan temizlemeliyiz! O da olmuyorsa bu çocukları özlerine döndürmeliyiz! Her birini alıp önümüze, “rıza” ile “onay arasındaki farkı, “helâl” ile “yasal” arasındaki farkı, “işini güzel yapmak” ile “güzel para kazanmak” arasındaki farkı anlatmalıyız. İktisadın, ekonominin, finansın, adını ne koyarsak koyalım, hayatın en temel kavramlarından birinin “görünmeyen gider”, diğerinin de “bereket” olduğunu, inandırmak zor olsa da telkin etmeliyiz. Rızasız ama yasal işlerin hepimizden görünmeyen giderlerle götürdüğünü, götüreceğini, “ben parmaklarımın ucundaki yetkiyi haklıdan yana kullanırım arkadaş, buna da kimse mani olamaz, kimse şerh koyamaz” diyebilmenin helâl ve beklenmeyen gelirler getireceğini, hayırlı kapılar, yollar açacağını tekrar ededurmalıyız.


Diğer yandan da “gençler ne yapsın, nasıl yapsın, ellerinden ne gelir” kabullenişine düşmemeli, adaletsizliğe alet olmalarına göz yummamalıyız. Elinden hiçbir şey gelmiyorsa “guzum beni aldatman” diyebilirsin teyzeciğim, “yapma evladım, benden geçti ama sen daha gencecik çocuksun, kalbini karartma” diyebilirsin amcacığım. “Benim de senin kadar evladım var, seni bir gün baban da arayabilir oğlum” diyebilirsin. Ya da patron, sen de üç günlük dünyanın ticaretine, öldüğünde herkesin unutacağı rakamlardan ibaret yönetim başarısı yanılgılarına bel bağlamayıp “siz haklıya hakkını verin, herkes bizi seçecektir gençler” diyebilirsin. O zaman senin için ömrüm boyunca duacı olacağım. Onaylıyorum.

15 Temmuz 2021 Perşembe

CIP TIS

 


CIP TIS


Kimi babasının cebinden aşırdığı, üç kuruş haftalığından artırdığı ya da kahvehane masalarında üttüğü parayla doğan görünümlü şahininin, kimi hesapsız harçlığının bozukluklarıyla pırrarisinin bagajına düzüyor pes ettiren o abes sistemi. Bir gece, bir de kuytu sokak buluyor, kendi hâlinde bir kurala racon kesip kral kesiliyor, sesi sonsuza kadar açıyor. “Sadece ben varım ve buradayım...” diyor, “...duyuyor musunuz?” Duyuyorsak biz de varız. Duymuyorsak o da yok. İşte böyle bir açmazdan sesleniyor.


Ve bizi inkâr, yalnızlığını ilan ediyor. Birden farkına varıyor; onca insan sırf o yok saydığı için mi yoklar yoksa hiç yanında olmadıkları için mi onları var sayamıyor? Düşünüyor. Bir elini tutan olmadığını, bir yüzüne gülen, bir derdini soran olmadığını, sevgilinin gözü ucuyla bile hiç süzülmediğini... O, bağrına nispet lastik yakarken bu sessiz sakinlerin nice huzurlar içinde yattıklarını... Tanısa seveceği, tanımadan sevmediği hemşehrilerinin evlerini potpori kokteyliyle kundaklarken aldığı zevkte patinaj yapıyor. Sığ saçma bir eğlenceye saplanıyor, yol alamıyor, varamıyor. Kuytu bir utanmazlığa park ediyor, içiyor biraz. Biraz tüttürüyor.


Basbayağı “ben yalnızım” diyor ama bozuk genççesi yüzünden anlaşılamıyor. Biz bu dili biraz anlıyoruz ama pek konuşamıyoruz. İş yine ona düşüyor. Anlaşılmak için önce anlamak gerektiğini çözmeli. Anlamaya birilerinden başlamalı. Erken kalkıp yol almak üzere yatmış olan ağabeyinden, doktor olma hevesiyle ders çalışan kız kardeşinden, dermansız hastadan, tavşan uykusundaki bebekten, uykusuz anneden, o an görülen bir kâbustan, verilen bir son nefesten başlamalı. Geceyi yırtmak yerine kapalı perdeleri aralamalı. İrkilerek uyanmış bir adamın bedduasına mı uğramalı, teheccüde kalkmış bir akranın “Allah ıslah etsin”lerinden mi nasiplenmeli? Dul kadının tedirgin yüreğine mi inmeli, kör bir duvara mı çarpmalı?


Çevirenlerden hayırlı biri onu bu yoldan çevirmeli. En keskin görüşlü gözcüler görüyor demeli. Erkenden dönerseniz bu cezalar toptan siliniyor demeli. Bu dünyanın altını üstüne getirdiğinde sen kim olmak isterdin, sormalı. Ol be çocuk yanındayız, omuz vermeli. Bir öğretmen görmeli, bir baba sevmeli bu çocukları, bir anne her gece ısrarla beklemeli. Gürültüde kaybolmaktansa sessiz bir isyanla dünyaya baş kaldırmayı öğretmeli. Bir abla çay demlemeli, gecenin nimetlerinden dem vurmalı. O biskuvi var ya o bisküvi. Yaşı yok onun. Çaya beraber banmalı. Ucuz gaz değil, sohbet ehlinden haz almalı bu çocuk. Yanlamak yerine dosdoğru yol tutmalı. Bir şarkı ile bin haneden lanet toplamamalı.


Bakarsan sağ oluyor bu çocuk, bakmazsan da büyüyor. Arabaya kaçma yaşları geçiyor. Şehri ateşe, velveleye verip vatanı müdafaya gidiyor. Ali kıran yol kesen konvoylarla evleniyor. Hatır saymıyor, hayır dua beklemiyor. Bir türlü duyuramıyor sesini, bir türlü herkesin onu gördüğünden emin olamıyor. Duramıyor, yine karaltılı evlerde geceliyor, kaçarak kendi evinden. Müziği sonsuza kadar açıyor. Kim bilir hangi mahallenin yabancılarına daha yakından zulmediyor. Eşine, çocuklarına uzaktan. Bir türlü yırtamıyor şu geceyi, şu yalnızlığı paylaş paylaş bitiremiyor. Bir “ritim” arıyor. Türkçesi: tartım, dizem bunun. Yani aslında bir ölçü arıyor, bir denge, bir düzen arıyor. Ama sahtesiyle oyalanıyor. Belki başkasının tutturduğu düzeni beğenmiyor. Çok kurulmuş düzenlerden uzak duruyor ki kendi düzenini kurabilsin ama özgün sandığı o düzen de çok kurulmuş, çok yıkılmış düzenlerdendir, bilemiyor. Vaktini bekliyor. Çıkıp çıkıp gerisin geri giriyor bir arkadaşa bakıp çıkmak için. Bakıp çıkıyor, batıp çıkıyor. Bir el uzatılsın bekliyor.


O zaman can simidi atalım. Şu çocuğu bir mahallesine çekelim. Daha yaklaşırken sesi kısacak. Sigarayı atacak, kendine çeki düzen verecek. İnsanlar görünür olmaya başlıyor, selamından belli. Top oynayan çocukların yoldan çekilmesini bekliyor, kornaya basmıyor. Meğer mesele “ötekiler”miş. Bizim ötekilerimiz televizyonda, sosyal medyada, siyasete, zihniyete göre şekillenirken onun ötekileri zeminde, fizikî menzilinde, gelir durumuna, yaşa, yaşadığı yere göre belirlenmiş. Mahallesinden çıkınca sesi sonsuza kadar açmış. Oradakileri tanımadığı için düşünmemiş, o etapları düşünmeden oynamış, ses bombalarına sarılmış. Defalarca ölmüş, yeniden başlamış, umursamamış ama mahallesine hep o tek bir canıyla dönmüş.


Ötekileştirmenin biçimleri yaşa, eğitime, cinsiyete, gelir seviyesine göre değişebiliyor. Sabahtan akşama büyük büyük cümlelerle, suçlamalarla, hakaretlerle, haksızlıklarla, kayırmayla, tartışmayla birbirlerini düpedüz ötekileştiren yetişkinlerin verdiği rahatsızlık gece gürültülerinden yıkıcı. Ama sessizliği, bizi yok sayanlara, hayatımızda yer açmadığımız için asfaltımızdan geçenlere tavsiye ediyoruz. Belki de biz sessiz olsak onlar çığlık atmayacak, konuşacaklar. Zorlama bir günah keçisi tayin etmeye, haddini aşan gençleri aklamaya çabalamıyor, hepimizin kulaklarını tırmalayan sorunun çözümü için aynı masaya oturmayı ve sözü küçüğe vermeyi teklif ediyorum. Hayal ediyorum. Sürpriz bir çevirmeyle durdurduğumuz bu gençlerden birini, polis yerine tonton bir amcayla teyzenin, kucağında bebeğiyle bir annenin karşıladığını, bu mağdur insanların gürültüden duydukları rahatsızlığı o gencin yüzüne güzellikle söylediğini hayal ediyorum. Pişmaniyeye dönen gencin özür dileyip el öptüğünü, bir daha yapmayacağına söz verdiğini hayal ediyorum. Memlekette aksine yeltenecek genç olmadığını adım gibi biliyorum. Böyle acayip işler düşünüyorum, sınır tanımaz, sınırlarımızı aşacak gençlerimizle ilgili bizim aklımıza sığmayacak çözümler denemeyi, meseleyi ortaya koyup sözü onlara bırakmayı teklif ediyorum. Ama siz de bağırmadan konuşun gençler, olur mu? Egzozunuzu seveyim.

11 Aralık 2014 Perşembe

OKUMA NOTLARI: Devlet / Platon


Hocası Sokrat'ın, insandan köklenip ideal devleti kurma niyetiyle şekillendirdiği düşüncelerini tartıştığı sohbetlerini anlatan Platon'un eserinde ilk 5 kitapta insanlığın temel soru ve sorunlarının 2500 yıldır değişmediğini, tekrar tekrar hiç yaşanmamışçasına baştan yaşandığını farkettim. 

6. kitap bölümünde bazı ifadeler dikkatimi çekti;

Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya uğraşıp duran bir ruh küçüklükle bağdaşmaz. Düşünceleri yücelere yükselen, bütün varlıkları, bütün zamanlarla birlikte seyreden kişi, insan hayatına önemli bir şey diye bakmaz. Bu nedenle filozof yaradılışlı diyeceğimiz adamların hiçbir aşağılık tarafı olmamalıdır. Ölümü korkulacak birşey olarak görmez. Korkak, aşağılık bir yaradılış da felsefeye erişemez. İçinde aç gözlülük, aşağılık, gösteriş, korkaklık olmayan bir insan geçimsiz haksız da olmaz. Öyleyse bilim (insan ve tanrı ilminden bahsediyor) sevenle sevmeyeni ayırt etmek için kişinin genç yaşında doğru ve geçimli, yada geçimsiz ve hırçın olup olmadığına bakacaksın. Bunun yanında sağlam bir bellek, incelik, ölçü ve öğrenme kolaylığı olacak. 

Bu tanımı yaptıktan sonra bu yaradılışa sahip kişinin binde bir geldiğinden ve bunların da çoğunun bozulmalarından bahsediyor. Bu bozulmanın etkenlerini ise şöyle sıralamış;

Öncelikle yaradılıştan taşınması gereken şartlar olarak saydığı yiğitlik, ölçülülük ve bunlara benzer beğenilen değerlerin aynı zamanda kişiyi yakan, yıkan şeyler olması. Sonra güzellik, zenginlik, beden gücü, devlet ve aile bağları. Bütün bunları taşıyan kişinin uğrayacağı zarar taşımayanın uğrayacağı zarardan büyük olur. Bir nevi azdan az, çoktan çok gider mantığı. Öyleyse en iyi yaradılış gereğinden başka türlü beslenirse orta yaratılıştan daha kötü olur. En güzel değerlerle yüklü insanlar kötü bir eğitimle kötünün kötüsü olurlar. En büyük suçları, korkunç kötülükleri, orta yaratılışlı insanlar değil, eğitimin bozduğu sağlam yaratılışlılar işler. Cılız bir yaratık ne iyinin ne kötünün büyüğüne ulaşamaz. 

Gelelim asıl noktaya; bu bozulmanın önüne tanrı korumadıkça kimse geçemez. 

Kulun emeğine, inadına, dirayetine, fıtraten taşıdığı bütün erdemlere ve aldığı iyi eğitime rağmen hidayete erdirenin ancak Allah olduğunun bir ayet ile bize bildirilmiş olması ne büyük nasip! Sokrat gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca kafa yorup, Platon gibi saatlerce, belki de aylarca, yıllarca dinleyip, etrafımızdakileri de ikna etmek gibi bir zahmete katlanmaksızın lutfen bilgilendirilmişiz.

Devamında bu bozulmada en büyük sorumluluğun yine sofistlerde (eğitmenlerde) olduğunu söylüyor. Kendi beğendikleri hareketleri öven, aksini yeren, bunlarla yetersiz kaldığında kepaze eden, mallara el koyan, öldüren sofistler. Bugünün şartlarında bu eylemleri alenen gerçekleştirilen eylemler olarak, bu kişileri de gerçek kişiler olarak değil insanları yaşam standartları ve şartlarıyla zorlayan sistem olarak görmek gerekir.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen fıtratı uygun kişiye verilmesi gereken eğitim üzerine çokça kafa yorup tatmin edici bir çıkış yolu bulamasa da, devlet yönetmeye uygun ideal insanın yetiştirildiğini varsaydığında dahi önemli bir sorunla karşılaşıyor; zevklerin, keyiflerin, heveslerin üzerine çıkartılmış, ağırlıklarından kurtulmuş ruha sahip kişiler baş olma sevdası taşımayacakları için devleti yönetmeye talip olmayacaklar, ve hatta kaçınacaklardır. Diğer yandan da bu değerlere sahip olmadıkları için devleti yönetmeye talip olacak kişiler ise bir ülküleri olmadığı için bu işe elverişli değillerdir. İkinci grubu hiç önemsemeyip üzerinde çalıştığı ilk grup için bulduğu çözüm iyi yetişmiş üstün kişileri toplum için çalışmaya ikna etmek. Sonra tekrar onların eğitimine dönüyor ve çocuklukta beden eğitimi ve müzik, gençlikte matematik, geometri ve astronomi, ilerleyen yaşlarda da dialektik eğitimi yapılması gerektiğine inanıyor. Erken yaşta dialektik ve tartışma içerisine giren bireylerin bu tartışmaları üstün gelme amacıyla, ilerleyen yaşlarda ise doğruyu arama çabasıyla yapacaklarına inandığı için otuzlu yaşlardan önce felsefi ve ilmi tartışmalara girilmesinin engellenmesi gerektiğini söylüyor. Bu dialektik eğitimi için öngörüsü ise 15 yıl. Yani fıtratı uygun ve iyi eğitilmiş kişilerin devlet yönetimi için uygun hale gelmesi 45-50 yaşlarından önce olmuyor. 

O günden sonra bu bilimlerle 2500 yıl geçiren insanlığın halen ideal yöneticiye kavuşamamış olması, bilimin irfan ve sadakat ile harmanlanmamış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Eksik olan; ilahi gerçeğe ait bilgi ve ona bağlılık. Yöneticinin, içinden çıktığı toplumla birlikte o toplumun asıl sahibine de bağlılığı. Kendini sahip değil sahibin sadık hizmetkarı olarak görmesi.

- o -

8. kitapta bugün yaşadıklarımızla birebir örtüşen durumlardan bahsedilmiş;

Kendi kurguladıkları ideal devlet dışında 4 çeşit daha devlet şeklini açıklıyorlar. Birincisi; timokrasi veya timarşi diye adlandırdıkları şeref devleti. Şeref sahiplerinin para düşkünlüğü cimrilik, açgözlülük, rekabet ve dolayısıyla zengin-fakir ayrımının git gide büyümesi sonucunu doğurduğunda oligarşiye yumuşak bir geçiş yaşanıyor. Bu düzende belli bir gelir düzeyinin altındakilerin devlet yönetiminde hiçbir etkisi yok. Oligarşik toplumlarda zengin-fakir arası uçurum açıldığından toplumun bütünlüğünün korunmasını sağlayacak insan bulunamıyor. Zenginler fakirlere güvenemediği için, fakirler ise zenginlere karşı nefret duyduğu için güvenlik zaafı doğuyor. Oligarşiden demokrasiye geçiş tanımı çok ilginç; Bu düzenin başındakiler , kudretlerini mala, mülke borçlu oldukları için, gençlerin hovardalıklarını, baba mallarını harcayıp tüketmelerini kanunlarla önlemeye gitmezler. Çünkü daha zengin, daha hatrı sayılır olmak için bu hovardaları borçlandırıp mallarını ellerinden almak isterler. Böylece toplumda bir sürü işsiz türer, mallarını ellerinden alanlara ve toplumun geri kalanına karşı bir kin besler, onlara kötülük etmek, devleti yıkmak, düzeni değiştirmek üzere yollar ararlar. Bu mutsuz insanları görmezlikten gelen zenginlerse borç verip faiz almaya devam ederler. Onların sermayeleri büyüdükçe toplumda yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır. (Yaban arıları tanımı gelir için adi suç işlemekten çekinmeyenler için kullanılıyor. Bunun karşılığı ise iğnesi olmayan arılar, yani dilenciler) Bu tür toplumlarda zengin gençler eğlenceye dalar, bedenlerini ve kafalarını işletmekten geri kalır, yumuşar, zevke de acıya da dayanamaz hale gelirler. Bu gençler fakirlerle bir araya geldiklerinde fakirlerde kendine güven ve haset doğar. Sonunda iç savaş çıkar. Fakirler galip geldiklerinde demokrasi kurulur. Görünüşte en güzel düzen budur ancak aslında sınırsız özgürlüklerin getirdiği sınırsız sayıda düzen nedeniyle demokrasi düzenler panayırıdır. Bu düzende insan zorunlu ve yararlı isteklerden, boş ve zararlı isteklere doğru kayar. Saygısızlık nezaket, kargaşa özgürlük, israf cömertlik, yüzsüzlük de yiğitlik olur. Demokrasiyi yıkan da onun en çok arzuladığı şey olur; özgürlük. Halkı yönetenler her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca, halk onları suçlar, hain ve oligark diye cezalandırır. Devlet adamlarının dediğini yapan yurttaşlar çıkarsa onlar da kötülenir, aşağılık köle ruhlu insanlar sayılır. Böyle bir devlette özgürlük isteği bütün sınırları aşar. Bu aileye ve bireye de yansır. Baba oğlundan çekinir, kendini babasıyla bir tutan delikanlı, büyüklerini saymaz, çekinmez, hür yaşamak ister. Öte yandan sığıntılar yurttaşlara, yurttaşlar sığıntılara eş olur. Yerli, yabancı ayrılığı da kalmaz. Öğretmen öğrencisinden çekinir, öğrencilerse büyükleriyle olduğu gibi öğretmenleriyle de alay ederler. Heryerde gençler kendilerini yaşlılarla bir sayar onlarla yarışa girerler, yaşlılar da gençlerin hoşuna gitmek için şakacı, eğlenceli olmaya çalışır, genç tavır takınırlar. Sonunda yurttaşlar öyle hale gelir ki, bir yerde baskıya benzer en ufak birşey gördüler mi kızarlar, ayaklanırlar, yazılmış yazılmamış bütün kanunları hiçe sayar, kelimenin tam anlamıyla başına buyruk kalmak isterler. Her aşırılığın ardından her zaman sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde, bütün canlılarda böyle olur. Devletlerde ise hepsinden fazla. Aşırı özgürlüğün tepkisi aşırı kölelikten başka birşey olmaz. Ve bu da son devlet düzenini doğurur; zorbalık. 

Anlaşılıyor ki ideal düzenin sırrı sınırsız özgürlük değil, özgürlük ise zevklerin peşinden engellere takılmaksızın koşmak değil. Özgürlük bireyin faydasız isteklerinden sıyrılabilmesi, onu doyumsuzluğa ve mutsuzluğa mahkum eden bağımlılıklarından, bencilliklerinden ziyade bir hayat sürebilmesi. Bedenin değil ruhun hazlarına erişmek özgürlük. Demokrasi ise özgür ruhların, maddeten birbirini itmeyen bireyler olarak aynı ortamda yaşayabilmesi.