ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2021 Cuma

ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...

 


ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...


Sizce Çocuk Edebiyatı nedir? Diğer türlerden nerede ayrılıyor?


Yetişkinlerle çocuklara yönelik edebiyatı içerik üzerinden ayırıyor olsak da bugün edebiyatla sağladığımız, basitçe ifade etmek gerekirse, konuşabilmektir. İnsanlar, karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini dinleyerek konuşamayan canlılara dönüşürken edebiyat, biz emek verenlere sözümüzü söyleme ve merak edenlere de dinleme imkânı veriyor. Sonra biz okurlarımızla bir araya geldiğimizde adeta birbirini tanıyan ve seven dostlar gibi birbirimizi dinleyerek konuşabiliyoruz. Zihin dünyamıza çoktan girmiş olan okur, çağın imkanları sayesinde hayallerimiz ve fikirlerimiz hakkındaki düşüncelerini, yorumlarını paylaşabiliyor, onları kullanıp geliştirebiliyor. Her yan kötülükle yıkılıp dökülürken biz iyilikte buluşup çoğalabiliyoruz. Yetişkin edebiyatıyla akranlarımızla konuşuyorsak çocuk edebiyatıyla da içimizde yaşattığımız çocuğun akranlarıyla konuşuyoruz. Dolayısıyla çocuk edebiyatının kanımca içimdeki çocuğu yaşatmaktan ve onun arkadaşlarıyla konuşmaya devam etmekten öte bir farkı yoktur.


Bugünkü çocukların neyi eksik?


Biraz fren, biraz neşe!


Bugünün çocukları somut imkânlar açısından bizlerden daha varlıklı olmalarına karşın tatminsizliğe yakınlıkları nedeniyle belki de bizim kadar mutlu değiller. Bu imkanlara çocukluğunda sahip olamayan ebeveynin, tatmine çocuğunda ulaşmaya çalışması, çocuğun tatminsizliğiyle sonuçlanıyor ki bu da muhtemelen büyüdüğünde onun da kendi çocukları üzerinde farklı bir tatmin arayışını devam ettireceği anlamına geliyor. Bu zincirleme kazadan kurtulmak için imkanların orta yollu kullanımı ve eşit dağılımı üzerine her anne babanın kafa yorması, çabalaması, yeri geldiğinde kendi imkanlarından feda etmesi gerekebilir. Zaten biraz düşünse yaşadığı en mutlu anıların ona verilen oyuncaklarda değil arkadaşlarıyla birlikte keyifle oynadığı oyunlarda, yediği abur uburlarda değil, ailesiyle yaptığı piknikte, arkadaşlarıyla bölüştüğü anne kekinde, giydiği süslü, marka kıyafetlerde değil üzerinde paralananlarda olduğunu hatırlayacak.


Neşe eksikliği ise daralan ruh halimizden, üst üste sırtlandığımız yüklerin ağırlığından olsa gerek. Biz yetişkinlerin aynalığından bugünlerde çocuklara yansıyan altı üstü dert yumağı. Ben hikâyeyi burada devreye sokuyor ve yaşarken bulamadığım neşeyi hikayelerimle tamamlamaya gayret ediyorum. Yetişkin dünyasının karanlıklarını değil çocuk dünyamın aydınlığını, sarı sıcağını, kar beyazını çocuklarla paylaşmak, yakınlaşmamıza onlara öğretebileceğim her şeyden fazla katkıda bulunacak gibi geliyor. Bu yüzden hikayelerim düşmanlık, yorgunluk, yılgınlık, bölünmüşlük, dağınıklık, kısacası distopya değil, ütopya eğilimlidir ve eğer böyle bir görevi varsa yaş ağaçları, yarın bugünkünden daha iyi bir yaşam olacağına dair umutları korumaya, çabayı devam ettirmeye eğmektedir. “Bunu vazife edinmene gerek yok” diyen okurlarım da neşelendikleriyle kalırlar ki bu da beni mutlu etmeye fazlasıyla yeter.


Z kuşağı ?


Z kuşağı ayrımına inanmıyorum ve hatta bugünün çocuklarını böyle tanımlayarak onları kendimizden uzaklaştırdığımızın farkında olmadığımıza da üzülüyorum. Küçük çocuğun yanında onun hakkında rahat rahat konuşan anne babalara bundan kaçınmalarını salık veririz. Çünkü ilgilenmiyor gibi görünür ama kendileri hakkındaki fikirlerinizden etkilenirler. Sevilmediklerini, beceriksiz olduklarını düşünebilirler. Toplum olarak bunu aklı başında gençlere reva görüyor, sonra da onlardan bize yakın kalmalarını bekliyoruz. Her “Z kuşağı” dediğimizde kendimizi Y'den, X'e değil A'dan öteye attığımızı bilelim. Onlar yerinde duruyor, hatta ilerliyor, bu söylemi yürütenler ise sadece kendilerini geride burakıp ötekileştiriyorlar.


Her zaman kuşaklar arası farklar olmuş, biz de yaşadık, bizden sonrakiler de bunu yaşayacak. Hiçbir kuşak kendinden sonrakinin tüm duygularına ve becerilerine aynıyla vâkıf olmak zorunda değil, zira zaman durmuyor ve değişenler var. Teknolojideki gelişimin hızına bağlı olarak kuşaklar arasındaki farkın büyüdüğünü kabul ediyoruz ancak bunun sonuçlarından, arası açılan kuşakların hiçbirinin memnun olmayacağını da yine zamanla göreceğiz. Dolayısıyla bu bağı kopartmaz, incelse de canlı tutarsak can suyu her daim yürüyecek ve en kurak zamanlarda yine o bağ sayesinde hayatta kalacağız. Bilgi çağı hakikaten has bilgi çağı olsaydı bu farkın açılacağından daha fazla korkabilirdik. Çünkü o zaman tecrübeye ihtiyaç azalacaktı. Ancak benim gelbilibilgi çağı dediğim bu çağda, dolaşan bilgi işe yarar olmaktan çok yanıltıcı. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı. Ve hayatın büyük yanılgılarına karşı gençlerin başvurabileceği hazine, dayanabileceği duvar hâlâ büyüklerinin tecrübeleri. Tecrübe değilse bile maddi, manevi destekleri. Önemli olan, edindiğimiz birikimi eleyip süzüp, doğrusuyla aktarmak. Aramızdaki alışveriş iki tarafa da kazandırarak devam ettiği sürece kuşaklarımız birlikte mutlu olacaklardır.


1 Haziran 2021 Salı

Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası

 


Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası


Dosya konumuz “aile” olunca hem toplumda ailenin hem de ailede babanın yerini ele alabilme imkânı sunacağından Ahmet Mithat Efendi'nin zihnindeki aileyi okuma fikrini verimli buldum. Böylelikle sağlıklı bir toplum için aile, sağlıklı bir aile için baba eğitimi üzerinde duran bu değerli ama ihmal edilmiş aydınımızı anne babalara hatırlatmış olursam büyük bir emeğe iltifat etmiş olmakla da tatmin olacağım. Zira çocuklarıyla ilgilenmeyi önceleyen, bu yolla kendi tekamülleriyle de ilgilenmiş olacak babalara ihtiyacın günbegün arttığını hissetmekteyiz. Tanzimat ve Servet-i Fünun devirleri ile Meşrutiyet devrinin başlarını yüzlerce cilt eseriyle dolduran, gazeteci, hikâyeci, romancı, tarihçi, felsefeci ve ilahiyatçı Ahmet Mithat, toplumu ilgilendiren hiçbir meseleye ilgisiz kalmamış, donanımlı ve sorumlu bir şahsiyet. “Ana Babanın Evlat Üzerindeki Hukuk ve Vezaifi”, “Çocuk Melakat-ı Uzviye ve Ruhiyeti”, “Peder Olmak Sanatı” eserleriyle, çocuk eğitimi üzerinde durmuş batılı aydınları derinlemesine incelemiş, kuramını uygulamayla teyit edememiş olanların yanılgılarını ayıklamış, başta Compayre olmak üzere gözlemci uygulayıcıların fikirlerine kıymet vererek geniş bir külliyatı müslüman ahlakı ve Osmanlı değerleriyle de kaynaştırıp yerelleştirme çabası göstermiş. Bu özelliğiyle, ezberlerin tekrarı ve zanların deneme mahâli hâline geldiğini düşündüğüm modern pedagojiye bir daha ve bir adım geriye çekilerek bakmamızı sağlayabilmekte. Çocuğunu gözleme, tanıma ve dolayısıyla ona nüfuzunun sınırlarını ve faydalarını idrak etme merakına sahip her babayı cezbedeceğine şüphem yok.


Günün maddi imkanlarına sahip babalar, çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamak, onları karşılaşacakları engeller karşısında desteklemek, her nevi hak gasbı, taciz ve tecavüzlerden korumak görevlerinde ne kadar kararlı ve atik iseler manevi tehlikeler ve nüfuzu hissedilmeyen maddi bozucular karşısında da o kadar uyanık ve tetikte olmalılar. Çocuğun bedenine giren yiyecek, içecekten, gözü ve kulağı aracılığıyla zihnine hitap eden yayınlara kadar bir çok etkenin denetim altında tutulması baba dikkati ve kudreti gerektirmekte. Vaktini dışarıda yeme-içme, gezme, eğlence veya hobi ile geçiren, köpek veya kuş yetiştiren ve bunlara bazı eğitimler verebildiğinde sevinen, çeşitli bitkiler yetiştirip bunlara yaptığı aşı tutmadığında üzülen babanın çocuklarına yeterince vakit ayırmaması veya bu uğraşlarını çocuklarına ayırması gereken vakitten çalarak devam ettirmesi düşünülebilir mi? Çağın gidişatına direnç olarak çocuğun insanî kabiliyetlerini koruma ve geliştirme gereği düşünüldüğünde, her babanın yolda ve işte elzem olmayarak geçirdiği zamanlarını çocuğu lehine yeniden programlaması, birlikte faydalanabilir hâle getirmesi gerektiğini dahi söyleyebiliriz. Çünkü babanın ihtiyacı olan gözlem için birliktelik önemli. “Kendi evladımızda bazen bir tecelli zuhur eder de onu tedebbu (gözlem) için lüzumu olan vakit içinde o tecelli zail oluverir. İhtimal ki bir daha zuhur etmez. Yahut zuhuruna biz tesadüf edemeyiz.” diyor Ahmet Mithat Efendi. Çocuklar üzerine en başarılı araştırmaların ve tespitlerin sahiplerinin de kendi çocuklarını saat be saat gözleyen araştırmacılar olduğunu ekliyor. “Bir asker ahval-i topoğrafyasını tanımadığı arazi üzerinde harekât-ı harbiye icra edemez. Terbiye-i etfal (çocuk terbiyesi) dahi bir cihattır. O cihadın vukua geleceği meydansa tufuliyet (çocukluk) meydanıdır. O meydanın ahval-i topografyasıysa çocukların fizyoloji ve psikolojileridir.”


Söz konusu gözlemin başka bir açıdan faydası ise babanın, hatırlaması mümkün olmayan ilk yürüme, konuşma, muhakeme anlarına dönebilmesine olanak sağlaması. Babalar evlat sahibi olduklarında onların bebeklik, çocukluk ve gençlik çağlarına uyarak yeniden kendi bebeklik, çocukluk ve gençliklerine döner, o zamanlarını yaşarlar. Çocukla çocuk olmak deyip derinliğini pek anlamadığımız bu zaman yolculuğu babayı en tatlı heyecanlarına tekrar döndürür ve çocuğuyla kurduğu bağ çocukluğuyla kurduğu bağ ile desteklenmiş olur. Bu, çocukla babası arasında daha kuvvetli bir çifte bağ değil de nedir?


İlk kelimeler... Kimi çocukta çok erken, kimisinde çok geç gelen ilk kelimeler. Bugün erken konuşmayı sağlayan en önemli etkenin anne-baba sohbeti olduğu konusunda bütün çocuk bilimciler mutabık. Aksine sebep olan en büyük etkeninse elimizdeki telefon ve karşımızdaki bilimum ekranlar olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Ailenin ilk görevi çocuğa dili öğretmek. Bu da önce etrafındaki, sonra da etrafında olmadığı hâlde hayaline hammadde sağlayacak nesnelere dair görseller üzerinden sohbetle mümkün. Kendisi ile konuşulan çocuğun konuşması kolaylaştığı gibi kavrayışı, öğrenme kabiliyeti ve kapasitesi artıyor, daha önce bulunmadığı ortamlara girdiğinde çekeceği yabancılık azalıyor.


Sohbetle çocuğuna yaklaşan ve gerekli bağı kuran babanın ikinci görevi ise ihmal edilmemesi gereken erken dönem öğretileri. Üç yaşından itibaren öğretilmesi ihmal edilen değer ve davranışlar nedeniyle çocukta yalancılık, hırsızlık, zarar vericilik gibi alışkanlıklar yerleşirse bunların düzeltilmesi çok zordur. İlk öğrenme kolay, öğrenilmiş olanı değiştirme zor olduğundan bazı davranış ve düşünce kalıpları ile değer eğitiminin erken dönemde anne baba tarafından verilmesi zarurettir. Dil, bu bağlama da dahildir. Yüzeysel, huy-alışkanlık gibi edinilmiş bir yabancı dil ile çocuğun dünyasına yerleşen kavramlar, onun için yabancı değil aslî olur ve ileride öz değerleriyle ters düştüğünü gördüğümüzde iş işten geçmiş olacaktır. Sorunlu davranış bir yabancı dil değilse de çocuğun öğrendiği yanlış bir dildir. Kendini ifade etmenin haksızcasıdır demek mümkün. Müdahalecilikten kaçınmaya sığınarak engellenmeyen her hatalı hareket çocukla birlikte büyüyerek yerini sağlamlaştırmaktadır.


Bu sürecin sonunda her şikayeti yersizleştirecek şekilde karşımıza çıkan ancak ve ancak ayna görüntümüzdür. Ailenin bir aynalar evi olduğunu idrak etmeliyiz. Çocuk bize kendimizi gösteren bir aynadır ve onda gördüğümüz tüm kusurların sadece yansımamız olduğunu bilmemiz gerekir. Bu noktada “ağaç yaşken eğilir” sözünü çocukla ilişkilendirdiğimiz gibi aile ile de ilişkilendirmek istiyorum. Aile de yaşken eğilir. Çünkü genç anne-babanın çocuklarını yetiştirirme dönemi, kendilerini yetiştirmeleri, kusurlarından sıyrılmaları için son fırsattır. Büyüklerimiz, insanın kırkından sonra bazı huyların değişmeyeceğini, nefs terbiyesinin mümkün olmayacağını söylerler. Çocuğun katılmasıyla şahsi sorumluluğumuzdan ibaret olmaktan çıkan hayatımız aile hayatı olur ve davranış sınırlarımızın daha kalın çizgilerle çizilmesi mecburiyeti doğar. “Anneler kocalarından, babalar etraftan saklamaya mecbur olacakları az çok, büyük küçük fenalıkları çocuklarının yanlarında yaparlarsa ne kadar uğraşsalar da hiçbir dersi, öğüdü, nasihati çocuğa tesir ettiremezler.” Ama elbette hatadan münezzeh olmadığımızı da kabul ederek bu aynalar evinde görmemiz gerekenleri görüp düzeltmekle mükellef olduğumuzu hatırlamamız ve bu çabada tembellik etmememiz yeterlidir. Ahmet Mithat Efendi Compayre ve Preyer'in mutabık oldukları şu noktaya dikkat çekiyor: “çocukta ahlak teşkili için başvurulacak eylemler o kadar çoktur ve ahlak o kadar çeşitli unsurların toplamından doğan bir tabirdir ki çocuğun ahlakının varacağı noktayı tahayyül etmek dahi imkan dahilinden çıkar.” Bu sözden, ahlak inşasını oluruna bırakmak gibi bir sonuç çıkarmak büyük hata olacaktır. Aksine her ânımızı teyakkuz hâlinde yaşayarak, çocuğa örnekliğimizde açık vermemek mecburiyetini hissetmeliyiz. Çocuk herkesten, her durumdan ahlakî sonuçlar çıkartacak, bu sonuçlar çoğu zaman çelişki ve çatışkılar içerecek ve bunları ancak kendi zeka ve ayırt etme kuvvetince değerlendirerek şahsiyet sahibi olacaktır.


İyi bir ailenin iyi babası olma niyetiyle konuyu toparlarken "Baba olmak sanatı vücut bulmaksızın, tahakkuk etmeksizin ana olmak sanatı kızlarda husule gelmiş olsa bile hiçbir faydası olmaz." sözünü de atlamaya gönlüm razı olmadı. Yükü anneye veya ailenin ancak vekili olan öğretmene bırakmaya meyilli babalar için ailedeki hakiki yerlerini idrake vesile olsun inşallah. Zira çocuğumuz Hz. Adem'i (a.s.) son insana bağlayan zincir üzerinde, dayanıklılığına tesirimiz olan tek halkadır. Ona annelik-babalık sanatı ile verilen eğitimin aktarmalı olarak ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitim seviyelerini yükselteceğini, önce millet bilincini ve başarısını sağlayacağını, sonra insanlık namına iyilik cevherini parlatacağını her ânımızda hatırlamamız gerekir. Biz pasif bir eğitim almış, iyi aile çocuklarıyız. Şimdi, ebeveyn nesil olarak aktif çocuklar yetiştirmek zorundayız. Ne olurlarsa olsunlar fikir birliği ettikleri büyük bir amaçları olmalı! Dünyayı bir barış yurdu olarak yeşertmek. Ve bu amacı taşıyabilmeleri için iyi aile kapsamını iliklerine kadar hissetmeleri gerekmektedir.


10 Kasım 2018 Cumartesi

ANDROİT MİSİN OĞLUM SEN?




AndroİT misin oğlum sen?

Bugün her doktor sağlık sistemi ile hastası arasında, her öğretmen eğitim sistemi ile öğrencisi arasında, her avukat adalet sistemi ile müvekkili arasında, her özel sektör çalışanı kurumsal sistem ile müşterisi arasında, her memur devlet sistemi ile vatandaşı arasında en yetkin bir karar merciidir ve insandan yana verilen her karar hepimizi mutlu ederken sistemden yana verilen her karar hepimizden alır, götürür o sistemi kuranların cebine bırakır. Her birimizin her gün defalarca önümüze gelen seçim; en hafif tabiriyle sisteme alet olmak, biraz daha ağır tabiriyle sistemin bir parçası, en ağır tabiriyle sistemin adamı olmak veya insan olmak arasındadır.

Yapay zeka yani robotlar insanlaşacak mı diye tartışırken farkında olamadığımız insanların daha önce robotlaşacağıdır. Robotlaşmışlardır bile. Gerek yoktur artık robotların zahmet etmesine. Biz onlarla onlarda buluşuruz. “Sistemimiz böyle” der işin içinden çıkar artık insan. Ona yazmışlardır çünkü ne diyeceğini. Hatta ne duyarsa duysun ne anlayacağını da yazmışlardır yatay zekasına. Hiçbir iniş çıkış göremezsiniz o zekada. Çıldırsanız tepki veremez, çok zorlarsanız error verir. Bayılsanız ayıltamaz, su yerine şarj verir. Sisteme başvurur, sistemde cevabı olmayan sorulara cevap veremez. Mümkünü yok size hak veremez. Hak veren yazılımı yoktur, doğuştan mevcut kodlarını da nereye koduğunu bilemez, arasa bulamaz. İnsanlığını sistemin vestiyerine asmış öyle girmiştir iş yerine. İnsaniyet dedektöründe öten adaleti sistemin muhafızlarına bırakmıştır çıkışta geri almak üzere. İçerde insanın hükmü yoktur. Kendi de yoktur. Müşteri vardır ve sistem vardır. Ve hep sistem kazanır. Hep sistemin kazandığı bir masada işini yapana ise doktor, öğretmen, avukat, memur tüccar, müşteri temsilcisi denmez, krupiye denir. Hiçbir meslek icrasına ve icracısına bakılmaksızın, meslekliğiyle kutsal değildir elbette ama hiçbir mesleğin çöküşü de bu kadar derine olmamalıdır. Sistem kazandığında sadece müşteri değil aradaki adam da kaybetmektedir kurtardığı gün dışında herşeyini. Hastasını kaybetmektedir. Öğrencisini, müvekkilini, vatandaşını, tedarikçisini, müşterisini kaybetmektedir. Yem etmektedir sisteme.

Dur senin için biraz yorulayım, elimden geleni ardıma koymayayım, en azından bir dakika düşüneyim demediğinde gün çalmaktadır ondan, aylarını soldurmakta, güneşini batırmakta, yıllarını heba etmektedir. Oysa bizim insanımız pratik zekalıdır en klişesinden ve sıcaktır da kardeş gibi, can gibi. Optik lensleri hipnozuna zum yapmamışsa göz göze geldiğinde her sorunu çözer o insanlık. Ve aslında kolaydır da bu, daha az çaba ister yokuşa saban sürmekten.

Konuyu somutlaştırmadan bu ahenkle bitirmek isterdim ama derdin neydi diyecekler için robotlaşmayı seçenlerin serbest düşüşünden bir kaç misal şuracığa bırakayım;

Derdim; üçüncü kattan düşse paraşütü açılacak, hava yastığı açılacak, acil durumda roketleme sistemiyle yumuşak iniş yapacak şekilde paketlenmiş kargoyu teslim alırken müşterisinden “yetersiz paketlenmiş olan kargonun sorumluluğu göndericiye aittir” yazısına imza atmasını isteyen kargocu. O zaman sigortalayalım diyen müşteriye “sistemimizde böyle bir uygulama yok” diyen sistemin çakal çocuğu.

Derdim; antibiyotik kullanımında dünya şampiyonuyuz diyen sağlık bakanlığının, her seferinde üç yancısıyla birlikte antibiyotik yazan doktoru. Her seferinde, itinayla promosyonlu dörtlü seti pazarlayan sağlık temsilcisi.

Derdim; kaza yapıp anlaşamayan iki vatandaşın arasını insanca bulmak, onları kuralın adaletinde buluşturmak yerine görevden kaçınma yazılımlarına başvuran robokoplar.

Derdim; sistemin açıklarını müvekkilinin üzerine kapatmaktan çekinmeyen şeytanın avukatları. Ücreti peşin peşin tahsil edip savunma hizmeti yerine avunma hizmeti verenler.

Derdim; kağıt üstünde tüm görevlerini yerine getirip de müşterisinin evladını yetiştirmeyi unutan öğretmen. Müfredata göre yatan, kalkan, kahvaltı yapan, maaş alan.

Derdim; bir cümle daha az kuracak diye vatandaşı kapı kapı dolaştıran memur fosili. Puan sistemi askıda kaldığı için hâlâ koltuğunda oturabilen dinozor.

Derdim; kendi kurumsal şirketinde mesai arkadaşlarıyla yaptığı yazışmaya cevap alamadığı halde muhatabını o döngüye sokmaktan zevk alan kımıl zararlısı.

Derdim; KDV indirimi gelecek diye bayisine henüz göndermediği malın faturasını önden kesen kurumsal sapık. Notu da var; “ama siz müşterinize indirimli KDV'den keseceksiniz haaaa” diyor ve hemen sonrasında da yüzsüzlüğünde yumuşattığı tükürüğe “yarabbi şükür”.

Bunlar hep sistem. Bu sistem yavaş yavaş sana sızıyor, kodlarını işliyor. Kodunu oturtur, yerinden kalkamazsın bak. Şimdi sistem mi insan mı? Karar ver artık. AndroİT misin oğlum sen?


6 Ekim 2018 Cumartesi

KURUMSAL YÜZSÜZLÜK



Küreselleşme ve akabinde kurumsallaşma kavramlarının ülkemizde ilk zikredilişleri biz seksenler neslinin yeni yetmeliğimize denk gelmiştir. O günden bu güne durmaksızın küreselleştik ve kurumsallaşmaya gayret ettik. Bugün etrafımız kurumlarla dolu. Ve geçen otuza yakın yılın ardından belki de bu konunun bir muhasebesini yapmamız gerekiyor. Bu süreçte kurumsallaşmanın bizlere kazandırdıklarından bahsetmek isteyenler için sonsuz sayıda yorum kutucukları bu yazının altında emrinize amade. Ama ben kaybettirdiklerinden muzdaribim. Büyüyünce mühendis olurum diye düşünüyordum, tercih yaparken mi kaydırdım nedir muzdarip oldum. Bunu meslek edindim. Zira her yanımızı çeviren, tekelleşen, zalimleşen kurumlar ve o kurumların sorumsuzluk alanını ahlaksızlıklarına cirit sahası edinen yüzsüzler yüzünden bizlere muzdarip olmak düşüyor. 

Kurumsallaşmış, adıyla sanıyla, devasa binalarıyla, fesat karıştırdıkları ihalelerle, yerine getirmedikleri taahhütlerle, dayattıkları şartlarla, acımasız rekabetçi yapılarıyla, her noktaya uzanan kollarıyla hayatımızı işgal eden firmalara değil, o fasit bünyeye her bir hücreleri ile uyum sağlayan çalışanlarına sağlı sollu girişeceğim, kusura bakmayınız. 

Bir sabah "döneceğim ben sana" ile başladı bu yıkım. Öğlen oldu dönmediler, ikindi oldu dönmediler. Hiç dönmediler. Bir süre sonra dönülmez akşamın ufkunda kayboldu gitti sözün kıymeti. Sonra "bizimle çalışmak istiyorsanız şartlar bunlar..." ile devam etti. Her büyük firmanın ancak güvenle o büyüklüğe ulaşmış olacağını düşünen bizler bir süre sonra dünyanın değiştiğini kabul ettik. Ve bir süre daha sonra da artık hiçbir büyük firmanın güvenilir olmadığına ikna olduk! Yavaş yavaş bu düzenin bir parçası olmaktan kurtulmamız gerektiğini düşünmeye başladığımızda ise fark ettik ki ne büyük firmalardan başka müşteri kalmış ne de tedarikçi. Bir kurumlarıyla hammaddeyi veriyorlar, ameliyeyi heveslilere pay ediyorlar ve sonra da diğer bir kurumlarıyla hazır ürünü istedikleri fiyattan alıp istedikleri fiyattan satıyorlar. Yani kurumun stratejisi sömürüye dayanıyor. Evet buraya kadarından patron sorumlu ve ondan elbette hiçbirimizin umudu yok. Az bir umudumuz varsa o da bu kurumların çalışanlarındandır. Çünkü onlar arasında halen kan emmeye başlamamış olanları vardır.

Bu kurumsal kişilikler - kişilik dediğimize bakmayın, analiz etsek eser miktarda kişiliğe rastlayamayız - gün oluyor müşteri olarak karşımıza çıkıyor, gün oluyor devlet dairesi olarak, belediye olarak, gün oluyor satıcı olarak. Ama nasıl karşılaşırsak karşılaşalım bizden alacağı varsa canlanıyor, vereceği varsa ölü taklidi yapıyor.  Artık bir maruzatınız olduğunda telefonlarınıza cevap veren kimse bulamıyorsunuz. Bir yapay gerizekayla muhatap olma deneyimine tekrar tekrar tahammülünüz varsa şansınızı deniyorsunuz. Umut fakirin ekmeği ve son lokması hiç bitmiyor. Biz insanları hayatta tutan şey bu. Yok eğer karşınızda insan olduğundan şüphelendiğiniz bir yaşayan organizma varsa telefonlarına ulaşamadığınız için veya her daim "dönüyor" olduğu için e-posta ya da kısa mesaj atıyorsunuz, "okundu"ğuyla kalıyorsunuz. Çünkü karşınızdaki hep okur ama döner döner binaya okur. Tabii tabii tam olarak şöyle oluyor; biz bir e-posta gönderdiğimizde kurum çalışanı o e-postayı sesli olarak kuruma okuyor. Kurum dediğimiz binadan ibaret, içinde ruh olmayan bir tüzel kişilik olduğundan binadan cevap gelmeyince de "demek ki..." diyor, "verilecek cevap bu; sessizlik". Biz de cevabımızı binadan almış oluyoruz. Yalnız belli ki bina arada bir o aracı arkadaşa bastırıyor. "Bu sefer benim bir sorum var, talebim var, gereğini çabuk yap" falan diyor. Maruzat kurumun olunca görevi binanın tercümanlığından ibaret olan o arkadaş cana geliyor, şevke geliyor, işliyor, parıldıyor. Kendisini canlı canlı yakaladığınız o anda terbiyesizlik eder de görmezden gelinen taleplerinizi hatırlatırsanız, hele bir de bunlar haklı taleplerse işinizi yokuşa sürecek tüm imkanlarını kullanıyor, sizi çıkmaz sokaklara sokuyor ve bundan da keyif alıyor. Amerika'nın müttefiklerine davrandığı gibi davranıyor.

Çok mu yüklendim size kurumsal arkadaşlar? Ben sizlere yıllardır tahammül ediyorum, biraz sıkın dişinizi canım. Sizde can olmadığından dişinizi sıkın. Az diş sıkıntısı bizim yaşadığımız onlarca, yüzlerce mağduriyetten evladır. Zaten şunun şurasında sizdeki etkisi beş dakika sürmez. Ya bunları hiç okumazsınız, ya da okursunuz "okundu"ğuyla bile kalmaz, geçer gider. Ne de olsa sizleri hiç tanımıyoruz. Karşımızda yüzünüz yok. Adınız sanınız var, onun da bir kıymet-i harbiyesi yok. Olsaydı hanginiz adına yakıştırırdı bu sorumsuzlukları? Ne de olsa o kurumda çalıştığınız sürece sizin maaşınızdan başka bir düşünceniz yok. Ne de olsa ölene kadar orada çalışacaksınız ve kimseye karşı şahsi bir sorumluluğunuz olmayacak! Ve sanıyorsunuz ki bunların hiçbir hesabı yok. Bunların hiçbir önemi yok. Sadece sanıyorsunuz! O işler öyle değil. Döner dolaşır önünde sonunda karşınıza çıkar. Mağduriyetini umursamadığınız, benden gitmesin de ona ne olursa olsun dediğiniz insanların yaşadıklarını türlü türlü yaşarsınız. Eksiğiyle, fazlasıyla yaşarsınız. Yaşadığınızda da "neden benim başıma geldi?" dersiniz. Oysa siz bunu hiç hak etmemiştiniz. Bunlar hep size haksızlık! Hak sadece size lazımdır. Adalet sadece sizin işinize gelendir. Kurumunuz ne diyorsa odur. Sizin bu işlerde hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Siz o şemsiyenin altında, gölgede rahatsınızdır. Hayır! O sesinizi çıkartmadığınız, sadece uygulamakla yükümlü olduğunuzu düşündüğünüz, ölçüp biçip adalet terazisinde tartma gereği duymadığınız her haksız uygulama sizden de sorulacak. Size de dönecek. Hatta hepsinin müsebbibi bildiğiniz patron da suçu size atacak. "Benim haberim yok, bunlar böyle yapmış" diyecek. Kaldınız mı dımdızlak? Çünkü kötülük böyle işler. Kötülük sahiplenenin üzerinden yürür, yayılır. Sahibinin peşini de hiç bırakmaz. Sadakatle ömrü boyunca ona tutunur.

"Kime, ne anlatıyorsun?" diye düşünenler için bu umudu hala neden koruduğumu izah edeyim. Geçenlerde bir hastanenin bankosunda bir vatandaştan haksız bir ödeme talep edildiğine şahit oldum. Bankodaki iki görevli sanki babalarını savunuyormuş gibi kurumun bu ödemeyi almaktaki gerekçelerini sıralıyorlar, muhatap vatandaş ise kabul etmiyordu. Çünkü kabul edilecek bir gerekçe yoktu. Bankodaki görevlilerin öyle bir zan içinde olmaları veya kendilerini nefer edecek kadar kurumun kelamını ayet kabul etmeleri bunu değiştirmiyordu. Bir süre sonra vatandaş darala, sıkıla mücadeleyi bıraktı, çok içten serzenişlerle ve dayatılanı kabul etmeksizin oradan uzaklaştı. Rahata eren görevliler de bana dönerek vatandaşın ne kadar anlayışsız bir insan olduğundan dem vurmaya başladılar. Sakince saçmaladıklarını yüzlerine vurdum ve yüzde yüz haksız oldukları halde kendilerini haklı olduklarına inandırmış olduklarını açıkça söyledim. Yaşadıkları dumuru atlattıktan sonra "sizler de hastalanırsınız ve bu ihtisas hastanesinden başka bir hastanede aynı muameleyi görürsünüz, o zaman sakın ha sesinizi çıkarmayın. Kurum ne istiyorsa verin." dedim. Birinin umurunda olmadı ama öbürü yerinde taş gibi ağırlaştı. İşte o ağırlık vicdandandır. O vicdanı bu kurumlardaki her iki kişiden birinde değil, her on kişiden birinde görsek bu düzen değişir. İçinde vicdan kırıntısı kalmış, hepimiz gibi çiğ süt emmişse de işi kan emiciliğe vardırmamış arkadaşlara hitaben bir uyanış, bir silkiniş, bir öze dönüş çağrısı olması niyetiyle selam ediyorum. Dönmeyin. İnsanın geldiği yerden geri dönmeyin. İnsan kurumdan gelmedi. Kurum sizlerden oluşuyor. İnsanı kurum var etmedi. Bilakis yok etti. Yok oldunuz. Olmayın. Tavrınızı koyun. Adaleti sağlayın. Hakça davranın. Kurumlar size muhtaçken sizler kuruma muhtaç olmayın. Bugün kendi kurumunun zulmüne boyun eğen yarın başka kurumlarınkine de boyun eğer. Böyle rahat ediyorsanız da insanlıktan bahsetmeyin. Boyun eğerek rahatını sağlayan en sadık dostlarımızı da çok seviyoruz elbette. Onlara şiddete hayır. Bu konuda acilen yeni yasalar, daha ağır cezalar çıkmalı.