dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2021 Perşembe

OKUMA NOTLARI; Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

 Tüfek, Mikrop ve Çelik  (Karton Kapak)

Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu'yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee'ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal'in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal'le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya'dan, sonra Avrupa'dan Avustralya'ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika'ya çok yakın Endonezya'ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika'dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa'dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika'yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere'nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal'in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa'nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Çevirmenin yaygın kullanılan “dağarcık” kelimesi yerine “dağar”ı tercih ederken, “tasarlamak” fiili yerine tüm metin boyunca “tasarımlamak” fiilini ve türevlerini kullanması, kitabın yalın akışkan dili içerisinde rahatsız edici bir çelişki olarak gözümü tırmaladı.

Özetle kitabı, Teoman Duralı'nın TRT2'deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.  

 

 "Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir."

10 Eylül 2020 Perşembe

PAYLAŞMAMA ÖZGÜRLÜĞÜ

 

Artık herkes kendi dünyasının yıldızı. Sayıysal ve iki boyutlu ortamda her birimizin ayrı birer sosyal dünyası oluşu gerçekleşmiş bir ütopya sanılan distopya. Bu dünyanın en büyük sorunu olan “yalan ve sahte” kanıksanmış durumda. Yeni bir normal. Buna direnmekte ısrar edenler yok değilse de azınlık. Bu azınlık için bu sanal dünyayı gerçek dünyadan ayırmaya izin vermeyen ise elbette iman. Ancak imanın dereceleri olduğu da hepimizin mâlûmu. Kimi zaman muhakeme kabiliyetimizin, farkındalığımızın kimi zaman ise irademizin kuvveti paylaşımlarımızda ortaya çıkıyor. Öyle mi? Belki de paylaşmadıklarımız bunun asıl göstergesi. Bir yanlışı, binlercesinin, on binlercesinin tespit ettiği bir yanlışı, bir eğriyi, bir garabeti, bir musibeti farkedip onun üzerine konuşmak, yazmak marifet mi gerçekten? Yoksa sosyal medya, muhakemesine ve iradesine güvenenler için yeni bir alan mı açıyor?


Paylaşmamak! Çoğaltmamak! Normalleştirmemek!


Yanlışı, çirkini, iğrenç olanı “düşmüş bir kere” diyerek çoğaltırken eleştirdiğimizde, yerdiğimizde, hatta hızımızı alamayıp sövdüğümüzde bir fayda ortaya çıkarmış olmuyoruz. Aksine, amacı sadece şöhret şehvetini tatmin olanın bu yanlış işinin günden güne meşrulaşmasına, amacına ulaşmasına hizmet etmiş, onun gönüllü bir çalışanı (trolü de diyorlar) gibi davranmış oluyoruz. Bununla kalması umulur!


Kalmıyor çünkü. Bu hizmetimizin bize nasıl geri döndüğünün de farkına varamıyoruz. Bunun muhakemeyle ilgili olduğunu söylemiştik. Bakın muhakeme edemediğimiz nedir?


Yarı çıplak bir kadının seccade üzerinde fotoğrafı, toplumun ve dolayısıyla sosyal medyanın önde gelenlerince paylaşılıyor. Elbette amaçları yermek, yanlışı tespit etmek. Edilmese bunu bilmeyen var mı? Edildiğinde, mütedeyyin, dindar olduğunu bildiğimiz bu insanların hepsi yarı çıplak bir kadın fotoğrafı paylaşmış oldular mı? Bu konuda başka sorum yok sayın vicdanlarınıza.

 

Eski ve yeni fotoğrafların birlikte paylaşıldığı akıma cevaben veri toplanıyor uyarısı akımına kapılmayalım da daha günah alıcı bir noktadan girelim. Hayatının baharında, ileride tekrar değiştirebileceği bir karar alıp tesettüründen vazgeçmiş bir genç kızımızın paylaştığı eski ve yeni hâl fotoğraflarını paylaşmak, onu eleştirmek, açık hâlini, kötü örneği ifşa etmek müslümanca bir tavır mıdır? Yoksa hem aynı durumda olanları da kendini göstermeye teşvik etmek, hem benzer bir tereddüt yaşayanlara "ben de yapabilirim" hissi vermek, hem de belki hiç aklında olmayanın aklına düşürmek midir? Bunların vebali mi daha büyüktür, paylaşımımızın caydırıcı etkisi mi?


Maddi halinden tatminsiz, manevi hâlinden rahatsız, emekli ya da pinekli bir teyzenin esintiden ibaret bir iki satırını alıp onu bir anda herkesin tanıdığı bir teyze haline getiren binlerce, on binlerce, hatta yüzbinlerce takipçili sosyal medya önderlerimiz, bu paylaşımlarıyla neye katkı sunmaktadır? Ülkemizin dört bir yanında, evinin bir köşesinde veya balkonunda oturmakta olan kaç işlevsiz kişinin fikrini merak ediyor ve üzerinde tartışmaya değer buluyoruz? Bir an öncesine kadar kimsenin tanımadığı bu teyzeyi herkesin topuna hedef yaptıktan sonra bir top da kendisi atanlar, isabetlerinden hangi hazzı alıyorlar? Toplumu hangi beladan kurtarmış oluyorlar? Bu, musibeti önce musallat edip sonra savuşturma eylemi, alınan beğeni ve paylaşımlarla bir değere kavuşmakta mıdır?


Bunlar sadece bugünün örnekleri idi. Her gün binlercesiyle karşılaşıyor, bunlarla yaşıyor, kapılıyor, kaptırıyoruz. Sosyal medyada sınırsız özgürlük isteyenlere karşı kendi cephemizden atacağımız en tesirli mermi görmezden gelebilme, paylaşmama özgürlüğü olsa gerek. Paylaşmama, beğenmeme, çoğaltmama, yaymama tercihini yerinde kullanmak, çok yakında yazdıklarımızdan, söylediklerimizden önce gelecek, anlamlı olacak. Biz iyi ve doğru söylediklerimiz kadar kötü ve yanlışı söylemeyişimizle insanız. Sükut etme kabiliyetimiz bizi her tür cereyanlardan koruyacak, çarpılmamızı, çarpıtılmamızı, sapmamızı, saptırılmamızı, kanmamızı, kandırılmamızı, yanılmamızı, yanıltmamızı, zihinlerimizi bulandırmamızı, kalplerimizi karartmamızı önleyecektir.

24 Şubat 2020 Pazartesi

TUFANIN SONRASI DA MI TUFAN?

Tüm tedbirlerimizi alıyoruz ve o tedbirler de bizi ancak bir nebze koruyacak. Çünkü bugüne kadar bizi dünyanın tehlikelerinden koruyacak bir hayat kurmadık. Tevekkül etmeden tedbir aldık. Önce tedbir alıp sonra tevekkül etmek gerektiğini sandık. Önce tevekkülümüzü hakkıyla yapıp, hayatımızı O'nun dediğine göre yaşamadık. Biz hayatımızı kafamıza göre yaşarken karşımıza çıkabilecek tehlikelere karşı da kendimizce önlemler geliştirmeyi, bazense ona dahi tenezzül etmemeyi seçtik. Ne de olsa zaman hızla geçiyordu ve bize dokunmazdı. Dokununca ağladık tabii. Şikayet ettik. "Nerde bu devlet?" falan dedik yeri geldiyse. Çünkü insanın kendi için almadığı tedbiri devlet almalıdır. Doğrudur, almalıdır. Ama o devlet dediğiniz de sizinle aynı fikirde olan, devletin bir parçası olduğu halde tıpkı sizin gibi afâkî bir devlet tahayyülünden beklenti içinde yaşayanlardan oluşuyor. Yani hep beraber birilerinin bizi kurtarmasını bekliyoruz. O birilerinin de bundan haberi yok, onlar da aynı şeyi bekliyorlar. 

Şimdi önümüzde iki tehlike var; büyük deprem ve salgın. Farkına varmamız gereken şu ki bunları yaşayacağımızı ve çok büyük kayıplarla yaşayacağımızı hepimiz biliyoruz ve bunu hepimiz kabullendik. Devlet de yine tıpkı bizim gibi düşünüyor olmalı. Eğer ortada bir devlet aklı varsa bu saatten sonra muhtemelen yüzbinlerce insan ve paha biçilemez mal kaybı yaşandıktan sonra hayatta kalabilenlerin nasıl yaşatılacağı daha önemli bir konu haline gelmiştir. Hayatta kalabilenler derken; enkaz altında kalabilenleri, enkaz üstünde kalabilenleri, virüse yakalanıp da sağlık hizmetine ulaşamayacak olanları kastetmiyorum. Onların gözden çıkartılacağından emin olabiliriz. Zira dünyanın şu durumunda dış yardım işgâle, iç yardım ise imkansızlığa tekabül ediyor. Belki de binlerce binanın enkazını kaldırmakla uğraşmayacak, üstünü örteceğiz. Belki de bazı sevdiklerimizin mezarları dahi olmayacak. Çin'de olduğu gibi hasta olduğundan emin olunanları evlerine hapsederek ölüme terk etmeyi veya öldürmeyi tercih etmeyeceğimizi ortaya koyan bir toplumsal sevgi bağımız var mı, tartışılır. Yaşayan nesillerimizin henüz yoklukla imtihan olmadığı ve hatta şımardığımız bile rahatlıkla söylenebilir. Olaya böyle bakınca doğrudan "beklediğimiz bu tehlikeler tufan" diyebiliriz. 

Pekiyi ya tufandan sonrası?

"Bizim bir medeniyet teklifimiz var." deyip durduğumuz o medeniyete mi döneceğiz. Yoksa kaldığımız yerden bize teklif edilmiş ve içine balıklama atladığımız o çürük sisteme mi döneceğiz. Yine mal mülk, haz eğlence peşinde mi koşacağız. Yoksa artık insan olmanın anlamını aramaya başlayacak mıyız? Daralan vakte artık kurtuluş fırsatı olarak mı bakacağız yoksa yaşanmadık haz kalmasın hırsıyla koşmaya devam mı edeceğiz?

Diyorum ki; AVM'leri yıkıp gönül mabetlerine, gönül bahçelerine, gönül sohbetlerine, gönül sokaklarına dönebilecek miyiz? Kılık, kıyafet, araba, ev, tatil, mücevher peşinde tükenmeyi bırakıp, kalbin aynası olan gözler yerine doğrudan kalplere hitap eden parıltıları kendimizde arayacak mıyız? Ekranlarla avunmak yerine sınırlı vaktimizi çocuklarımızla geçirecek miyiz? Konuşmayı unutan, hatta hiç başlayamayan yeni nesli tekrar konuşturabilecek miyiz? İftar sofrası dediğimiz, serpme kahvaltı dediğimiz israf sofralarından kalkabilecek miyiz? Oynamadığımız topu cenaze, şehadet, felaket demeden konuşmaya, tartışmaya, izlemeye son verecek miyiz? Yemememiz gerekenlerden, içmememiz gerekenlerden, izlemememiz gerekenlerden, özenmememiz gerekenlerden, oturakalmaktan, konuşadurmaktan, hayatımızı mahvettiğini bildiğimiz ama vazgeçmediğimiz herşeyden vazgeçecek miyiz?

Salgına ya da depreme, algoritma kontrolünde yaşar bir hâle, makine-insanlaşmaya, tamamen makineleşmeye maruz kalmadan insanın ruhta gizli olduğunu, özgürlük peşinde koştuğumuzu sanarken özgürlüğün sahibi olan ruhumuzu, bir sistemin esiri olmuş bedenlerimize hapsettiğimizi fark edecek miyiz?

Bize teklif edilmiş medeniyete balıklama atlamışken bizim de bir medeniyet teklifimiz olduğundan bahsediyoruz. "Aaa hiç göstermiyorsunuz vallahi!" derler adama. Yapmadığımız, yaşamadığımız ama var olduğuna inandığımız hazineyi konuşuyoruz. Sanırım biz nasıl yaşanılacağını bilmiyoruz ve bazılarımız hiç öğrenemeyecek. Nasıl yaşlanılacağını planlamamışız ve bazılarımız sanki hiç ölmeyecek. Eğer yeni bir hayat kurmayı hayal etmiyorsak tufandan sonrası da tufan olacak.

ruh çöküntüsü ile ilgili görsel sonucu

19 Aralık 2015 Cumartesi

OKUMA NOTLARI: Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi / Nurettin Topçu



Koyu yazılan bölümler doğrudan alıntılanan, diğerleri ise özetlenen bölümlerdir.

Varoluş felsefesini tanımlamak için karşıtı olan özcü felsefeyi tanımlamakla işe başlıyor. Özcü felsefeyi de iki ana kola ayırıyor;

1- Özün tabiatüstü veya Allah'la ilgili olduğunu kabul eden ilahiyatçı özcülük.
2- Özün insan zihninde var olduğunu kabul eden kavramcı özcülük. 


İlahiyatçı (teolojik) Özcülük


Varoluşçuluğun tam karşı kutbunda bulunan Eflatun ilahiyatçı özcülüğün başlangıcı. Ona göre imkandan realiteye geçiş başarısızlığa götüren yoldur. İmkanlar alemi denen rüyadan uyanıp da gerçeğe döndüğümüzde yaşadığımız hayal kırıklığı gibi. Her halükarda, hayallerimiz bizi bekleyen gelecekten daha zengindir. Yine bu sebeple, bir gün yapabileceklerimizi düşünürken hiçbir zaman yapamayacaklarımız da dahil tüm olayların zevkini yaşadığımız bir yerde dururuz. Eflatun, duyuların dünyasıyla, algıladıklarımıza ek olarak özün de bulunduğu dünyayı birbirinden ayırıyor ve ikincisinden halkın haberi olmadığını söylüyor. Varlık sınırsız olan öze yaklaştıkça ideale yaklaşıyor. Ancak duyular dünyasında varlık sınırlı. Örneğin insana varlık, ondaki öze de iyilik dediğimizde, insan iyi olabiliyor ancak mükemmel olamıyor. Güzel olabiliyor ama güzelliğin kendisi olamıyor. Akıl dünyasında ise varlıklar tam anlamıyla özleriyle birdirler ve bizim algı dünyasında var olduklarını sandığımız şeyler gibi sınırlı değildirler. Buradan hareketle Eflatun dünyadaki herşeyin akıl aleminde var olan özün yansımaları olduğunu kabul ediyor. 

Eflatun'un, bu görüşünü ahlak konusuna tatbik ediş noktası çok önemli; gençliğin, özellikle devlet adamı olarak yetiştirilecek gençlerin yetiştirilmesinde, varolan eşyaya hırsla bağlılıktan azar azar onları kurtararak özün temaşasına doğru götürmeyi amaçlıyor. Eflatun'a göre, özlerin veya idelerin ve bilhassa bütün idelere hakim olan hayır idesinin apaçık görünüşüne bir defa ulaştıktan sonra, hareketlerinin hakiki kaidesini onlar bulacaklardır. 

Varoluşçuluğa bizim anlayışımıza daha uygun şeklini veren ikinci öncü ise Saint Augustin. Bu yaklaşımın bize uygunluğu hristiyan olan bu filozofun varlıktaki özü Allah'ın bilgi ve iradesine bağlamasından kaynaklanıyor. 

Kavramcı Özcülük

Eşyanın özel değil genel hallerini tanıyan, bunları sıfatlar olarak kabul eden ve bunların başka bir alemde değil insanın zihninde bulunduğunu kabul eden bir anlayış. Ahlakı bu temel üzerine kuran öncü ise Aristo. Ahlaki yaşayışı, insan tabiatına ve insanlık özüne uygun yaşayış olarak tanımlıyor. 

Burada da Eflatun-Saint Augustin ilişkisine benzer bir durum Aristo-Saint Thomas arasında var. Saint Thomas da bu düşünceyi hristiyan kabullerine göre tahsis ediyor. 

Rönesanstan sonra ilimler felsefeden ayrılmaya başlayınca Descartes ve Bacon, Aristo-Saint Thomas hükümlerinden kurtulup yeni bir akım öne sürdüler ancak onlar da nihayetinde özü aramanın peşine düştüler. İki asır sonra Comte pozitivist bir bakışla genel kanunların kurulmasını teklif etti. Ferdi ve özel durumlar yine ele alınmıyor, genel üzerinde kanunlar belirlenmesi isteniyordu. Özün ifadesini ele alan matematik ve fizik ilim olarak kabul edilirken, özlere ait araştırma içermeyen tarih ve coğrafya ise ilim olarak kabul edilmedi. Bunlar sadece bazı varlıkları ve var oluşları tutmakla yetindiler. İlim özün bilgisidir, varoluşların değil. 

Varoluş Felsefesi

Bu felsefe varlıkların genel, ortak özellikleri ile ilgilenmiyor, aksine her birinin özel halleri üzerinden dünyayı tanımlama çabasını benimsiyor. Ortak özellikler, genel kabuller, tabular ile yapılan bir bakışın her bireyin kendi iç hayatının gerçekliğini ortadan kaldırdığını söylüyor. Yine bu nedenle de kapsayıcı olarak bu felsefeyi güden Kierkegaard, Simone De Beauvoir, Gabriel Marcel, Sartre ve daha bir çoğu düşünürlerin her birinin felsefesini de birbirinden ayırmak mümkün. Hal böyle olunca bu felsefeyi bir sistem haline getirmek mümkün olmamış, düşünürler eserlerini roman ve dram şeklinde vermişlerdir. Hatta Kierkegaard ölümünden sonra fikirlerinin bir sistem haline dönüştürülmeye çalışılacağından büyük endişe ve korku duymuştur. Sadece Heidegger fikirlerini sistemleştirmiştir.

Kierkegaard, Descartes'in "düşünüyorum öyleyse varım" sözüne itiraz ediyor. Düşünce gerçeklikten, varlıktan kaynaklanırken, varlığı düşünceye bağlamayı reddediyor. Sartre varoluşu şöyle tanımlamış; "Eşyadaki varoluş alelade hallerde kendini bizden gizliyor. Etrafımızda duruyor, bizde barınıyor, ondan bahsetmeden iki kelime söylemenin imkanı yok. Öyle iken ona temas edemiyoruz." Bu bana şunu hatırlattı; "o kadar açıktasın, apaçık ortadasın ki seni göremiyorum". 

Halkın düşüncesi kendisine saadet getiren eşyanın üzerinde yığılıp kalıyor. Filozofları da mücerret (soyut) düşünüş varoluştan uzaklaştırıyor. Hepimiz iç yaşayışımızda, alemşümul (evrensel) tiplerin pek muayyen (belirli) hususi (özel) hallerini tanımak istiyoruz, onda biricik, ifade edilmez ve anlaşılmaz olanı unutuyoruz. 

Hayret üzerine...

Aristo: İlim hayretle başlar.

Pascal: Ötede olmayıp da burada bulunuşumdan hayret ve dehşet duyuyorum. Zira ötede olmayıp da burada bulunmam, sonra olmayıp da şimdi var olmam için ortada hiçbir sebep yok.

Maine De Brand: Düşünen her varlıkta yarattığı hayretle, bizzat kendi varlığının büyük sırrına ermemek mümkün müdür?

Gabriel Marcel: Varoluş hayretten ayrılamaz. 

Buraya dikkat !

Gerçekten varolmak için kendi varlığını seçmek lazımdır, demiştik. Gerçekten var olmak için kendi hür iradesiyle istediği hali bir defa seçmek ve o halde karar kılmak kafi değildir. Bizde varoluşu istenen hal, sertleşen ve artık değişmeksizin kendimizde kalan bir hal kazandı mı, varoluş ortadan kalkar, kaybolur. Varoluş vücudun daima dışında kalır. Varoluşun baki kalması için, her an yaptığımız seçimlerin neticesi olarak meydana gelen varlıkta, onun gizlediği imkanları meydana çıkararak, olmak istediğimiz hale ait seçimleri hiç durmadan yapmamız lazımdır. Varoluş, katilik kazanmış, gayeye ulaşmış bir hal tanımaz. Varoluş, var olan herşeyin daima ötesine geçmektir. 
    
Ateist Varoluşçuluk

Bu görüşün başını Sartre çekiyor. Varoluşu seçimlere yani özgürlüğe dayandıran Sartre, kendisini çaresiz bırakan durumları da kendi seçimi ve sorumluluğu olarak tanımlama yoluna gittiği noktada çelişkiye düşüyor. Seçim varsa sonunda sıkıntı olmaması gerekir ancak Sartre'a göre var. Kanımca burada eksik kalan rıza olsa gerek. Rızayı bir seçim olarak görseydi, insanın başına gelenlerin tümünü kendi seçimlerinin sonucu olarak görmek mecburiyetinde kalmazdı. 

Varolanın tanınandan ibaret olduğu, tanımanın esas olduğu, tanınmayanın varlığından bahsetmenin saçma olduğu kabulü tanıyanın diğerleri tarafından tanınmadığı ve dolayısıyla saçmalığa iade olunduğu sonucuna varıyor. Sartre'in bu görüşü sonunda herşeyin anlamsızlığını kabule mahkum kalıyor. 

Hristiyan Varoluşçuluğu

Öncüsü Pascal olan bu akım protestan elaminde Kierkegaard'ı, katolik aleminde Gabriel Marcel'i ortaya çıkarmıştır. 

Varoluş daima kendini geçmek suretiyle kendi kendini yapmaktır. Mütemadiyen kendi kendini geçmekte olan insanın bu ilerleyişte hedefi ne olabilir? Daha fazla oluş için atılışında ona istikamet veren kendisine bağlanmış bulunduğu mutlak varlığın hareketidir. Bu, kişinin nefs mücahedesi ile kendisini Allah'ın isimlerinin tecellisine hazırlamasından başka birşey değil. 

Hareket Felsefesi

M. Blondel: Hareket insanla Allah'ın bir terkibidir.

Kafa, kalp ve kol... Bunları arzumla vermeliyim, yoksa bunları benden alacaklardır.

Şuurda hürriyet olmaz hürriyet harekettedir. Şuurda çokluk ve ancak hürriyet imkanı vardır. Şuur birliğe erişince harket olmak ister ve er geç bu dilek hareket olur. Hürriyet hareketle zaruri olarak gözükür. Şuur, birbirine zıd yaşayabilen unsurların çokluğudur. Bu çokluk, dileğin deruni bir nüsg içinde azar azar yol alarak; dalları kesilmesiyle yalnız kendisinin inkişafı neticesinde birliğe kavuşur. 

(nüsg: bitkilerin topraktan azar azar çektikleri su, besi suyu)

İnsan çoğu zaman istediğini yapmıyor veya istemediğini yapıyor. Şuur harekete hükmetmedikçe ruhun ilerlemesi mümkün değil. Çünkü hareket bir süre sonra şuuru da etkiliyor. Yapılan bir hareketin bir sonraki adımlarda yeni hareketler doğuracağı gerçeği, şuurun istemsiz yapılan bir hareketin esiri olacağını gösteriyor. İnsan, fert, hareketlerinden ibaret hale geliyor. 

Nice insanlar kendi kendilerinin mahbusu olarak, ilk hatalarının yüklediği mukadderi taşıdılar, veya gülerek oynamağa başladıkları role sonunda mübtela oldular. İstenmiş olan bir hareketin manasızlığı hiçbir zaman söylenmez. Ancak hareketle ruh vücud kazanır ve vücud ruh kazanır. 

Daha dün şöyle birşey duymuştum; 

Beden olduğu için ruh vardır, beden secde ettiği için ruh yol bulur, yol alır. 

Mutlak iyilik, bütün irade ancak kendiliğimizden istemediğimiz şeyde, bizde ve bizden Allah'ın istediğinde bulunabilir. Hareketin hayatı böyle elde edilir. Ya Allah'sız veya Allah'a karşı gelerek istemek, ya da Allah'ı istemek; yani ya hareketin ölümünü ya da hayatını istemek. İnsan bu iki haddeden birini seçmeğe mecburdur. 

Hareket şuur için zaruridir.
İbadet irade için zaruridir. 

Hareketin bulunmadığı yerde Allah yoktur. O nerede görünürse Allah oradadır. 


7 Kasım 2015 Cumartesi

HAL-İ FANİ



Elalem dünyaya sığmaz
Dört duvar bir odayı dolduramazsın

Koca göğe selam versen
Pervazına bir kuşçuk konduramazsın

Saki olsan su dağıtsan
Sudan habersiz garibi kandıramazsın

Şanda yeddi emin olsan 
Bir yolsuzu canından bezdiremezsin

Oku derler okursun da
Yazanın fikrinden dem vurduramazsın

Nasıl kalptir bunca atar
Haydan geleni huya vardıramazsın

Panayır cümbüş neyine
Bir evladın yüzünü güldüremezsin

Atarsın satarsın boşa
Kor dünyayı gönlünde söndüremezsin

Kimden alır kime verir
Hesap bilmez içine sindiremezsin

Ne şükrün kafi ne tövben
Kıymetini bilmedin bildiremezsin

Neye yararsın ey fani
Çomak sokmasan teker döndüremezsin