öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2021 Perşembe

OKUMA NOTLARI; Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

 Tüfek, Mikrop ve Çelik  (Karton Kapak)

Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.  

 

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

1 Eylül 2021 Çarşamba

Öz Dayatım

 


Öz Dayatım


Zamanında dört, beş seçenekli sınavlara muhalefet eder, bu verili seçeneklerin bizleri çocukluktan itibaren derin düşünmekten ve detaylı ifade etmekten alıkoyduğunu söylerdik. Seçenekleri ortadan kaldırmak daha geniş, kapsayıcı bir bakışa zorlayacak, yolların sayısını artıracak ama her halükârda sonuçtan emin olamayışı da içinde barındıracaktı. Bu tasarının, üzerinde en az durulan, belki de akıllara bile gelmeyen faydası “emin olamayış” hissini yerleştirmesi olabilir miydi?


Deneme imkânımız olmadığı için bilemiyoruz. Ama aksini yaşadık ve buradan bir sonuç çıkarmak mümkün olabilir. Seçeneklerimiz hemen hemen her alanda ikiye indi. Birini seçme zorunluluğu bizi önce seçtiğimiz birin arızalarını görmezden gelmeye, sonra onları bile beğenmeye, övmeye doğru itti. Sanatta, sporda, teknikte dahi eğilimimiz, olumlu ya da olumsuz bakışımız, bu ön seçime bağlı olarak şekilleniyor. Buna şekillenme yerine öz dayatım da diyebiliriz. Öz eleştiriden nefret eden sabit fikir çerçevesi, insanın kendine dayattığı tarafgir yaklaşım, her konuya sıçrayan ve er ya da geç öldüren habis bir tümör.


Batıya öykünmemizin temeli olan ilmî-teknik ilerleme seçmediğimiz taraftan gelirse değersiz oluyor. Üstelik onu destekleyen, beğenen, övenler de değersizleşiyor, hatta bizim için büyük faydalar, kendileri için zorluklar getireceğini itiraf eden batılılar dahi bu sözleriyle batılı olmaktan çıkıyor ve câhil, gerici vasıflarını o an hak etmiş oluyorlar. Meseleyi gündemin en başındaki konu üzerinden örneklediğim için tarafgirliği eleştirirken taraflı davranmış yaftasını yemek istemediğimden diğer taraftan da bir bakayım. Bu teknoloji hamlesini sahiplenip, henüz kabullenmeyen kesimi dışlamak gibi bir hataya düşülseydi bu da aynı tarafgirlik düzeyi olurdu. Kapsayıcı, birlikte ilerlemenin, ancak birlikte yeterince güçlü olabileceğimizin farkında bir bakışa sahip olduğumuzda, bugün her kısır tartışmada bu üçüncü seçeneği apaçık görenlerin, kıymetini bilenlerin mağduriyeti, sessizliği sonra erecektir.


Muktedir-muhalif daim devrini sağlıklı göremediğimiz bu en uzun kesintisiz iktidar dönemi, bizi doğru-yanlış kararını, yapan tarafa göre verme körlüğüne itmemelidir. İktidarı düzeltme kudretine iktidarın hatalarını açıkça ifade edebilen yanlıları, muhalefeti düzeltme kudretine de muhalefetin hatalarını açıkça ifade edebilen yanlıları sahiptir. Çapraz bir iletişim olmadığından artık çapraz bir etki mümkün görünmüyor.


Tartışılan konunun, aslolan sorunun tarafgirliğe kurban edilmemesi, hepimiz için faydalı olan sonucun hedeflenmesi gerektiği üzerinde dururken, bunu ispat eder öz eleştirilerimizden de bir iki örnek vereyim ki üzerinde tepindiğim meselelerin öz dayatım değil öz eleştiri ürünü olduğuna her kesimden okuru ikna edeyim. Mesela din eğitiminin niteliği üzerine tartışadururken ahlak ve adalet abidesi olması gereken kişilerin dünyevî çıkarları lehine zâfiyet göstermesi, onların yetkili olduğu kurumların adaleti tesis etmekte yetersiz kalması, sosyal adalet kavramının dindar modern müslüman kılığında lükse düşmüş bir kesimin diline persenk olması, betonarmegeddona inanan yeni bir din mensuplarının dört bir çevremizi betonla sıvaması, rüşvet yeniden kurumları sardıkça, ihalelere fesat karıştıkça, işlerin kesada mahkum olması, kâr edenleri çok olanların kayrılmayanlara yurdu dar etmesi, makam kibrini kendinden uzaklaştıramayanların makamlardan uzak tutulamaması, kadına şiddet, nafaka mağduriyeti, çocuk istismarı, sokak ortasında göz göre göre işlediği suçlara müteakip ilk namazdan önce salıverilenler gibi, toplumun üzerinde mutabık olduğu, hepimizi her gün gerim gerim geren sorunların hâlâ çözülememiş olması, en devletlu kanallarda ahlakımızı yerle bir eden yoz gündüz kuşağı programlarının inatla, pervasızca zehir saçıyor olması ve saymakla bitiremeyeceğimiz çıbanlarımızdan cerahat ancak çuvaldızla akıtılabilir.


Bunca sorun ve bir bu kadar gelişme ortada dururken bütün sorunları karşıya, bütün gelişmeleri kendine mal etmek inandırıcı gelmiyorsa, gelişmeleri de sorunları da hep birlikte sahiplenip, ortak bir akıl ve ortaklıktan doğan bir güçle sorunları çözmek, gelişmeleri katlayarak artırmak elimizde. İnsanın annesiyle, babasıyla, eşiyle, kardeşiyle bile tam bir fikir birliğine sahip olamayacağı, bir yaştan sonra hepimizin kabullendiği bir olgu. Çocuklarımızla fikir ayrılığı ise hızlanan çağın en içinden çıkılamaz getirilerinden. Ve fakat birlikte yaşamak arzusu bütün bu fikir ayrılıklarının üzerinde. Çocuklarımızdan birini diğerine tercih edemeyeceğimiz gibi memleketi de evlatlarından birilerini diğerlerine tercih etmek zorunda bırakamayız. O zaman, kutupları dahi kendi içlerinde bölüp parçalamaya giriştiğine şahit olduğumuz zamane şeytanının yoluna oturma vaktidir. Teknoloji ve enerji hamlelerine muhalefet etmeyerek teknolojimizi ve enerjimizi sorunlarımızı ortadan kaldırmaya harcayabiliriz. Isıtılıp ısıtılıp önümüze konan intikâmı elimizin tersiyle itip, “yetti artık sizin bayat mevzularınız” diyebiliriz. Bugünküne benzer fikir ayrılıklarının dizginlendiği ve hep birlikte girişilen milli mücadele dönemindeki gibi bugün de hep birlikte var olma mücadelesi verebiliriz. Niteliği değişen savaşların, nefs mücadelesiyle, bedenen olmazsa fikren şehadetle kazanılabileceğini fark etmeliyiz. O fikrî şehadet de ölmeden önce ölmekle, her sözü söylememekle, her tartışmayı körüklememekle, her kifayetsiz saldırıya karşılık vermemekle, azimle ve sabırla, en çok da sükunetle iş çıkararak sağlanacaktır.


Size sunulan iki seçenekten birini kabul etmek zorunda değilsiniz. Çözümünüzü üretin, kendi sözünüzü söyleyin. Kime dokunursa dokunsun, dokunulan irkilsin. Yanlışsa düzelsin, doğruysa şevklensin. Ama hakikate halel gelmesin. Başkasının yanlışı sizin doğrunuz olmasın. Kişi kendinden utanmasın.