eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2022 Salı

Karabekir'in Çocuğu Olmak

 


Karabekir'in Çocuğu Olmak


Milli Mücadele Doğu Cephesi Komutanı, Edirne Milletvekili, TBMM başkanı ama hepsinden önemlisi “Devlet Baba” kavramının vücut bulmuş hâli Kazım Karabekir Paşa. Her davanın üstünde tutulacak bir dava olarak benimsediği ve 4000 yetimi yurt için yetiştirmeye vesile kıldığı “Çocuk Davamız” ona bu ünvanı kazandırıyor.


İçinde bulunduğu her savaş sahasını terk etmeden önce arda kalan yoksul, yetim, çaresiz çocukları güvenceye almayı dert edinen Karabekir Paşa, bu dert birikimini Cihan Harbi'nden sonra Sarıkamış'a kurduğu bir yetim kasabası ile eşi görülmemiş bir teşkilata dönüştürüyor. Bu teşkilata gerek devlet gerek millet eliyle kaynak sağlamak, her bir taşına, tahtasına, çivisine dokunmak, çocukların kıyafetlerinden eğitimleri için kullanılacak malzemeye kadar üretmek, ürettirmek, temin etmek, derslere girip öğretmenlik, başlarını okşayıp, hasbihâl edip babalık etmeye kadar her aşamasında elini taşın altına koyuyor. Büyük kayıplarla atlatılan savaş sonrasında bakımsız kalacak çocukların milli tehlikeye ve vatan enerjisinin kaybedilmesine sebep olacağını görüyor ve ömrünü bu gidişâtı değiştirmeye vakfediyor. Devrin çok ilerisinde ve hatta muasır medeniyet temsilcilerini de şaşırtacak düzeydeki eğitim sistemi ile yetiştirdiği “Çocuk Ordusu” aldıkları eğitim ve terbiyeyi yurdun dört bir yanında yaptıkları gösterilerle halka taşıyor ve bu sayede hem kültürel hem maddî kalkınma yönünde hızlı bir bilinçlenme sağlanıyor. Çoğumuzun haberdar olmadığı bu muazzam çabadan bazı örneklere değinmek borcunu hissedişimiz bu yazıya sebep olmuştur ve Paşa'nın öngörülerindeki isabeti ortaya koyarak bugün hâlâ üzerimize vazife olan tamamlanmamış görevleri bizlere hatırlatacaktır.


Kazım Karabekir Paşa çocukların futbolun seyircisi olarak kalmasındaki sakıncayı o günlerde fark edip onları türlü sporlara ve oyunlara yönlendiriyor. Atıcılık (endaht) üzerinde ısrarla durmuş, nefse itimâdın (özgüven) en kuvvetli şekilde ancak atıcılıkla temin edebileceğini defaatle söylemiş ve çocukların bu spora on üç yaşında başlatılması gerektiğini savunmuş. Bugün ateşli silahlarla yapılan olimpik atıcılık sporlarına başlama yaşı on ikidir. Doğu cephesinin muzaffer kumandanı olarak kış sporları, kızak ve kayakçılığın teşkilatlandırılması için de çok uğraş vermiş. Uludağ'da bu sporun yapılabileceğinden 1930'larda bahsetmiş, aynı zamanda doğu illerinde de irtibatı kolaylaştıracak bir faaliyet olarak öne çıkarmış. Kendisi dile getirip sistemleştirdiğinde muhalefet edilen beden terbiyesi kanunları geç de olsa hayata geçtiğinde, yaşanan vakit ve insan kaybından dolayı Atatürk'e gücenmekle birlikte asıl suçu onu yanıltan dalkavuklarda buluyor ve Atatürk'ün elde edilecek sonuçları göremeyecek olmasına çok üzülüyor.


1923 İktisat Kongresinde Mevlid Kandilinin aynı zamanda Kitap Bayramı olarak kutlanmasını teklif etmiş, kabul ettirmiş ancak bu uygulama sadece kendi görev süresince devam ettirilebilmiş. “Oku” ilk emrine muhatap olan ilim peygamberinin doğumunu kitap hediyesi ile kutlamak inceliğine dikkat buyurunuz. Kongrenin açılış konuşmasında Paşa'nın açıkladığı üç tedbirin ilki insan, hayvan ve ürünlerin iyi muhafazası, beslenme ve sağlık yönlerinden korunması, ikincisi ürünlerin çoğaltılması, bunları taşıyacak tren, vapur, vb. altyapının kurulması ve üçüncüsü de düğünler ve modaya sarfedilen gereksiz para başta olmak üzere topyekün bir tasarruf hamlesi! Kalkınma çabamızın halen aynı minvalde devam ettiği ve sorunlarımızın da pek değişmediği görülmektedir. Sizleri, kongrenin kapanış konuşmasından alıntıladığım şu cümlede işaret edilen yolun neresinde olduğumuzu düşünmeye davet ediyorum. "...İşte çocuklarımızın doğduğu günden itibaren kursağına Nestle sütü dökersek, ecnebi bez ve pamuklarına sarıp yine ecnebi beşiğine yatırırsak, ayağındaki patiğinden başındaki mavi nazar boncuğuna ve elindeki oyuncak teneke parçasına kadar ecnebi malından yaparsak ve üstüne bir de kulaklarına 'benim oğlum paşa olacak' gibi ninni söyleyerek uyutturucu telkin yaparsak, büyüdükten sonra tabiidir ki üstünde ve muhitinde mütezayid olmak üzere yabancı mallar bulunacak ve paralarımız mütemadiyen akıp boşa gidecektir." (2015, s.:263)


Paşa'nın “Çocuk Ordusu” okullarında yetişen çocukları -dönemin en iyileri- memleketteki vahim durumun farkında idiler ve yaptıkları bir yurt gezisinden sonra Paşa'ya yazdıkları mektuplarda halkın sağlıksız kahvehanelerde vakit öldürdüklerinden, bunun gelişmeye mâni olduğundan yakınıyorlardı. Bugünse o yaştaki cevherlerimiz nargile kafelerde zaman öldürmekteler. Çocuklar doğudaki okullarda öyle bir eğitim ve terbiye almışlardı ki batıdaki okullara misafir öğrenci olarak gönderildiklerinde, okul müdürleri çocukları iade etmek istemiyorlardı. Paşa görevini tamamlayan çocukları geri çağırıyor, müdürler paşaya çocukların kendilerine bırakılmaları yönünde ısrarlı mektuplar yazıyorlardı. Sonunda Paşa, doğuda akrabası ve bağı olmayıp kalmakta istekli olanların gittikleri yerlerde kalmalarına izin verdi. Bu çocukların diğerlerine örnekliği öğretmenlerin ve müdürlerin etkisini bile aşan bir değerdeydi ki kalmaları böylesine önemli ve elzem görülmüştü.


Çocuk Ordusu neferlerinin aldığı terbiye sağlam temellere dayanıyordu. Onlara hamaset ve ötekileştirmeden âzade şekilde öğretilen beş düşmanları ahlâkî düşman, sıhhî düşman, iktisadî düşman, içtimaî düşman ve siyasî düşman idi. Bunlara karşı tedbirleri ise salabetli (dayanıklı), sağlam, samimi, sadık, sabırlı olmak neticesinde kazanacakları fazilet, faaliyet, fikir, feragat ve feda vasıflarıydı. Karabekir Paşa tanzimattan beri işlenen iki sinsi projenin farkındaydı. Fikir ve iş adamı yerine çene ve sandalye adamı yetiştirmek. Devletin idarî, malî, ilmî, iktisadî tüm kuvvet ve servetlerini, icabında kolayca işgâli mümkün olan İstanbul'da toplamak. Yüzyıllık sorunların hâlâ bir adım ötemizde duruyor olmasından duyduğunuz üzüntüyü elbette paylaşıyorum.


Bugün Ermeni meselesinde anlaşılmaz bir unsur olarak karşımıza çıkan nüfus-etki gücü orantısızlığı da o devrin eğitim faaliyetlerine dayanıyor. Karabekir Paşa'nın Sarıkamış'taki iki üç bin yetim öğrencisine karşılık Amerikalıların Ermenistan'daki okullarında otuz kırk bin öğrenci mükemmelen yetiştiriliyordu. Üstelik Paşa, himayesinde kalan Ermeni yetimleri diğerlerinden ayırmaksızın muhafaza etmekte ve Trabzon ve Gümrü'deki hristiyan yetimhanelerine salimen teslim etmekte hiç tereddüt etmemişti. Bugün sadık millet olarak kapsadığımız vatandaşlarımız muhtemelen Paşa'ya baba diyen yetim Ermeni dedelerimizin torunlarıdır.


Paşa, sayısı çok yetersiz olan anaokullarımızın o zaman dahi anne-babayı rahatlatma, çocuktan kurtarma işlevi gördüğünü, oysa gelişmiş ülkelerdeki yaygın benzerlerinin çocuğu hayat mücadelesi içerisine soktuğunu ve hayata hazırladığını yazmış.


Pekiyi ya onun bugün dahi geçerliliğini koruyan öngörülerine ve verimi ispat edilmiş eğitim sistemine rağmen neden yerimizde saymışız? İç bedhahlar görevdedir de ondan. Üçüncü mecliste vekil olmasının önü kesilen Paşa, yedi sekiz yıl önce yaptığı uyarıların dikkate alınmayışından, öngördüğü ancak uygulanmayan tedbirlerin, iş işten geçmiş olduğu hâlde İsmet Paşa tarafından ancak 1930 yılında mecburen uygulamaya alınışından yakınıyor. 1931 yılında dördüncü meclis seçimlerine giriyor ancak kendisine oy verilmemesi için emirler yayımlandığını yazmış. Ve nihayet "Çocuk Davası" tamamen terk edilmiş durumda! 12.7.1931 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan "Fuhşiyat" başlıklı yazı gençliğin düştüğü vahim hâli yansıtıyor. (2015, s.:367) 1920'lerin başında günde elli çocuğu giydirip kuşatan ve uygun bir eğitim kurumuna yerleştiren Paşa, 1935'te bir emekli subayın bakımsızlıktan ölmek üzere olan çocukları için İsmet Paşa'ya yazdığı yardım mektubuna elli gündür cevap alamadığından yakınmış. Hiç alamamış. Ölmüşler! Eğitim teşkilatlanması sağlanamadığı için bakımsız kalıp sokağa terk edilen çocuklarla ilgili koruma yasalarını savunmak yıllar sonra yine Karabekir Paşa'ya düşüyor. Eğiterek kurtarmasına izin verilmeyen çocukları bu defa sosyal yardımlarla, bakım ve ıslah evleriyle kurtarmaya çalışıyor. Oysa bütün planlarını bu hazin sondan kaçınabilmek için yapmıştı.


Onun yetiştirdiği çocukları görenler "keşke şehit olsak da bizim çocuklarımız da böyle yetiştirilse" diyecek kadar kendinden geçiyordu. Berrak bir zihin ve aşkla ışıyan bir kalp ile çocuk yetiştiren, yetimlerin Paşa Baba dediği Kazım Karabekir'in “Çocuk Davası”nı okuma ödevimizi sahiplenelim. Birçok meclis konuşması, resmi yazışma, tutanak ve fotoğrafla belgelenmiş bu büyük çaba, bu kutsal mücadele bugünün eğitimcilerini ve ebeveynlerini utandıracak bir sertlikle üzerimizden bakmaktadır. Çocukların millete, ümmete, topluma ve insanlığa da yapı taşı olarak yetiştirilmesi gerektiğini aklından çıkarmayanlara selam ile...


"Gençlerin hayatta ilk ve son vazifesi hakikat severlik olmalıdır."


"Hakikatleri olduğu gibi öğren, tenkitleri de dilediğin gibi yap. Bunlar sana irfan ve vicdan borcudur."


"Çocuk davasını gereği gibi ele almayan ve onu halledemeyen bir hükümet ne yaparsa yapsın asıl vazifesini yapmış sayılmaz. Çünkü yapılan her şey istikbâlde kuvvetli ellere tevdi olunamayacağından o işler payidar olmaz ve milli bünye de tehlikede sayılır."

8 Ocak 2022 Cumartesi

Öğretmene Vefa


 


Dedemin hikâyeleri vardı, gülümseten anıları...


Çoğu "kaptığım gibi örsü adama bir vurdum, adam bîhoş oldu" diye biterdi. Bazen eşi dostu, bazen bir akrabayı, sahip çıktığı yetimlerden birini ama nihayetinde bir garibi dayak yemekten kurtaran son hamlesiydi bu. Anlatırken keyiflenir, bizi de eğlendirirdi. Bugün paylaşacağım hikayesini ise onun ağzından dinlemedim. Hikayeyi daha güzel, daha anlamlı kılan da bu; başkalarının ağzından dinlemek, başkalarının yazdıklarından okumak. Bir kahramanlık ve bir vefa hikayesi bu. Baki Burhan Akırşan'ın "Taşkentlilerin Hikâyeleri" isimli kitabından.


Abdurrahman Akay ve Seyfettin Güneri Öğretmen



Ankara’nın Anafartalar Caddesi'ndeki sokaklardan birisinde Abdurrahman Akay hemşehrimizin çocuk elbiseleri imal edip sattığı bir iş yeri vardı. İsmi “Taşkent Bebe Pazarı” idi. Bir gün buraya kırk beş, elli yaşlarında biri girdi. Selam verip, hayırlı işler diledikten sonra;


“Dışarıda 'Taşkent Bebe Pazarı' yazan levhanızı gördüm, Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Taşkent bucağı ile bir ilginiz var mı, yoksa bir isim benzerliği mi diye bir sorayım dedim, onun için rahatsız ettim” dedi.


“Evet ilgimiz var ben Taşkentliyim” diye cevapladı hemşehrimiz.

“İyi öyleyse doğru gelmişim, ben öğretmenliğe 1937'de Taşkent’te başladım. İsmim Seyfettin Güneri” deyince hemşehrimiz yerinden fırladı.


“Oooo! Hocam hoş geldiniz, şükür görüştürene, ben sizin ilk okuttuğunuz beşinci sınıfın öğrencilerinden biriyim. Buyurun.” diyerek yer gösterdi. Gerekli ikramlardan sonra konuşmaya başladılar.


-Hocam bir iş için mi geldiniz, yoksa burada mı bulunuyorsunuz?

-Üç gündür buradayım. Biliyorsunuzdur, sizin orada bir ders yılı görev yaptıktan sonra asker oldum. Dönüşte tekrar sizin orada iki yıl öğretmenlik yaptım. İstanbullu olduğum için sonra oraya tayinimi istemiştim. 1941 – 1942 ders yılından sonra tayinim çıktı. Bu zamana kadar hep orada görev yaptım. Tabii evlendik, iki oğlum var, ikisi de bu sene Ankara’daki üniversitelere başladılar. Ben de hem başlarında bulunurum hem masraf da az olur diye buraya tayinimi yaptırdım. Üç gündür kiralık ev arıyordum, bize göre bir yer de buldum. Hem çocukların gidip gelmesine uygun hem de görev yapacağım okula yakındı. Her şey tamam derken, ev sahibi “altı aylık peşin isterim” diye tutturdu. Ne kadar ısrar ettimse de adamı ikna edemedim. İş yeri buraya yakın, yanından ayrılınca sıkıntımı dağıtmak için Anafartalar Caddesi'ne çıktım, şöyle Saman Pazarına doğru yürürken sokakta levhanızı gördüm ve buraya geldim; iyi de etmişim. Ben Taşkentlileri çok sevmiştim, Anadolu insanı ile ilk sizin orada tanıştım, biraz konuşur özlem gidermiş oluruz diye düşündüm.


Seyfettin Bey'in konuşması bitince Akay hemşehrimiz iş gömleğini çıkarıp ceketini giydi ve;

“Hocam buyurun gidelim” dedi, hoca şaşkın sordu.

-Nereye gideceğiz?


-Gidip evi tutalım.


-Ama söyledim, o peşinatı ödeyecek durumda değilim.


-Hallederiz efendim buyurun gidelim.


-Aman Abdurrahman Bey oğlum, ben buraya her hangi bir talep için gelmedim, biraz laflayıp gideceğim sizi sıkıntıya sokmak istemem.


-Biliyorum hocam, ancak sizin sıkıntınıza sizden feyz almış birisi olarak ben nasıl kayıtsız kalabilirim? Merak etmeyin Allah’a şükür durumum iyi, yani daralmam, lütfen bana bu fırsatı verin! Geri çevirirseniz çok üzüleceğim, çünkü bunu yapmam için özel bir sebep de var.


Hoca daha fazla direnmedi artık, beraberce ev sahibinin yanına vardılar. Abdurrahman altı aylık kira için bir çek verdikten sonra adama; “Bana bak, her ne sebepten olursa olsun hocamın kapısını çalmayacaksın, ne isteyeceksen gelip bana diyeceksin” diyerek tembihledi ve ilave etti; “Tamam mı? Anlaştık mı?”


“Anlaştık” dedi adam. Evin anahtarını aldılar, vakit öğlen olmuştu.

“Hocam bir de yemek yiyelim” diyerek bir lokantaya girdiler, yemekte öğretmen;

-Abdurrahman çok duygulandım, Allah razı olsun, “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez” derler aynen öyle, yaptığın çok makbule geçti. Ama bir şey soracağım, “bunu yapmam için özel bir sebep var" dedin, merak ettim anlatırsan dinlemek isterim.


-Var hocam! Hem de benim için dağlar kadar üzerimde minnet yüklü bir sebebi var, sordunuz madem anlatayım. Siz Taşkent’e geldiğiniz yıl biz son sınıfta idik, siz de öğretmenimizdiniz. O sene idare, talebelerin gırlet gömlek ile beyaz yaka giymelerini istiyordu. Terzi Ethem Usta bunları bir liraya dikiyordu. Çocuklar yeni kıyafetleri ile okula gelip gidiyorlardı ama altı çocuğun ailesi bir lirayı bulup bu kıyafeti yaptıramadı. Azarlandılar, okula alınmadılar ama nafile, çaresizdiler. Nihayet siz bu altı talebeyi aldınız terziye götürdünüz, altı lirayı verdiniz, kıyafetleri diktirip giydirdiniz. İşte hocam bu altı çocuktan birisi bendim. Sizin de maaşınız o zaman her halde kırk liralardaydı, bu fedakarlığı yapıp çocuk gönüllerimizi ihya ettiniz. O günkü iyiliğinizin yanında benim bu yaptığım inanın bir şey değil. Bunu hatırladıkça hep size bir rastlayıp elinizi öpüp şükranlarımı bildirmeyi düşünürdüm, Allah bunu bana lütfetti şükür. Onun için hocam kendinizi sakın borçlu saymayın, gerisi size kalmış, daha yapabileceğimiz bir şey olursa her zaman emrinizdeyim. Şu anda günlerce susuz kalmış da suyu bulup içip kanmış gibiyim inanın.


Böylece ikisi de duygulara gark oldular. İşte kaderin bahşettiği bu mutlu tesadüf iki gönlü zengin insanı da doyasıya mutlu etti.


Bu cefakeş kahraman öğretmen, vefalı gönlü zengin adam ve iki ay önce aramızdan ayrılan hikâyenin aktarıcısı Baki Burhan Akırşan'ın ruhlarına birer fatiha ile biz de vefamızı gösterelim.




20 Ağustos 2021 Cuma

Bugünün Mahir Öğretmenlerini İzliyor muyuz?

 




Bugünün Mahir Öğretmenlerini İzliyor muyuz?


Dergimizin bu sayısına muhatap olanlar, tanıyorlarsa Mahir İz Hoca'yı bir kez daha hatırlayacak, onunla paylaştıkları ortak idealler üzerindeki azim ve şevklerini tazeleyecek, tanımıyorlarsa onu ve hizmetlerini merak edecek, hâlâ taze ve her daim taze kalacak izlerinin peşine düşecekler. Mahir İz, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, Fuat Sezgin, Fethi Gemuhluoğlu, Mustafa İnan, Haluk Dursun ve kültür hazinemizde böylesi parlayan, kendinden çok kendisine sahip olana -burada o sahip toplumdur- fayda sağlayan, nadide mücevherler... Her dönemde olduğu gibi bugün de emsâl mücevherlere sahip olmadığımız düşünülemez. Mahir Hoca gibi, ödeneği kesildiği hâllerde dahi hizmetine ara vermeyi bir seçenek olarak görmeyen, yolunu keseceğini bile bile kara kışa rağmen o hizmetin yoluna düşerek sevabına tâlip olan, yoksul öğrencisine okul yolunda eskitsin diye ayakkabı alan, onu taşıyan, evinde barındıran, sonsuz öğrenme şevki, üstün öğretme yeteneği, gönül çilingirliği vasıflarını mükemmelen kendinde birleyen, eser miktardaki benliğini milletin gençlerinde hiç edip oradan bir ruh yoğuşturmaya gayret eden öğretmenler bugün de yok mudur?


Vardır elbet. Hatta onları ortaya koydukları güzelliklerle sosyal medyada görürüz, haber bültenlerine renk katan anlıklar olarak izleriz, kısa ve öz takdir ederiz. Oysa neden veremediğimizi tartışadurduğumuz iş ahlakının, insanî yaklaşımların, toplum odaklı hayat tarzının, verimli eğitim sisteminin, sağlıklı ilişkilerin, kısacası huzurun ve mutluluğun sırrı onlardaki adanmışlıktadır. En özel çocukların toplandığı sınıflarda ayaklarını masasının üzerine atmış, telefonuyla oynayan öğretmenle, bir köy okulunda cevher işlediğinin bilincinde çalışan öğretmen arasındaki farkın içine düştüğümüzden habersiz, daha iyi bir eğitim sistemi aramaktayız. Bu sayımızda Mahir Hoca hakkında bilinenler, aktarılagelenler hakkıyla derlenip sunulacaktır düşüncesiyle ben fazlaca tekrara düşmeden, eğitim sistemimizle ilgili hayallerimi bu satırlara serpiştirmek niyetindeyim. Ve bu hayalin odağında günün Mahir öğretmenleri var. Fedakar, idealist, gençmerkezcil, manevi hazzı öncelemiş, halk ve dolayısıyla hak rızası gözeten, genç ve yetenekli öğretmenlerimiz.


Ülkemizde okul öncesi, ilk, orta ve lise olmak üzere kabaca yetmiş bin civarında okulumuz var. Bir milyon yüz on yedi bin civarında da öğretmenimiz. Her okula öncü bir “üstün öğretmen” atayabilmemiz için ihtiyacımız olan her on altı öğretmenden bir Mahir öğretmen adayı çıkarmak. Öğrencilerimizi sonu gelmez sınavlara tâbi tutmak yerine öğretmenlerimiz arasından diğerlerine model olacak olanları ayıklamak. Mahir Hocaların, yaşadıklarını, özverilerini, emeklerini öğrenmek, takdir ve taklit etmek o günlerin şartlarında mümkün olmadı; onları ancak eserleri ve öğrencilerinin başarılarıyla tanıdık, bildik. Ama bugünün imkânlarıyla bu ayıklama işini hızla yapabileceğimiz umulabilir. Her okulda fark yaratan öğretmenleri belirlemek, sonrasında öne çıkanlar arasında yaratıcılığa, meslek sanatkârlığına ve etki gücüne dayalı bir eleme sistemi geliştirmek zor olmasa gerek. Öğrencilere sorsanız size mıh gibi göstereceklerdir gönüllerine giren öğretmeni. Matematiği zevkli bir oyuna dönüştüren, karga seslileri müziğin ritmine katıp kaptıran, fiziği dünya hâli, yabancı dili âşina, Türkçe'yi gönül dili eyleyeni, köprü kuranı, insanlık aşılayanı hepsi tanır, bilir, söyler. Ama öğrenme ve öğretme şevkini taşıyan, yaratıcı, iletişimci, uygulayıcı, kapsayıcı, zorlayıcı, çekip çevirici öğretmenleri kıdem, yaş, tecrübe gözetmeksizin yetkilendirmek biraz cesaret gerektirebilir. Bu noktada da ihtiyacımız olan cesareti mevcut durumun bize umut vermeyişinden alabiliriz. Üstelik gönül çilingiri dediğim bu insanların kendilerinden yaşça ve tecrübece ileri ama kıdeme yaslanmaktan öte marifeti olmayan astlarıyla makul bir iş ilişkisi kurabileceğinden de şüphe etmemeliyiz. Ve ardından bu eğitim ordusunu yurt sathına yaymak ve okullarımızın dengeli bir şekilde gelişimini, kalkınmasını, eğitim hamlesini belki bir beş yıl, on yıl beklemek gerekecek. Maddi çıkarlarını, hırslarını, kibirlerini, yılgınlıklarını, ataletlerini eğitim aşklarına kurban etmiş genç Mahir hocalara vereceğimiz fırsat bizlere parlak mühendisler, insancıl doktorlar, dürüst avukatlar, yenilikçi iş insanları, değerlerine bağlı, hedefleri ortaklaşmış, kavga sebepleri azalmış gençler olarak dönecektir. Eli, aklı ve kalbiyle iş görüp mesleğinin sanatkârı olan insanlardan oluşan bir toplum yeniden ve sağlam temeller üzerine inşa olacaktır. Ve bir sonraki neslin öğretmenleri, öğrencinin evlattan evla varis olduğunu bilerek yetişecek, toplumun her daim öğrenen çocuğu ve öğrencisini en azından evlatları gibi yetiştiren öğretmenleri olacaklardır.


Bu tasarımda millet olarak bizlere düşen ise bu öğretmenlerin en tatminkâr şartlara kavuşması için çalışmak, zenginleşmek, zenginliğimizi arzularımızdan önce çocuklarımızın eğitimi için hak edenlere vakfetmektir. Onları, bu işi maddi çıkarlarını gözeterek yapanlardan seçmediğimizi hatırlatayım. Bu verişimiz, diğerlerini de bu rütbeye teşvik etmek, başı çekenlerin izinde kalmalarını sağlamak için gereklidir. Özel okullara, özel derslere, etüdlere, kurslara harcanan paraların bu üstün öğretmenlere ve dolayısıyla bütün okulların aynı özelliği, aynı derinliği kazanmasına harcamak, rahat ama ilerlemeyen bir arabada oturmaktan memnun olanlar için zor olabilir ama yol almak isteyenler için elverişli ve elzem bir sistem olacaktır. Bu bakışa da ancak Mahir hocaların her çocuğa kendi çocuklarıymış gibi bakmalarını taklit ederek ulaşabileceğiz.


Bugünün Mahir öğretmenlerini bulalım ve maharetlerini göstermeleri için onlara fırsat verelim. İnce düşünen, incelten, ince ince işleyen bu insanları kitaplardan, hatıratlardan bulup çıkardığımız gibi hayatımızdan, bugünümüzden de bukup çıkaralım ve olmaları gereken yere yerleştirelim. Sistem arayanlar ve sözden usananlar için işte bu kurulabilir bir sistemdir.

1 Haziran 2021 Salı

Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası

 


Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası


Dosya konumuz “aile” olunca hem toplumda ailenin hem de ailede babanın yerini ele alabilme imkânı sunacağından Ahmet Mithat Efendi'nin zihnindeki aileyi okuma fikrini verimli buldum. Böylelikle sağlıklı bir toplum için aile, sağlıklı bir aile için baba eğitimi üzerinde duran bu değerli ama ihmal edilmiş aydınımızı anne babalara hatırlatmış olursam büyük bir emeğe iltifat etmiş olmakla da tatmin olacağım. Zira çocuklarıyla ilgilenmeyi önceleyen, bu yolla kendi tekamülleriyle de ilgilenmiş olacak babalara ihtiyacın günbegün arttığını hissetmekteyiz. Tanzimat ve Servet-i Fünun devirleri ile Meşrutiyet devrinin başlarını yüzlerce cilt eseriyle dolduran, gazeteci, hikâyeci, romancı, tarihçi, felsefeci ve ilahiyatçı Ahmet Mithat, toplumu ilgilendiren hiçbir meseleye ilgisiz kalmamış, donanımlı ve sorumlu bir şahsiyet. “Ana Babanın Evlat Üzerindeki Hukuk ve Vezaifi”, “Çocuk Melakat-ı Uzviye ve Ruhiyeti”, “Peder Olmak Sanatı” eserleriyle, çocuk eğitimi üzerinde durmuş batılı aydınları derinlemesine incelemiş, kuramını uygulamayla teyit edememiş olanların yanılgılarını ayıklamış, başta Compayre olmak üzere gözlemci uygulayıcıların fikirlerine kıymet vererek geniş bir külliyatı müslüman ahlakı ve Osmanlı değerleriyle de kaynaştırıp yerelleştirme çabası göstermiş. Bu özelliğiyle, ezberlerin tekrarı ve zanların deneme mahâli hâline geldiğini düşündüğüm modern pedagojiye bir daha ve bir adım geriye çekilerek bakmamızı sağlayabilmekte. Çocuğunu gözleme, tanıma ve dolayısıyla ona nüfuzunun sınırlarını ve faydalarını idrak etme merakına sahip her babayı cezbedeceğine şüphem yok.


Günün maddi imkanlarına sahip babalar, çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamak, onları karşılaşacakları engeller karşısında desteklemek, her nevi hak gasbı, taciz ve tecavüzlerden korumak görevlerinde ne kadar kararlı ve atik iseler manevi tehlikeler ve nüfuzu hissedilmeyen maddi bozucular karşısında da o kadar uyanık ve tetikte olmalılar. Çocuğun bedenine giren yiyecek, içecekten, gözü ve kulağı aracılığıyla zihnine hitap eden yayınlara kadar bir çok etkenin denetim altında tutulması baba dikkati ve kudreti gerektirmekte. Vaktini dışarıda yeme-içme, gezme, eğlence veya hobi ile geçiren, köpek veya kuş yetiştiren ve bunlara bazı eğitimler verebildiğinde sevinen, çeşitli bitkiler yetiştirip bunlara yaptığı aşı tutmadığında üzülen babanın çocuklarına yeterince vakit ayırmaması veya bu uğraşlarını çocuklarına ayırması gereken vakitten çalarak devam ettirmesi düşünülebilir mi? Çağın gidişatına direnç olarak çocuğun insanî kabiliyetlerini koruma ve geliştirme gereği düşünüldüğünde, her babanın yolda ve işte elzem olmayarak geçirdiği zamanlarını çocuğu lehine yeniden programlaması, birlikte faydalanabilir hâle getirmesi gerektiğini dahi söyleyebiliriz. Çünkü babanın ihtiyacı olan gözlem için birliktelik önemli. “Kendi evladımızda bazen bir tecelli zuhur eder de onu tedebbu (gözlem) için lüzumu olan vakit içinde o tecelli zail oluverir. İhtimal ki bir daha zuhur etmez. Yahut zuhuruna biz tesadüf edemeyiz.” diyor Ahmet Mithat Efendi. Çocuklar üzerine en başarılı araştırmaların ve tespitlerin sahiplerinin de kendi çocuklarını saat be saat gözleyen araştırmacılar olduğunu ekliyor. “Bir asker ahval-i topoğrafyasını tanımadığı arazi üzerinde harekât-ı harbiye icra edemez. Terbiye-i etfal (çocuk terbiyesi) dahi bir cihattır. O cihadın vukua geleceği meydansa tufuliyet (çocukluk) meydanıdır. O meydanın ahval-i topografyasıysa çocukların fizyoloji ve psikolojileridir.”


Söz konusu gözlemin başka bir açıdan faydası ise babanın, hatırlaması mümkün olmayan ilk yürüme, konuşma, muhakeme anlarına dönebilmesine olanak sağlaması. Babalar evlat sahibi olduklarında onların bebeklik, çocukluk ve gençlik çağlarına uyarak yeniden kendi bebeklik, çocukluk ve gençliklerine döner, o zamanlarını yaşarlar. Çocukla çocuk olmak deyip derinliğini pek anlamadığımız bu zaman yolculuğu babayı en tatlı heyecanlarına tekrar döndürür ve çocuğuyla kurduğu bağ çocukluğuyla kurduğu bağ ile desteklenmiş olur. Bu, çocukla babası arasında daha kuvvetli bir çifte bağ değil de nedir?


İlk kelimeler... Kimi çocukta çok erken, kimisinde çok geç gelen ilk kelimeler. Bugün erken konuşmayı sağlayan en önemli etkenin anne-baba sohbeti olduğu konusunda bütün çocuk bilimciler mutabık. Aksine sebep olan en büyük etkeninse elimizdeki telefon ve karşımızdaki bilimum ekranlar olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Ailenin ilk görevi çocuğa dili öğretmek. Bu da önce etrafındaki, sonra da etrafında olmadığı hâlde hayaline hammadde sağlayacak nesnelere dair görseller üzerinden sohbetle mümkün. Kendisi ile konuşulan çocuğun konuşması kolaylaştığı gibi kavrayışı, öğrenme kabiliyeti ve kapasitesi artıyor, daha önce bulunmadığı ortamlara girdiğinde çekeceği yabancılık azalıyor.


Sohbetle çocuğuna yaklaşan ve gerekli bağı kuran babanın ikinci görevi ise ihmal edilmemesi gereken erken dönem öğretileri. Üç yaşından itibaren öğretilmesi ihmal edilen değer ve davranışlar nedeniyle çocukta yalancılık, hırsızlık, zarar vericilik gibi alışkanlıklar yerleşirse bunların düzeltilmesi çok zordur. İlk öğrenme kolay, öğrenilmiş olanı değiştirme zor olduğundan bazı davranış ve düşünce kalıpları ile değer eğitiminin erken dönemde anne baba tarafından verilmesi zarurettir. Dil, bu bağlama da dahildir. Yüzeysel, huy-alışkanlık gibi edinilmiş bir yabancı dil ile çocuğun dünyasına yerleşen kavramlar, onun için yabancı değil aslî olur ve ileride öz değerleriyle ters düştüğünü gördüğümüzde iş işten geçmiş olacaktır. Sorunlu davranış bir yabancı dil değilse de çocuğun öğrendiği yanlış bir dildir. Kendini ifade etmenin haksızcasıdır demek mümkün. Müdahalecilikten kaçınmaya sığınarak engellenmeyen her hatalı hareket çocukla birlikte büyüyerek yerini sağlamlaştırmaktadır.


Bu sürecin sonunda her şikayeti yersizleştirecek şekilde karşımıza çıkan ancak ve ancak ayna görüntümüzdür. Ailenin bir aynalar evi olduğunu idrak etmeliyiz. Çocuk bize kendimizi gösteren bir aynadır ve onda gördüğümüz tüm kusurların sadece yansımamız olduğunu bilmemiz gerekir. Bu noktada “ağaç yaşken eğilir” sözünü çocukla ilişkilendirdiğimiz gibi aile ile de ilişkilendirmek istiyorum. Aile de yaşken eğilir. Çünkü genç anne-babanın çocuklarını yetiştirirme dönemi, kendilerini yetiştirmeleri, kusurlarından sıyrılmaları için son fırsattır. Büyüklerimiz, insanın kırkından sonra bazı huyların değişmeyeceğini, nefs terbiyesinin mümkün olmayacağını söylerler. Çocuğun katılmasıyla şahsi sorumluluğumuzdan ibaret olmaktan çıkan hayatımız aile hayatı olur ve davranış sınırlarımızın daha kalın çizgilerle çizilmesi mecburiyeti doğar. “Anneler kocalarından, babalar etraftan saklamaya mecbur olacakları az çok, büyük küçük fenalıkları çocuklarının yanlarında yaparlarsa ne kadar uğraşsalar da hiçbir dersi, öğüdü, nasihati çocuğa tesir ettiremezler.” Ama elbette hatadan münezzeh olmadığımızı da kabul ederek bu aynalar evinde görmemiz gerekenleri görüp düzeltmekle mükellef olduğumuzu hatırlamamız ve bu çabada tembellik etmememiz yeterlidir. Ahmet Mithat Efendi Compayre ve Preyer'in mutabık oldukları şu noktaya dikkat çekiyor: “çocukta ahlak teşkili için başvurulacak eylemler o kadar çoktur ve ahlak o kadar çeşitli unsurların toplamından doğan bir tabirdir ki çocuğun ahlakının varacağı noktayı tahayyül etmek dahi imkan dahilinden çıkar.” Bu sözden, ahlak inşasını oluruna bırakmak gibi bir sonuç çıkarmak büyük hata olacaktır. Aksine her ânımızı teyakkuz hâlinde yaşayarak, çocuğa örnekliğimizde açık vermemek mecburiyetini hissetmeliyiz. Çocuk herkesten, her durumdan ahlakî sonuçlar çıkartacak, bu sonuçlar çoğu zaman çelişki ve çatışkılar içerecek ve bunları ancak kendi zeka ve ayırt etme kuvvetince değerlendirerek şahsiyet sahibi olacaktır.


İyi bir ailenin iyi babası olma niyetiyle konuyu toparlarken "Baba olmak sanatı vücut bulmaksızın, tahakkuk etmeksizin ana olmak sanatı kızlarda husule gelmiş olsa bile hiçbir faydası olmaz." sözünü de atlamaya gönlüm razı olmadı. Yükü anneye veya ailenin ancak vekili olan öğretmene bırakmaya meyilli babalar için ailedeki hakiki yerlerini idrake vesile olsun inşallah. Zira çocuğumuz Hz. Adem'i (a.s.) son insana bağlayan zincir üzerinde, dayanıklılığına tesirimiz olan tek halkadır. Ona annelik-babalık sanatı ile verilen eğitimin aktarmalı olarak ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitim seviyelerini yükselteceğini, önce millet bilincini ve başarısını sağlayacağını, sonra insanlık namına iyilik cevherini parlatacağını her ânımızda hatırlamamız gerekir. Biz pasif bir eğitim almış, iyi aile çocuklarıyız. Şimdi, ebeveyn nesil olarak aktif çocuklar yetiştirmek zorundayız. Ne olurlarsa olsunlar fikir birliği ettikleri büyük bir amaçları olmalı! Dünyayı bir barış yurdu olarak yeşertmek. Ve bu amacı taşıyabilmeleri için iyi aile kapsamını iliklerine kadar hissetmeleri gerekmektedir.


2 Ocak 2019 Çarşamba

SORUN DEMO-KRASİNİN DEMO'SUNDA!



Sistem. Sorunlu sistem. Hatalı sistem. Yanlış sistem. Eksik sistem. Döve söve bitiremediğimiz bu sistem nihayetinde bir kurgudur. Devamlılığı olan, bir çok işlevi bir arada yürütebilen, sonuç olarak da kusursuza yakın çıktıyı hedeflediğimiz hareketler zinciridir. Biz hatayı sistemde arayarak sorunu afakileştirirken, soyut kavramlar üzerinden tartışıp dokunulamaz hale getirirken, sistemin parçalarını oluşturan, her biri ayrı işlevlere sahip bireyler ve birimler de bundan faydalanarak hatalarını değersizleştirir, kötürüm işlerini arada kaynatırlar. 

Ben yine büyük büyük meselelere değil, hemen, hızla düzeltebileceğimiz sorunlara odaklanmayı, eleştirirken çözüm önerimi de ortaya koymayı, bir an önce adım atmayı yeğeleyeceğim. Bugünki meselem; okullardaki başkanlık seçimleri. Çocuklarımıza erken yaşta demokrasi kültürünü benimsetmek üzere giriştiğimiz, ancak demokrasinin erken çağlarında dahi görülmemiş bir baştansavmalıkla elimize yüzümüze bulaştırdığımız müfredat faaliyetlerinden en kalıcı hasar bırakanı. 


Velisi bulunduğum ve fakat bir veli olarak maruz kaldığı demo-trajik seçimler nedeniyle ileride demokrasiye inanmayacağından emin olduğum öğrenci vesilesiyle İki yıldır dikkatle takip ettiğim seçimlerde şöyle vahim hatalar yapılıyor;

Propaganda süreci boyunca çocukların ellerinden gelmeyecek, güçleri yetmeyecek, yetkilerini aşacak vaadleri har vurup harman savurmalarına, sanki bu çok olağanmış gibi müsaade ediliyor. Bugün, henüz yolun başındayken, okula kantin açacağını, halı saha yaptıracağını, teneffüs sürelerini uzatacağını, bazı dersleri programdan kaldıracağını ve bunun gibi olasılık dışı bir çok işin üstesinden geleceğini söylemesine izin verdiğiniz bir çocuk ve arkadaşları, büyüdüklerinde siyaset sahnesine çıkar ve buna devam ederler. Ama o zaman siz bunu eleştirir, bu siyasiler de ne kadar çok yalan söylüyor, bol keseden atıyor. Akıl var, izan var, olur var, olmaz var yahu dersiniz. Demeyin! Siz yaptınız. Ellerinizle yonttuğunuz heykeldir o artık ve tekrar yumuşatılıp düzeltilmez, ancak kırılır yada eritilir, her halükarda zayi olur. Oysa ona, çerçevesini çizeceğiniz bir seçim kampanyası içerisinde doğrulukla söylemler üretmeyi telkin edip, seçim sonrasında da bu mevzuyu tamamlanmış bir görev olarak gündemden kaldırmak yerine, söylemlerinin peşine düşmeyi öğretebiliriz. 

"Baba arkadaşlarım şöyle vaadlerde bulunuyor, böyle atıyor, şöyle tutuyorlar." diyen evladıma "sen bunları söyleyemezsin, gel biz yapabileceğin şeyleri düşünelim" dediğimde seçimi kaybedeceğini bilmek sandığınızın aksine ikimizi de sevindiriyor. Biz inatla her yıl aday oluyor ve çevrimiçi bir okul gazetesi çıkartmayı, tüm öğrencilerden bu gazete için şiir, öykü, hikaye, makale toplamayı vaad ediyoruz. Öğretmenlerimizden izin alıp bazı teneffüslerde topluca oyunlar oynamayı, sınıflar arası yarışmalar yapmayı vaad ediyoruz. Yarışmaları kazananlara da hep birlikte hazırlayacağımız bazı ödüller vermeyi. Belki bir yiyecek, içecek ikramı, hep birlikte keyfini çıkartacağımız dondurma ya da masum bir tatlı. Onun küçük aklına gelen ise her yardıma ihtiyacı olana yardım etmek. Zor ama ben başkan olursa bunu yapacağından eminim. Olmadan da yapmaya çalışıyor çünkü. O sorumluluğu üstlendiğinde çok daha fazlasını yapabilecek şevki olacaktır. Ve bugün başkan olma, müdür olma derdine düşmüş olan tüm yetişkinlerin öncelikli amaçları bu olsa işlerin nasıl da değişeceğini hayal bile edemeyiz. Sınıf atlar, çıtaları çatlatır, sınırları zorlarız. Ama derdimiz mümkün olduğunca kendimize yardımcı olmak.


Gelelim bir diğer seçim kazasına! Gizli sayım, aldığı oy açıklanmadan kendisine kazandın yada kaybettin denen adaylar. Sizce de bu garabet gerçekten tek partili demokrasi geçmişimizden kalmış olabilir mi? Akla ilk gelen bu oluyor ama ben sanmıyorum. Büyük ihtimalle işgüzarlığımızın pervasızlığından, baştan savma parkurlarında rekora doymayışından kalmıştır. Çocuk için uzunca bir süre olan iki haftalık sürecin sonunda, kaç oy aldığını dahi bilemeden seçilemediğini öğrenmek ne kadar hayal kırıklığı yaratır, bir eğitimcinin bunu düşünebilmesi gerekir. Çünkü yaptığı çalışmanın, arkadaşlarıyla iletişiminin, doğrularının ve yanlışlarının ona ne getirdiğini görmek, bundan sonra çizeceği yol için ona fikir verecektir. Görememekse sıkıntı verir, boşa geçmiş zaman hissi verir, heves kırar. Diğer yandan seçim sonuçlarına olan güvenini koruması, demokrasiye olan inancın temel şartı olsa gerektir. Otorite kabul ettiği, sevdiği, saydığı öğretmenleri tarafından aldatılıyor olma ihtimalinin aklına gelmesi dahi sarsıcı bir tecrübedir. Tüm öğrenme süreçlerini olumsuz etkiler.

Görüldüğü üzere, adil ve sorumlu davrananın istemsizce de olsa cezlandırıldığı bir süreçle öğretilen demokrasi, temelsiz bir bina gibi, çökmeye yaklaşan bir ahlak inşa ediyor. İşin sonunda varılan duruma şaşırmak, şikayetçi olmaksa malesef pek samimi değil. Sistemden önce eklemlerimizi elden geçirelim. Meseleleri birbirine bağlayan hareket noktalarımızı işlevsel yapılandıralım ki çocuklarımızın hareket kabiliyetlerini zedelemeyelim. Geleceğimizi inşa ederken yaptığımız harcın zayıf olmasına göz yummayalım. Bugünün işini yarım yamalak yapmayalım. Yarını hem yaşayacağız, hem yaşatacağız. Bugün öldürmezsek...



18 Aralık 2018 Salı

KURU YEMİŞÇİLER HAFTASI ETKİNLİKLERİ




Bir kuru yemişçiler haftasını daha geride bıraktık. Her yıl olduğu gibi envai çeşit kuru yemişler okullara taşındı, konuyla alakası olmayan birkaç pankart ve slogan eşliğinde afiyetle yendi. Bu kuru yemişlerin eskiden hangi bölgelerimizde yetiştiğinden bahsedildi, bugünlerde nerelerden ithal edildiği öğrenildi. Fiyatlardaki fahiş artışlar velileri zorlasa da Ahmed Cevdet Paşa'nın iki yüz elli yıllık hatırasına hürmeten şartlar zorlandı.

Bir gün mutlaka aklı selim bir eğitimci bu gidişata dur diyecek, olmazsa bir müdür, bir öğretmen çıkıp, talimatları böyle alışılagelmiş ama işe yaramaz bir biçimde yerine getirmektense bu işin hakkını vererek yapmak gerektiğini düşünecektir. İşte o zaman, o yerli malı haftasında sınıfa leblebi, fıstık, fındık değil ülkenin her yanındaki fabrikalarda üretilmekte olan ürünlerden birer örnek veya en azından resimleri gelecektir. Onlar üzerine konuşulacaktır. Neler yapılabildiğini gören çocukların zihinlerinde neler yapılabileceğine dair fikirler uyanacak, çarklar dönmeye, kıvılcımlar çakmaya başlayacaktır. 


Ekrana doğan, sanal dünyayı, sayısal sistemleri kullanmayı doğuştan biliyor hissi veren bugünün çocuklarına yerli malı olarak sadece yemişleri sunmak, onun çevresine dar sınırlar örmekten başka işe yaramamaktadır. "Yerli malı" denince çocuğun zihninde canlananlar, biraz büyüdüğünde ona bu ülkede yürüyecek bir yolu olmadığını düşündürecektir. Kullandığı ithal teknoloji ürünleri ve bunları kullanırken maruz kaldığı yabancı dil nedeniyle beyninden önce gönlü göçecektir uzaklara. Nitekim her yıl kutlanan yerli malı haftasına rağmen çocuklarımızda yerli malına yönelim de görülmemektedir. Bu haftayı böyle göstermelik bir şekilde yılda bir hafta kutlamak yerine, öğretmenler tarafından velilerden istenen kırtasiye ürünlerinin veya her gün hazırlanan beslenme çantası içeriğinin yerli ürünlerden oluşması gerektiği çocuklara telkin edilirse, fabrikalara, meralara, tarlalara geziler düzenlenirse sonuç alınacaktır. Üretimin getirileri, çevreye etkisi, üretmenin verdiği mutluluk gözle görülerek anlaşılacaktır. 

Yerli üretimi güzellemenin bir yolu da ithal ürünlere verilen paranın nereye gittiği, kimlerin eline geçtiği veya en azından bizim elimizden nasıl çıktığı üzerine dramatik çalışmalar yapmaktır. 

Yerli malı haftasını değiştiremeyen bir bakışın, izlemek ve yakınmakla yetinip harekete geçmeyen tembel bünyelerin, işletme körlüğünü eğitim sisteminde yaşayan eğitimcilerin yerli tüketimi de yerli üretimi de teşvik edebilecek kudreti yoktur. Bundan on yıllar sonra kurulacak fabrikaların temelleri bugün sınıflarda atılır. Bugünden tezi yok bir sonraki kuru yemişçiler haftasını gerçek bir yerli malı haftasına dönüştürmek için tefekküre başlamayı tavsiye ediyorum. Talep eden her eğitimciye gönüllü, yerli, milli, ücretsiz danışmanlık hizmetini memnuniyetle vereceğimi temin ederim.

1 Ekim 2018 Pazartesi

İSRAF HANGİ DERSİN KONUSU?



Yeni bir eğitim sistemini tartışırken soyut kavramların havalarda uçuşmasından sıkılmış bir çocuk ve genç gönüllüsü olarak yakaladığım, somut bir öneri sunma imkanı olan her meseleye değinmeyi bir görev addediyorum. Bu bağlamda yazdığım bu üçüncü yazıda dünyanın gidişatı hakkındaki umutlarımızı körelten, elimizde tuttuğumuz ama görmezden gelebilmek için arkamıza saklayıp durduğumuz israf meselesine değinmek isterim.

İsraf sadece din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin konusu olarak önlerine geldiğinde belli ki çocuklarımız için sadece bir not unsuru oluyor ve bir kulakla öbür kulak arasında geçirdiği zamanı da israf ederekten hayatlarından çıkıyor. Oysa doğrudan bir öğesi oldukları bu meseleyi tıpkı bir külliyat haline getirdiğimiz havuz problemleri gibi matematik dersinde somutlaştırabiliriz. Önünde sonunda düşünmelerini gerektirecek defaatle karşılarına çıkartabiliriz. Dört işlem, kesir, oran-orantı konularına tema yapabilir, zihinlere kazınır ve hayata dokunur şekilde öğretebiliriz. 

Cemlerin evinde her gün çeyrek ekmek bayatladığı için çöpe atılmaktadır. Somalili Banji'nin evine ise ancak üç günde bir tam ekmek girmektedir. Cemler ekmek israf etmeseydi Banjiler her gün ne kadar ekmek yiyebilirdi?

Cevap:  1/4 + 1/3 = 7/12

Bir de şöyle soralım;

Aslı banyo yaparken ve ellerini yıkarken harcadığı vaktin 1/5'inde suyu boşa akıtmaktadır. Oysa Sudanlı Dalila günde en az 3/4 litre su içmesi gerekirken su bulamamaktadır. Aslı günde ortalama 15 litre su harcadığına göre Dalila gibi kaç çocuğun mutlaka içmesi gereken suyu israf etmektedir?

Zor değil ama ağır bir cevap: (15 x 1/5) / 3/4 = 4

Dünyada 800.000.000 (sekizyüz milyon) insan açlık çekiyorken her yıl 1.300.000.000 ton (yanlış değil tam bir milyar üç yüz milyon ton) gıda israf edilmektedir. İsraf edilen gıdayı aç insanlara dağıtabilseydik her 1 aç insana günde kaç kg yemek düşerdi?

Bakın bakın, cevaba bakın: (1.300.000.000 x 1000) / 800.0000.000 / 365 = 4,45 kg. 
Yani bir insan evladının mümkünü yok yiyemeyeceği kadar.

İsraf rakamlarının da ihtiyaç rakamlarının da ne kadar iyimser verildiğini fark etmişsinizdir. Bunu bazı özel çocukları duygusal açıdan fazla yıpratmamak adına alınmış bir tedbir olarak kabul edin. Eğer bugüne kadar onlardan biri olamadıysanız da artık olmaya gayret edin çünkü bu hesap, şaşmaz bir terazi ile önümüze geldiğinde sınavı geçememe ihtimalimiz günden güne yükseliyor. Şimdi anlamsızca dolup boşalan havuzları bir kenara bırakıp, hiç varılamayan B noktasını da aşarak israf problemlerini matematik dersinin ana temalarından biri yapmaya ne dersiniz? Vicdan sahibi matematik öğretmenlerimiz amatörce hazırlanmış bu sorulardan, her yaş grubu ve konu ağırlığına uygun olarak daha dokunaklı ve daha zihin açıcı nicelerini üretecektir. Üstelik eğer sorularını gerçek sayılara dayandırmak isterlerse ellerinde geniş bir veri tabanı da olacak. Artık hayata dair sorunları, dallar arası ilişkilerini de kurarak ele alma zamanı geldi. Bizim çocuklarımız matematiği sosyolojiyle, coğrafyayı tarihle, robotik kodlamayı ahlak bilgisiyle birleştirmek zorunda olacak bir neslin üyeleri. Onları çağa uygun yetiştirmeye aklımız erdiğince kafa yormalı ve bir yerden başlamalıyız. Gerisini onlar halledecektir. 




17 Ağustos 2018 Cuma

BİR YABANCI DİL OLARAK TÜRKÇE!

Gelecekçilerin kabul görmüş bir öngörüsüne göre yakın zamanda yabancı dil bilmek önemini yitirecek. Çünkü yüksek doğrulukla anlık çeviri yapabilen cihazların piyasaya çıkması an meselesi. Üstelik bir dil için de değil, tüm diller için. "Bir lisan bir insan" noktasından "bir cihaz bin bir insan" noktasına ilerliyoruz. Ancak biz bu öngörüyü gözardı ederek çocuklarımızın eğitiminde yabancı dile ağırlık vermeye devam ediyoruz. Eğitim müfredatında işlevsel bir yabancı dilin yer alması elbette doğru ve gerekli ancak ağırlığının diğer temel bilimleri ve genel kültürü geride bırakacak şekilde artırılması o kadar doğru değil. Yabancı dil gereksinimi teknolojik imkanlarla karşılanabilir hale geldiğinde diğer yeterlilik ve yetenekleri açısından eksik kalacak gençler yetiştiriyor olabilir miyiz?


Diğer bir önemli soru ise; bu teknolojik tercümanlar devreye girdiğinde, bizi anlamayacakları bir dil kullanmaya doğru mu gidiyoruz. George Orwell'ın 1984'ünde bahsettiği gibi, yıldan yıla bazı kelimelerin yasaklanarak yok edildiği bir "yenisöylem" sözlüğü mü üretiyoruz? Ya da üretilen bu kısır yenisöylemin memnuniyetle kullanıcısı mı oluyoruz? Derinliği ve genişliği olan dilimizin kelimelerinden vazgeçip sığ bir dile tenezzül ettikçe belli düşüncelerin içerisine sıkışmayı umarsızca kabul ediyoruz. Düşünme yetimizi kısıtlıyor, gelişmeyi değil gelişenleri takip etmeyi hedefliyoruz.

Yabancı kültürlere dair eserleri takip etme, onları tanıma, farklarımızı tespit etme ve değerlendirme, üstünlüklerinden faydalanıp üstünlüklerimizi aktarma eylemlerini de içeren daha kapsamlı bir iletişim şeklini yabancı dili konuşmaya tercih etmemiz gereken bir döneme doğru gidiyoruz. Türkçe'mizi yabancı bir dile dönüştürmeden önce bir daha düşünelim. Çocuklarımızı doğru ve etkin dille yazılmış kitaplara yönlendirerek bilgi, tecrübe, duygu, düşünce ve dil dağarcıklarının genişlemesine yardımcı olalım.

KİTAP FUARI NASIL GEZİLMEZ!



Kitap fuarlarımızın sayısı her geçen yıl artıyor. Daha fazla şehrimiz kitap fuarlarıyla tanışıyor. Özellikle çocuk kitapları söz konusu olduğunda kitap fuarlarının ziyaretçi kitlesi ikiye ayrılmış durumda. Haftaiçi yapılan okul gezileri vesilesiyle gelen ziyaretçiler ve genellikle haftasonları gelen aileler. Bu iki ziyaretçi kitlesinin davranışları arasında büyük bir fark var ve sanılanın aksine aile kitlesi daha bilinçli. Okul yönetimlerinin, muhtemelen Milli Eğitim Bakanlığı yönlendirmesiyle kitap fuarlarını ziyaret ettiği ve bunu, kağıt üzerindeki bir zorunluluğu bir an önce yerine getirme güdüsüyle yaptığı fikri doğuyor. Zira fuar alanlarında, peşine öğrencileri dizmiş, sergiden sergiye koşan öğretmenler görüyoruz. Kimi zaman yarım veya en iyi ihtimalle bir saatlik bir tur atıyor, bir kaç fotoğraf çektirip herhangi bir kitapla veya yayıneviyle ilişkiye girmeksizin alanı terk ediyorlar. Ellerine bir kaç lira tutuşturulmuş çocukların içeriğine bakmaksızın ucuz kitap arayışları ise bir başka içler acısı durum.

Oysa bu gezileri verimli hale getirmek çok da zor değil. Evet, farkındayız; zamanınız az, veliler tarafından çocuklara verilen para çok kısıtlı. Bu durumda bir öğretmen veya okul yöneticisi basit bir hazırlık yapabilir. Hemen akla gelen bir iki öneriyi sıralayalım;

1- Çocukların ellerindeki paraları eşit miktarda toplayalım. 1 veya 3 TL ile dişe dokunur bir kitap alamazsınız ancak 20-30 öğrenciden toplanmış 1 veya 3 TL'ler ile en az 2, belki 3-4 kitap satın alabilirsiniz. Bu kitaplar sınıfın kitabı olur ve yıl boyunca sırayla her öğrenciye okuması için emanet edilebilir. Böylelikle tüm çocuklarınızın bu kitapları okuduğundan da emin olursunuz.

2- Her sınıf farklı kitap alırsa, bu kitaplar daha sonra sınıflar arasında değiştirilerek veya okul kütüphanesi oluşturularak, daha fazla öğrenciye de ulaştırılabilir.

3- Fuar öncesinde küçük bir araştırma yaparak öğrencilerinizin yaş gruplarına ve ilgi alanlarına hitap eden bir kaç kitap tespit edip, kısıtlı zamanınızda bu kitapların bulunduğu sergileri ziyaret edebilir, yayınevlerinden kitapları hakkında fikir alabilirsiniz. Onlarca serginin önünden tren yapıp koşarak ve fotoğraf çektirerek geçmektense bir kaç sergi ziyaret edip, kitaplara dokunarak, onları inceleyerek, onlar ve yazarları hakkında bilgi alarak fuardan ayrılmak daha faydalı olacaktır.

4- Ziyaretlerinizi önceden ilan edilen yazar imza günlerine denk getirerek çocukların yazarlarla iletişim kurmasını, onlarla kısa da olsa sohbet etmelerini sağlayabilirsiniz. Kitap almak veya gezi yapmaktan çok daha etkin bir ufuk açma, özendirme, meraklandırma yöntemi olabilir. Hem çocuklar hem yazarlar için deneyim olur.

Bunlar, konu üzerine birkaç dakikalık bir düşünme zahmetiyle bulunan çözümler ve her birinin de mevcut uygulamadan iyi olduğu açık. Nesillerimizi emanet ettiğimiz öğretmenlerimizden daha fazlasını da bekleyebiliriz. 

10 Ocak 2014 Cuma

ÇOCUKTAN AL EĞİTİMİ

Çocuğu olunca insan, yeni bir insan yetiştireceğim, çocuğa eğitim vereceğim sanıyor. Çocuk tarafından eğitileceğini beklemiyor elbet. Ama kazın ayağı öyle değil. Dünyaya gelen, tertemiz, her hareketi keyfi, hiçbir hesabı çıkar uğruna olmayan bir nefs. Karşı köşede ise yılların kirlettiği yetişkin nefs. İlk karşılaşma dostane ancak bebek dediğin tek dişi bile olmayan canavar biraz büyüyüp de tek dişi olan bir canavar kıvamına gelince çarpışma pek yaman bir hal alıyor. Önce öfke kontrolü eğitimi veriyor küçük öğretmen. Söylenenin aksini yapmak konusundaki pervasız ve kararlı tutumu ile hiç sinirlenmeden sinirlendirmenin doruklarına ulaşıyor. 



Küçük bir örnek;

Baba: Kızım perdeyi çekiştirme.
(Kız duymazlıktan gelir ve devam eder)
Baba: Kızım perdeyi mahvettin, yapma.
(Kız duymazlıktan gelir devam eder)
Baba: Kızım sinirlenmemi ve sana kızmamı istiyorsun ama ben güzellikle söylüyorum, yapma.
(Kız duymazlıktan gelir ve devam eder)
Baba: Kızım çek perdeyi, kopart indir, getir buraya.
(Kız perdeyi bırakır, koşarak gelir babaya sarılır)

İşte böyle her türlü sınava tabi tutarak dayanıklılık testlerinden geçiriyor. Sonra zeka seviyenizi ölçüyor. Hangi işi, ne zaman, nasıl yaptırabileceğini, hangi numaralarla sizi kandırabileceğini, kapris kabul kapasitenizi, ağlamaya karşı duyarlılığınızı, diğer aile bireylerine kıyasla işlevsellik, kullanılabilirlik durumunuzu tespit ediyor. Anneanneyi alıyor babaya vuruyor, babaanneyi alıyor anneye vuruyor, dedeyi alıyor amcaya vuruyor, kim sağlam kim çürük meydana çıkartıyor. Etraftaki emsalleriyle ilişkinizi analiz ediyor, adalet duygunuzu limitlerine kadar zorluyor. 

Ruhuyla zoru olmayan dingin bir nefsle, ruhuyla mücahedesi içinde çırpınan bir nefsin karşılaşmasında kazananın kim olacağını defaatle gösteriyor. İşte bu nedenledir ki çocuk terbiyesi önemli. Çocuk terbiyesi; çocuğa verilen değil, çocuktan alınan terbiye. Üst üste, aman vermeden, nefes aldırmadan yağdırılan imtihanlara karşı sağlam durabilmek. Siniri, takıntıları, titizlikleri, beklentileri, üzüntüleri, evhamları onun üzerinden yenmek. Oluruna bırakabilmek. Sahibine bırakabilmek. Becerdiğimden değil, becerebilmenin zorluğunu ve kıymetini anladığımdan yazıyorum. Allah tüm anne ve babaların yardımcısı olsun.