kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2021 Perşembe

OKUMA NOTLARI; Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

 Tüfek, Mikrop ve Çelik  (Karton Kapak)

Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.  

 

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

15 Temmuz 2021 Perşembe

CIP TIS

 


CIP TIS


Kimi babasının cebinden aşırdığı, üç kuruş haftalığından artırdığı ya da kahvehane masalarında üttüğü parayla doğan görünümlü şahininin, kimi hesapsız harçlığının bozukluklarıyla pırrarisinin bagajına düzüyor pes ettiren o abes sistemi. Bir gece, bir de kuytu sokak buluyor, kendi hâlinde bir kurala racon kesip kral kesiliyor, sesi sonsuza kadar açıyor. “Sadece ben varım ve buradayım...” diyor, “...duyuyor musunuz?” Duyuyorsak biz de varız. Duymuyorsak o da yok. İşte böyle bir açmazdan sesleniyor.


Ve bizi inkâr, yalnızlığını ilan ediyor. Birden farkına varıyor; onca insan sırf o yok saydığı için mi yoklar yoksa hiç yanında olmadıkları için mi onları var sayamıyor? Düşünüyor. Bir elini tutan olmadığını, bir yüzüne gülen, bir derdini soran olmadığını, sevgilinin gözü ucuyla bile hiç süzülmediğini... O, bağrına nispet lastik yakarken bu sessiz sakinlerin nice huzurlar içinde yattıklarını... Tanısa seveceği, tanımadan sevmediği hemşehrilerinin evlerini potpori kokteyliyle kundaklarken aldığı zevkte patinaj yapıyor. Sığ saçma bir eğlenceye saplanıyor, yol alamıyor, varamıyor. Kuytu bir utanmazlığa park ediyor, içiyor biraz. Biraz tüttürüyor.


Basbayağı “ben yalnızım” diyor ama bozuk genççesi yüzünden anlaşılamıyor. Biz bu dili biraz anlıyoruz ama pek konuşamıyoruz. İş yine ona düşüyor. Anlaşılmak için önce anlamak gerektiğini çözmeli. Anlamaya birilerinden başlamalı. Erken kalkıp yol almak üzere yatmış olan ağabeyinden, doktor olma hevesiyle ders çalışan kız kardeşinden, dermansız hastadan, tavşan uykusundaki bebekten, uykusuz anneden, o an görülen bir kâbustan, verilen bir son nefesten başlamalı. Geceyi yırtmak yerine kapalı perdeleri aralamalı. İrkilerek uyanmış bir adamın bedduasına mı uğramalı, teheccüde kalkmış bir akranın “Allah ıslah etsin”lerinden mi nasiplenmeli? Dul kadının tedirgin yüreğine mi inmeli, kör bir duvara mı çarpmalı?


Çevirenlerden hayırlı biri onu bu yoldan çevirmeli. En keskin görüşlü gözcüler görüyor demeli. Erkenden dönerseniz bu cezalar toptan siliniyor demeli. Bu dünyanın altını üstüne getirdiğinde sen kim olmak isterdin, sormalı. Ol be çocuk yanındayız, omuz vermeli. Bir öğretmen görmeli, bir baba sevmeli bu çocukları, bir anne her gece ısrarla beklemeli. Gürültüde kaybolmaktansa sessiz bir isyanla dünyaya baş kaldırmayı öğretmeli. Bir abla çay demlemeli, gecenin nimetlerinden dem vurmalı. O biskuvi var ya o bisküvi. Yaşı yok onun. Çaya beraber banmalı. Ucuz gaz değil, sohbet ehlinden haz almalı bu çocuk. Yanlamak yerine dosdoğru yol tutmalı. Bir şarkı ile bin haneden lanet toplamamalı.


Bakarsan sağ oluyor bu çocuk, bakmazsan da büyüyor. Arabaya kaçma yaşları geçiyor. Şehri ateşe, velveleye verip vatanı müdafaya gidiyor. Ali kıran yol kesen konvoylarla evleniyor. Hatır saymıyor, hayır dua beklemiyor. Bir türlü duyuramıyor sesini, bir türlü herkesin onu gördüğünden emin olamıyor. Duramıyor, yine karaltılı evlerde geceliyor, kaçarak kendi evinden. Müziği sonsuza kadar açıyor. Kim bilir hangi mahallenin yabancılarına daha yakından zulmediyor. Eşine, çocuklarına uzaktan. Bir türlü yırtamıyor şu geceyi, şu yalnızlığı paylaş paylaş bitiremiyor. Bir “ritim” arıyor. Türkçesi: tartım, dizem bunun. Yani aslında bir ölçü arıyor, bir denge, bir düzen arıyor. Ama sahtesiyle oyalanıyor. Belki başkasının tutturduğu düzeni beğenmiyor. Çok kurulmuş düzenlerden uzak duruyor ki kendi düzenini kurabilsin ama özgün sandığı o düzen de çok kurulmuş, çok yıkılmış düzenlerdendir, bilemiyor. Vaktini bekliyor. Çıkıp çıkıp gerisin geri giriyor bir arkadaşa bakıp çıkmak için. Bakıp çıkıyor, batıp çıkıyor. Bir el uzatılsın bekliyor.


O zaman can simidi atalım. Şu çocuğu bir mahallesine çekelim. Daha yaklaşırken sesi kısacak. Sigarayı atacak, kendine çeki düzen verecek. İnsanlar görünür olmaya başlıyor, selamından belli. Top oynayan çocukların yoldan çekilmesini bekliyor, kornaya basmıyor. Meğer mesele “ötekiler”miş. Bizim ötekilerimiz televizyonda, sosyal medyada, siyasete, zihniyete göre şekillenirken onun ötekileri zeminde, fizikî menzilinde, gelir durumuna, yaşa, yaşadığı yere göre belirlenmiş. Mahallesinden çıkınca sesi sonsuza kadar açmış. Oradakileri tanımadığı için düşünmemiş, o etapları düşünmeden oynamış, ses bombalarına sarılmış. Defalarca ölmüş, yeniden başlamış, umursamamış ama mahallesine hep o tek bir canıyla dönmüş.


Ötekileştirmenin biçimleri yaşa, eğitime, cinsiyete, gelir seviyesine göre değişebiliyor. Sabahtan akşama büyük büyük cümlelerle, suçlamalarla, hakaretlerle, haksızlıklarla, kayırmayla, tartışmayla birbirlerini düpedüz ötekileştiren yetişkinlerin verdiği rahatsızlık gece gürültülerinden yıkıcı. Ama sessizliği, bizi yok sayanlara, hayatımızda yer açmadığımız için asfaltımızdan geçenlere tavsiye ediyoruz. Belki de biz sessiz olsak onlar çığlık atmayacak, konuşacaklar. Zorlama bir günah keçisi tayin etmeye, haddini aşan gençleri aklamaya çabalamıyor, hepimizin kulaklarını tırmalayan sorunun çözümü için aynı masaya oturmayı ve sözü küçüğe vermeyi teklif ediyorum. Hayal ediyorum. Sürpriz bir çevirmeyle durdurduğumuz bu gençlerden birini, polis yerine tonton bir amcayla teyzenin, kucağında bebeğiyle bir annenin karşıladığını, bu mağdur insanların gürültüden duydukları rahatsızlığı o gencin yüzüne güzellikle söylediğini hayal ediyorum. Pişmaniyeye dönen gencin özür dileyip el öptüğünü, bir daha yapmayacağına söz verdiğini hayal ediyorum. Memlekette aksine yeltenecek genç olmadığını adım gibi biliyorum. Böyle acayip işler düşünüyorum, sınır tanımaz, sınırlarımızı aşacak gençlerimizle ilgili bizim aklımıza sığmayacak çözümler denemeyi, meseleyi ortaya koyup sözü onlara bırakmayı teklif ediyorum. Ama siz de bağırmadan konuşun gençler, olur mu? Egzozunuzu seveyim.

17 Ağustos 2018 Cuma

BİR YABANCI DİL OLARAK TÜRKÇE!

Gelecekçilerin kabul görmüş bir öngörüsüne göre yakın zamanda yabancı dil bilmek önemini yitirecek. Çünkü yüksek doğrulukla anlık çeviri yapabilen cihazların piyasaya çıkması an meselesi. Üstelik bir dil için de değil, tüm diller için. "Bir lisan bir insan" noktasından "bir cihaz bin bir insan" noktasına ilerliyoruz. Ancak biz bu öngörüyü gözardı ederek çocuklarımızın eğitiminde yabancı dile ağırlık vermeye devam ediyoruz. Eğitim müfredatında işlevsel bir yabancı dilin yer alması elbette doğru ve gerekli ancak ağırlığının diğer temel bilimleri ve genel kültürü geride bırakacak şekilde artırılması o kadar doğru değil. Yabancı dil gereksinimi teknolojik imkanlarla karşılanabilir hale geldiğinde diğer yeterlilik ve yetenekleri açısından eksik kalacak gençler yetiştiriyor olabilir miyiz?


Diğer bir önemli soru ise; bu teknolojik tercümanlar devreye girdiğinde, bizi anlamayacakları bir dil kullanmaya doğru mu gidiyoruz. George Orwell'ın 1984'ünde bahsettiği gibi, yıldan yıla bazı kelimelerin yasaklanarak yok edildiği bir "yenisöylem" sözlüğü mü üretiyoruz? Ya da üretilen bu kısır yenisöylemin memnuniyetle kullanıcısı mı oluyoruz? Derinliği ve genişliği olan dilimizin kelimelerinden vazgeçip sığ bir dile tenezzül ettikçe belli düşüncelerin içerisine sıkışmayı umarsızca kabul ediyoruz. Düşünme yetimizi kısıtlıyor, gelişmeyi değil gelişenleri takip etmeyi hedefliyoruz.

Yabancı kültürlere dair eserleri takip etme, onları tanıma, farklarımızı tespit etme ve değerlendirme, üstünlüklerinden faydalanıp üstünlüklerimizi aktarma eylemlerini de içeren daha kapsamlı bir iletişim şeklini yabancı dili konuşmaya tercih etmemiz gereken bir döneme doğru gidiyoruz. Türkçe'mizi yabancı bir dile dönüştürmeden önce bir daha düşünelim. Çocuklarımızı doğru ve etkin dille yazılmış kitaplara yönlendirerek bilgi, tecrübe, duygu, düşünce ve dil dağarcıklarının genişlemesine yardımcı olalım.

9 Ocak 2016 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Yarınki Türkiye / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.



İş veya hareket ahlakına sahip olmayanlar, gerçek manasiyle işsizlerdir. Bunlar ne yaparlarsa yapsınlar, her hareketleriyle yeryüzünün sefaletini artırırlar. İsterlerse mahir diplomat veya değerli doktor, pek yüksek mühendis veya sayısız sanayi müesseselerini işleten ünlü teknisyen ve onun milyoner patronu olsunlar, iş ahlakının dışında durdukları ve ona karşı geldikleri takdirde bu insanların hepsi de işsizdir. Kendileri için olduğu kadar cemiyetleri için ve dolayısıyla insanlık için de bazan zararlı bir varlık, bazan bir bela veya musibet olurlar. Bu takdirde, "bizim şu kadar doktorumuz veya fabrikatörümüz var" diyecek yerde, "bizim başımızda işte bu kadar bela var" demek hakikatin ifadesi olur. 

- o -

Yazar önsözünde, Anadolu'nun Kurtuluş Savaşı'yla sınırlarını ve varlıklarını kurtardığını ancak ruh cephesinde bir kurtuluşun yaşanmadığını yazmış. Bu kitap bu ruhi cephenin açılması, bu işi üstlenecek olanlar ve onların benimsemesi gereken anlayışla ilgili. İlk üç bölümde, diğer kitaplarda da anlatılan hareket felsefesini ve ahlak anlayışını özetledikten sonra konuya ilk somut girişi yapıyor.

Ziya Gökalp tarafından abartılarak benimsenen Fransız Yahudi sosyolog Durkheim'ın içtimai determinizm (cemiyetin belirleyici olduğu anlayış) anlayışının, elli yıllık sürede toplumun tedavisine fayda sağlamadığını söylüyor. Bu görüş ferdin hareketine ait tüm hürriyeti sınırlayarak siyasi, dini, ahlaki, teknik her konuda cemiyetin kararını dayatıyor. Burada ferdin şahsi arzularını baskılayarak cemiyet menfaati gözetilmek bir yana, aksine iş, cemiyet adına karar veren bazı fert ve zümrelerin tanrı yerine konulmasına kadar gitmiştir. Yazar bu görüşü cemiyetçilik, terbiyecilik ve turancılık olarak üçe ayırdıktan sonra diğer ikisini bir kenara bırakıp kendi konusu olan cemiyetçilik üzerinde diğer görüşleri de değerlendirerek açıklamalarına devam ediyor. 

- o -

Yazar, Fatih Sultan Mehmed'in hakemlik ettiği, Farabi ve İbni Sina gibi filozofları savunan Molla Zeyrek ile bazı noktalarda bu filozofları tekfir eden İmam Gazali'yi savunan Hocazade arasında yapılan ve yedi gün süren münakaşayı Türk-islam medeniyetindeki son felsefe hareketi olarak tanımlıyor. Bu münakaşa sonunda Hocazade haklı bulunmuş, takdir edilmiş ve kendisinden fikirlerini bir eser halinde yazması istenmiştir. 

Bundan sonra ciddi bir felsefe çabasına rastlanmamış, tanzimat hareketini idare eden zihniyet hiçbir felsefi esasa dayanamdığı gibi, Ziya Gökalp'in Durkheim'den adapte ettiği ve fikirlerde bizim toplumsal yapımızla hiçbir zaman örtüşemedi. 

Bizim felsefemiz ne olmalı sorusuna cevabı;

1) Felsefemizi kurmadan önce sahip olmamız gereken iki endişe;

-Dünyamızı idare eden tekamül prensibi
-Aklın mükemmel işleyişini idare eden metodlu düşünme prensibi

2) Anadolu sosyalizmi

3) Kuran'ın, zulmün karşısına sabrı, kinin karşısına affı koyan, ölümü ümit ile karşılayan, sonu olan varlığımızı sonsuzluğun yolcusu yapan ve Allah'ı insanda tanıyan, insan anlayışı.

4) Şahsiyetçiliği esas olarak kabul eden idealizmimiz. 

Burada cemaat (cemiyet) için nefsini feda etmeyi en aşırı ferdiyetçi idealizmin davası olarak tanımlıyor. Buna örnek olarak Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'inden bazı kesitler vermiş. Bu idealizmin bizde gelişmemiş olduğundan yakınıyor. Anadolu, her tür sefaletin en ağırını yaşamış olduğu halde, gözünü batı ufuklarından milletin kalbine çevirecek münevverler olmadığı için Dostoyevski gibi halkının fakirliğine ölümüne üzülen bir sanatkar çıkmamıştır. Felsefemizin tekamülcü, ruhcu, sosyalist ve idealist temeller dışında bir temel aranarak bina edilmesi bizi bizden uzaklaştırıyor. Ruh yapımıza islam dışında temel aramayı ve Anadolu'nun sefaletlerinden idealizmimize hisse çıkarmamayı samimi bir düşünce olarak görmüyor. Bugünki meselemiz de tam da bu değil mi? Geçen 50 yılda çok az yıl katetmekle birlikte en azından bu felsefenin tohumlarını atabilecek tarlayı bulmuş ve temizlemekte olduğumuz inancıyla avunabilir miyiz? 

- o -

Anadolu'da yerleşik bulunan Hitit köylüsünün harcamalarını artırmaya dayanmayan, ürettiğinden keyif almak ve onun verdiği imkanlarla yetinmek üzerine kurulu hayat tarzına, Orta Asya'dan gelen göçebe Türkmen'in kaba ve manadan uzak tüccar hayatının, islam kültürü ile birleşerek aşılanmasıyla oluşan Anadolu Türk-islam medeniyeti tanımı herhalde her birimizin kişiliğinde karşılığını bulabileceği bir tanımdır diye düşünüyorum. Bu yapı Yunus ve Mevlana gibi gönül erlerinin önderliğinde yapıcı, kurucu, geliştirici, kapsayıcı bir iradeye doğru tekamül etmiş. Yazar bu medeniyetin kendi felsefesinden kopmadan batı kültüründen ve diğer kültürlerden faydalanmasını, katkılanmasını gerekli görüyor. Bu konuyu bilim ve sanat üzerine örneklerle çok güzel açıklamış. Aynı konu üzerinde bilimsel çalışma yapan bir Alman'ın sentezci Kant veya Fitche yaklaşımıyla, Fransız'ın ise analizci Descartes yaklaşımı ile çalışmasını geliştireceği gibi bizim de Gazali görüşüne sahip olarak çalışmaya başlamamız gerektiğini söylüyor. Sanatta da Shakespeare ile Beethoven arasındaki tarih, tabiati ve insani büyük farkların her ikisinin de dehasına mani olmadığı gibi Fuzuli ve Yunus'un milli dehalarından kopan Hamid ve Fikret'in ancak çözülme ve iflas unsurları olabildiği gerçeğini hatırlatıyor. Mikelanj ve Sinan imanları açısından birbirlerine benzerken, bu iman bakışı Sen Piyer'in torunu olan Mikelanj'ın eserlerine asla tatmin bulamayan bir şüphe, Mevlana'nın müridi olan Sinan'ın eserlerine ise muradına ermiş bir iman olarak yansıyor. Haydarpaşa Garı binası ve Genlik Parkı'ındaki heykel Anadolu ile örtüşmeyen garp eserleri olarak göze çarparken, Selimiye milli ruhu ortaya koyuyor. 

Avrupa'yı yaratmış olan iki kuvvet, naif Hristiyan ruhçuluğu ile sanayi devrimi birbirine düşmandır. Anadolu'yu yaratmış olan islam ile Hitit ziraat tekniği ise birbiri ile barışık, yanyana yürüyebilen iki kuvvettir. Ancak islam dininin menfaatçi devşirmelerin eline geçmesi ve sanayi devriminin materyalist etkilerinin bünyemizi esir alması Anadolu'da zayıflamamızın başlangıcıdır. Burada yapılması gereken bir ahlaki toparlanma ve bilimin imkanlarını ruhi bir gaye güderek kullanmaktır. 

Biz kendimize özel olan cevherimizi aklın, ilmin, felsefenin çizdiği yollardan ilerleterek, zaruri inkişaf merhalelerine ulaştıracağız. Bunda hem kendini bilen, ne olduğunu pek iyi tanıyan bir muhafazakarlığın, hem de zamana, hayata, inkişaf şartlarının hepsine vakıf bir inkilapçılığın rolü olacaktır. 

- o - 

Daha okumaya başlamankta olan bir gence, "büyük adam" yani "devlet ve ikbal sahibi adam" olmayı telkin eden terbiye, onun karakterini çürütebilecek bir terbiyedir. 

Her tarafta samimi iman mevzuunun yokluğu, her tarafta aldatılma tecrübeleri birkaç nesli yere sermiştir. 


- o -

Cemiyet için kurtarıcı vasfı olacak insanın önce kurtulmuş olması gerektiğini söylüyor. Bu şahsiyet sahibi insanın vasıflarından bahsetmiş. Birinci vasfı; hayat kaidelerine sahip oluş. Samimi ve hakiki olarak, topluma kendi dışında bir çok hareket imkanlarını gösterecek ama kendi varlığında bir tek hareket kaidesini benimsemiş ve yaşamış olduğunu yine kendi hareketleriyle gösterecek kişi yol gösterecek kişidir. İkinci vasıf; doğru veya yanlış her hür hareketinden ve bunun yanında şuurun eriştiği her hareketle ilgili sorumluluk sahibi oluş. Bu aslında imanlı ve imanda sürekli, gafletsiz oluş anlamına geliyor. 

- o -


Anadolu'da üç büyük cinayetle üç büyük buhran dönemi yaşandığı üzerinde duruyor. Bunlar şii mezhepçiliği, masonluğun Anadolu'ya girişi ve Bolşevik hareketi ile komunizm. Hitit ziraat kültürü ile tanışan göçebe tüccar Türkmenin islamla yoğurarak oluşturduğu Anadolu kültürü bu darbelerle çürüyor. Gençlerin iç dünyalarındaki karanlık hayata aksediyor. Ümitsizlik zayıflayan ruh yapısına hakim oluyor. Anadolu'nun kendini yenileme çabaları ise şekilci ve aslını inkara dayalı ruhsuz hareketlerden ibaret kalıyor. Tanzimat, serveti fünun ve meşrutiyet. Ardından teknik ile erişilecek saadet fikri toplumu tamamen maddeci, rekabetçi, ahlaki değerleri yozlaştırıcı, haza dayalı bir yaşam tarzına yöneltiyor ve bu, eskinin köylü üzerinde tahakkümü olan toprak ağaları kavramının işçi üzerinde tahakküm sahibi tüccar, sanayici kavramıyla güncellenmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Burada esaretten kurtulamayan kitleler, eskiden şiir ve edebiyat gibi, sanat gibi ruhi yücelmeye taşıyan meşguliyetlerle uğraşırken artık spor müsabakaları ve otomobil sevdası gibi tamamen bedeni ve yapay mücadelelerle yetinir hale geliyorlar. İnsanların kendisininkinden başka bir kalkınmayla, ilerlemeyle, yardımlaşma kültürüyle ilgileri kalmıyor. Particilik, taassup, ölümüne dostluk kavramının ortadan kalkmasına sebep olan muhtelif rekabet ve düşmanlıklar da toplum hayatı için hiç yaşanmamış, Almanya'nın Fransayı işgal ettiği dönemlerde dahi görülmemiş bölünmelere, düşmanlıklara yol açmıştır. Bütün bu dağınıklık içerisinde milli birlik sağlayacak irade ne siyasi, ne ticari, ne akademik başarılarla değil her ferdin kendi iç mücadelesinde sağlayacağı başarılar neticesinde doğacaktır. Bu anlaşılması zor bir tespit. İlk başlarda bir ferdin insanüstü bir ahlaki mücadele göstererek ortaya çıkması ve kurtarıcı olması gibi anlaşılıyor ancak fikri temelleri ortaya çıktıkça görülüyor ki kastedilen, her bir ferdin yapacağı mücadelenin topluma yansıması, her bir ferdin kazandığı ahlaki zaferin yeni nesillere aktarılması, bu mücadele erlerinin sahte peygamberlik şubeleri olan sahte murşidlerin yerlerini alarak toplumu ruhi bir ideal çatısı altında teknik ve sanatta ileriye taşıyacak akli yeteneklerin geliştirilmesidir. 

- o -

Büyük gayelere cemaatla elele yürüyenler, kalabalıktan kendilerine sirayet edecek zaaflar, ruh sefaletleri ve şüphe dumanları altında bunalacaklardır. 


- o -

"Yarınki Kuvvet" başlığı altında eski kuvvetleri anlatırken, önce ruhi esasından uzak muhafazakar kuvveti ardından da ona muhalif olarak oluşmuş olan yenilikçi kuvveti anlatıyor. Bu yenilikçi kuvvet ile ilgili o günden bu güne değişmemiş olan bir tespiti şöyle;

İnadına maddecidir, pozitivisttir, realisttir. Basit düşünen zihinleri çabuk çeler, duyuların dünyasına hayran olanları pek kolay avlar. İnsanın hurafe yapıcı muhayyilesinin zaafından istifade edemezler ama, sonsuzluk yükünü sırtında taşımayan zayıfları bu sıkıntılarından kurtarırlar. Mesuliyetten kaçan korkaklarla şerrin pençesinden sıyrılamayan psikopatların sığınağı onların siperleridir. Bunların en büyük kuvvet kaynağı, asırlardan beri insan zekasının uydurarak ruhun hakikatleri dünyasına suni olarak eklediği, haksız yere ona mal ettiği evhamın kaba ve çekilmez cüssesidir. Bu evhamdan kurtulmak için çabalayan insanlık zaman zaman ondan kurtulmak bahasına ruhun hakikatlarından da sıyrılmayı göze almaktadır. Fransız ihtilalini hazırlayan düşünürlerin sistemlerinde görülen bu isyan hamlesi, evhamı devirirken, içindeki ilahi heykeli de parçaladı. Batılılar artık bu devri geçirmiş bulunuyorlar. 

Buna paralel olarak muhafazakar anlayışın hatasını da şöyle açıklamış;

Eski şekillere tıpkısı tıpkısına benzemede manasız ve hikmetsiz bir keramet arayan muhafazakarların bu hastalıklı zaafı, inkilapçı geçinen davasız mücahitlerin en büyük kazancı, en keskin silahı ve tezyiften öteye gidemeyen üsluplarının tek sermayesidir. 

Bu iki eski kuvvetin yerini alması gereken üçüncü kuvvet tanımı ise şöyle;

Muhafazakarlıkla inkilapçılığın hakiki değerini bilen, Müslüman Türk'ün mazisine bağlı, gözleri durmadan akan hayata çevrilmiş bir hikmetin meşalesini hazırlamaktadır. 

Yarının sahipleri, öyle zannediyoruz ki, bu hakikati ortaya koydukları zaman, eski ile yeninin taassup ve sapkınlık malülleri de, gerçek davanın birer birer kazanılmış mücahitleri safına kolaylıkla geçebileceklerdir. Elverir ki onlar, taassup sahiplerini taassuplarından tedavi ederken yaralarını incitmemesini, put kıranları insafa davet ederken baltalarını sukünet ve aklın ihtarına itaatle bıraktırmasını iyi bilsinler. O zaman hep birlikte yeni ve gerçek inkilaplara hazırlanacağız. 

- o -

Biz bedenin zalim hazlarıyla çılgınlaşarak gülen yüzler istemiyoruz. Onlar kendi naraları arasında mazlumların boğulan feryadını hazırlıyorlar. Bize mazlumların, hakkı ile vicdanına birlikte kavuşmuş sevinci ve zalimlerin ruhlarındaki kirlerden temizlenerek güzelleşen yüzlerinin neşesi lazımdır. Sevinçle merhametin, aşk ile saadetin birleştiği yüzlerdeki vekar ve necabet, bahtiyar beldenin insan yüzlerinde parıldayan bayrağıdır. Hilekar ve habis ruhların çirkef bakışını ondaki saadet alameti sayan zulümlere hayran gönüller kendi içlerini yoklasınlar. Orada gerçek saadet ve kendine yeterli tatmin yerine muradına ermiş kin ile kızgın haset fırtınasından başke birşey bulmayacaklardır. Huzur içinde durulmuş, kaderine minnetle gülümseyerek Allah'a çevrilmiş bakışlar, aradığımız bahtiyar beldenin ilahi manzarasıdır. Her ferdinin, başkalarının lokmasındaki bolluğa bakarak Allah'ına şükrettiği bir belde, saadetle fazileti birlikte sunarak insanı Allah'a yaklaştırabilir. 

- o -

Köy öğretmenleriyle imamlarının aynı kişiler olması gerektiğini, eğitim ile imanın, teknik ile ruhun birleşmesi için atılması gereken bir adım olarak görmüş ancak bu yönde bir çalışma malesef olamamış. Bugüne gelindiğinde, bu düşüncenin daha da kuvvetlendiğini, artık üniversite kavramının ruhsuz teknik eğitim anlayışıyla çökmekte olduğunu ve insanlığı bir yere taşıyamadığını kabul eden, medrese-dergah eğitim anlayışına dönülmesi gerektiğini savunan bir çok münevverlerin olduğunu görebiliyoruz.