ilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2021 Cuma

ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...

 


ÇOCUKLA KONUŞMAYA DAİR...


Sizce Çocuk Edebiyatı nedir? Diğer türlerden nerede ayrılıyor?


Yetişkinlerle çocuklara yönelik edebiyatı içerik üzerinden ayırıyor olsak da bugün edebiyatla sağladığımız, basitçe ifade etmek gerekirse, konuşabilmektir. İnsanlar, karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini dinleyerek konuşamayan canlılara dönüşürken edebiyat, biz emek verenlere sözümüzü söyleme ve merak edenlere de dinleme imkânı veriyor. Sonra biz okurlarımızla bir araya geldiğimizde adeta birbirini tanıyan ve seven dostlar gibi birbirimizi dinleyerek konuşabiliyoruz. Zihin dünyamıza çoktan girmiş olan okur, çağın imkanları sayesinde hayallerimiz ve fikirlerimiz hakkındaki düşüncelerini, yorumlarını paylaşabiliyor, onları kullanıp geliştirebiliyor. Her yan kötülükle yıkılıp dökülürken biz iyilikte buluşup çoğalabiliyoruz. Yetişkin edebiyatıyla akranlarımızla konuşuyorsak çocuk edebiyatıyla da içimizde yaşattığımız çocuğun akranlarıyla konuşuyoruz. Dolayısıyla çocuk edebiyatının kanımca içimdeki çocuğu yaşatmaktan ve onun arkadaşlarıyla konuşmaya devam etmekten öte bir farkı yoktur.


Bugünkü çocukların neyi eksik?


Biraz fren, biraz neşe!


Bugünün çocukları somut imkânlar açısından bizlerden daha varlıklı olmalarına karşın tatminsizliğe yakınlıkları nedeniyle belki de bizim kadar mutlu değiller. Bu imkanlara çocukluğunda sahip olamayan ebeveynin, tatmine çocuğunda ulaşmaya çalışması, çocuğun tatminsizliğiyle sonuçlanıyor ki bu da muhtemelen büyüdüğünde onun da kendi çocukları üzerinde farklı bir tatmin arayışını devam ettireceği anlamına geliyor. Bu zincirleme kazadan kurtulmak için imkanların orta yollu kullanımı ve eşit dağılımı üzerine her anne babanın kafa yorması, çabalaması, yeri geldiğinde kendi imkanlarından feda etmesi gerekebilir. Zaten biraz düşünse yaşadığı en mutlu anıların ona verilen oyuncaklarda değil arkadaşlarıyla birlikte keyifle oynadığı oyunlarda, yediği abur uburlarda değil, ailesiyle yaptığı piknikte, arkadaşlarıyla bölüştüğü anne kekinde, giydiği süslü, marka kıyafetlerde değil üzerinde paralananlarda olduğunu hatırlayacak.


Neşe eksikliği ise daralan ruh halimizden, üst üste sırtlandığımız yüklerin ağırlığından olsa gerek. Biz yetişkinlerin aynalığından bugünlerde çocuklara yansıyan altı üstü dert yumağı. Ben hikâyeyi burada devreye sokuyor ve yaşarken bulamadığım neşeyi hikayelerimle tamamlamaya gayret ediyorum. Yetişkin dünyasının karanlıklarını değil çocuk dünyamın aydınlığını, sarı sıcağını, kar beyazını çocuklarla paylaşmak, yakınlaşmamıza onlara öğretebileceğim her şeyden fazla katkıda bulunacak gibi geliyor. Bu yüzden hikayelerim düşmanlık, yorgunluk, yılgınlık, bölünmüşlük, dağınıklık, kısacası distopya değil, ütopya eğilimlidir ve eğer böyle bir görevi varsa yaş ağaçları, yarın bugünkünden daha iyi bir yaşam olacağına dair umutları korumaya, çabayı devam ettirmeye eğmektedir. “Bunu vazife edinmene gerek yok” diyen okurlarım da neşelendikleriyle kalırlar ki bu da beni mutlu etmeye fazlasıyla yeter.


Z kuşağı ?


Z kuşağı ayrımına inanmıyorum ve hatta bugünün çocuklarını böyle tanımlayarak onları kendimizden uzaklaştırdığımızın farkında olmadığımıza da üzülüyorum. Küçük çocuğun yanında onun hakkında rahat rahat konuşan anne babalara bundan kaçınmalarını salık veririz. Çünkü ilgilenmiyor gibi görünür ama kendileri hakkındaki fikirlerinizden etkilenirler. Sevilmediklerini, beceriksiz olduklarını düşünebilirler. Toplum olarak bunu aklı başında gençlere reva görüyor, sonra da onlardan bize yakın kalmalarını bekliyoruz. Her “Z kuşağı” dediğimizde kendimizi Y'den, X'e değil A'dan öteye attığımızı bilelim. Onlar yerinde duruyor, hatta ilerliyor, bu söylemi yürütenler ise sadece kendilerini geride burakıp ötekileştiriyorlar.


Her zaman kuşaklar arası farklar olmuş, biz de yaşadık, bizden sonrakiler de bunu yaşayacak. Hiçbir kuşak kendinden sonrakinin tüm duygularına ve becerilerine aynıyla vâkıf olmak zorunda değil, zira zaman durmuyor ve değişenler var. Teknolojideki gelişimin hızına bağlı olarak kuşaklar arasındaki farkın büyüdüğünü kabul ediyoruz ancak bunun sonuçlarından, arası açılan kuşakların hiçbirinin memnun olmayacağını da yine zamanla göreceğiz. Dolayısıyla bu bağı kopartmaz, incelse de canlı tutarsak can suyu her daim yürüyecek ve en kurak zamanlarda yine o bağ sayesinde hayatta kalacağız. Bilgi çağı hakikaten has bilgi çağı olsaydı bu farkın açılacağından daha fazla korkabilirdik. Çünkü o zaman tecrübeye ihtiyaç azalacaktı. Ancak benim gelbilibilgi çağı dediğim bu çağda, dolaşan bilgi işe yarar olmaktan çok yanıltıcı. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı. Ve hayatın büyük yanılgılarına karşı gençlerin başvurabileceği hazine, dayanabileceği duvar hâlâ büyüklerinin tecrübeleri. Tecrübe değilse bile maddi, manevi destekleri. Önemli olan, edindiğimiz birikimi eleyip süzüp, doğrusuyla aktarmak. Aramızdaki alışveriş iki tarafa da kazandırarak devam ettiği sürece kuşaklarımız birlikte mutlu olacaklardır.


20 Ağustos 2021 Cuma

Bugünün Mahir Öğretmenlerini İzliyor muyuz?

 




Bugünün Mahir Öğretmenlerini İzliyor muyuz?


Dergimizin bu sayısına muhatap olanlar, tanıyorlarsa Mahir İz Hoca'yı bir kez daha hatırlayacak, onunla paylaştıkları ortak idealler üzerindeki azim ve şevklerini tazeleyecek, tanımıyorlarsa onu ve hizmetlerini merak edecek, hâlâ taze ve her daim taze kalacak izlerinin peşine düşecekler. Mahir İz, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, Fuat Sezgin, Fethi Gemuhluoğlu, Mustafa İnan, Haluk Dursun ve kültür hazinemizde böylesi parlayan, kendinden çok kendisine sahip olana -burada o sahip toplumdur- fayda sağlayan, nadide mücevherler... Her dönemde olduğu gibi bugün de emsâl mücevherlere sahip olmadığımız düşünülemez. Mahir Hoca gibi, ödeneği kesildiği hâllerde dahi hizmetine ara vermeyi bir seçenek olarak görmeyen, yolunu keseceğini bile bile kara kışa rağmen o hizmetin yoluna düşerek sevabına tâlip olan, yoksul öğrencisine okul yolunda eskitsin diye ayakkabı alan, onu taşıyan, evinde barındıran, sonsuz öğrenme şevki, üstün öğretme yeteneği, gönül çilingirliği vasıflarını mükemmelen kendinde birleyen, eser miktardaki benliğini milletin gençlerinde hiç edip oradan bir ruh yoğuşturmaya gayret eden öğretmenler bugün de yok mudur?


Vardır elbet. Hatta onları ortaya koydukları güzelliklerle sosyal medyada görürüz, haber bültenlerine renk katan anlıklar olarak izleriz, kısa ve öz takdir ederiz. Oysa neden veremediğimizi tartışadurduğumuz iş ahlakının, insanî yaklaşımların, toplum odaklı hayat tarzının, verimli eğitim sisteminin, sağlıklı ilişkilerin, kısacası huzurun ve mutluluğun sırrı onlardaki adanmışlıktadır. En özel çocukların toplandığı sınıflarda ayaklarını masasının üzerine atmış, telefonuyla oynayan öğretmenle, bir köy okulunda cevher işlediğinin bilincinde çalışan öğretmen arasındaki farkın içine düştüğümüzden habersiz, daha iyi bir eğitim sistemi aramaktayız. Bu sayımızda Mahir Hoca hakkında bilinenler, aktarılagelenler hakkıyla derlenip sunulacaktır düşüncesiyle ben fazlaca tekrara düşmeden, eğitim sistemimizle ilgili hayallerimi bu satırlara serpiştirmek niyetindeyim. Ve bu hayalin odağında günün Mahir öğretmenleri var. Fedakar, idealist, gençmerkezcil, manevi hazzı öncelemiş, halk ve dolayısıyla hak rızası gözeten, genç ve yetenekli öğretmenlerimiz.


Ülkemizde okul öncesi, ilk, orta ve lise olmak üzere kabaca yetmiş bin civarında okulumuz var. Bir milyon yüz on yedi bin civarında da öğretmenimiz. Her okula öncü bir “üstün öğretmen” atayabilmemiz için ihtiyacımız olan her on altı öğretmenden bir Mahir öğretmen adayı çıkarmak. Öğrencilerimizi sonu gelmez sınavlara tâbi tutmak yerine öğretmenlerimiz arasından diğerlerine model olacak olanları ayıklamak. Mahir Hocaların, yaşadıklarını, özverilerini, emeklerini öğrenmek, takdir ve taklit etmek o günlerin şartlarında mümkün olmadı; onları ancak eserleri ve öğrencilerinin başarılarıyla tanıdık, bildik. Ama bugünün imkânlarıyla bu ayıklama işini hızla yapabileceğimiz umulabilir. Her okulda fark yaratan öğretmenleri belirlemek, sonrasında öne çıkanlar arasında yaratıcılığa, meslek sanatkârlığına ve etki gücüne dayalı bir eleme sistemi geliştirmek zor olmasa gerek. Öğrencilere sorsanız size mıh gibi göstereceklerdir gönüllerine giren öğretmeni. Matematiği zevkli bir oyuna dönüştüren, karga seslileri müziğin ritmine katıp kaptıran, fiziği dünya hâli, yabancı dili âşina, Türkçe'yi gönül dili eyleyeni, köprü kuranı, insanlık aşılayanı hepsi tanır, bilir, söyler. Ama öğrenme ve öğretme şevkini taşıyan, yaratıcı, iletişimci, uygulayıcı, kapsayıcı, zorlayıcı, çekip çevirici öğretmenleri kıdem, yaş, tecrübe gözetmeksizin yetkilendirmek biraz cesaret gerektirebilir. Bu noktada da ihtiyacımız olan cesareti mevcut durumun bize umut vermeyişinden alabiliriz. Üstelik gönül çilingiri dediğim bu insanların kendilerinden yaşça ve tecrübece ileri ama kıdeme yaslanmaktan öte marifeti olmayan astlarıyla makul bir iş ilişkisi kurabileceğinden de şüphe etmemeliyiz. Ve ardından bu eğitim ordusunu yurt sathına yaymak ve okullarımızın dengeli bir şekilde gelişimini, kalkınmasını, eğitim hamlesini belki bir beş yıl, on yıl beklemek gerekecek. Maddi çıkarlarını, hırslarını, kibirlerini, yılgınlıklarını, ataletlerini eğitim aşklarına kurban etmiş genç Mahir hocalara vereceğimiz fırsat bizlere parlak mühendisler, insancıl doktorlar, dürüst avukatlar, yenilikçi iş insanları, değerlerine bağlı, hedefleri ortaklaşmış, kavga sebepleri azalmış gençler olarak dönecektir. Eli, aklı ve kalbiyle iş görüp mesleğinin sanatkârı olan insanlardan oluşan bir toplum yeniden ve sağlam temeller üzerine inşa olacaktır. Ve bir sonraki neslin öğretmenleri, öğrencinin evlattan evla varis olduğunu bilerek yetişecek, toplumun her daim öğrenen çocuğu ve öğrencisini en azından evlatları gibi yetiştiren öğretmenleri olacaklardır.


Bu tasarımda millet olarak bizlere düşen ise bu öğretmenlerin en tatminkâr şartlara kavuşması için çalışmak, zenginleşmek, zenginliğimizi arzularımızdan önce çocuklarımızın eğitimi için hak edenlere vakfetmektir. Onları, bu işi maddi çıkarlarını gözeterek yapanlardan seçmediğimizi hatırlatayım. Bu verişimiz, diğerlerini de bu rütbeye teşvik etmek, başı çekenlerin izinde kalmalarını sağlamak için gereklidir. Özel okullara, özel derslere, etüdlere, kurslara harcanan paraların bu üstün öğretmenlere ve dolayısıyla bütün okulların aynı özelliği, aynı derinliği kazanmasına harcamak, rahat ama ilerlemeyen bir arabada oturmaktan memnun olanlar için zor olabilir ama yol almak isteyenler için elverişli ve elzem bir sistem olacaktır. Bu bakışa da ancak Mahir hocaların her çocuğa kendi çocuklarıymış gibi bakmalarını taklit ederek ulaşabileceğiz.


Bugünün Mahir öğretmenlerini bulalım ve maharetlerini göstermeleri için onlara fırsat verelim. İnce düşünen, incelten, ince ince işleyen bu insanları kitaplardan, hatıratlardan bulup çıkardığımız gibi hayatımızdan, bugünümüzden de bukup çıkaralım ve olmaları gereken yere yerleştirelim. Sistem arayanlar ve sözden usananlar için işte bu kurulabilir bir sistemdir.

1 Haziran 2021 Salı

Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası

 


Ahmet Mithat Efendi'nin Gözünden Aile Ve Babası


Dosya konumuz “aile” olunca hem toplumda ailenin hem de ailede babanın yerini ele alabilme imkânı sunacağından Ahmet Mithat Efendi'nin zihnindeki aileyi okuma fikrini verimli buldum. Böylelikle sağlıklı bir toplum için aile, sağlıklı bir aile için baba eğitimi üzerinde duran bu değerli ama ihmal edilmiş aydınımızı anne babalara hatırlatmış olursam büyük bir emeğe iltifat etmiş olmakla da tatmin olacağım. Zira çocuklarıyla ilgilenmeyi önceleyen, bu yolla kendi tekamülleriyle de ilgilenmiş olacak babalara ihtiyacın günbegün arttığını hissetmekteyiz. Tanzimat ve Servet-i Fünun devirleri ile Meşrutiyet devrinin başlarını yüzlerce cilt eseriyle dolduran, gazeteci, hikâyeci, romancı, tarihçi, felsefeci ve ilahiyatçı Ahmet Mithat, toplumu ilgilendiren hiçbir meseleye ilgisiz kalmamış, donanımlı ve sorumlu bir şahsiyet. “Ana Babanın Evlat Üzerindeki Hukuk ve Vezaifi”, “Çocuk Melakat-ı Uzviye ve Ruhiyeti”, “Peder Olmak Sanatı” eserleriyle, çocuk eğitimi üzerinde durmuş batılı aydınları derinlemesine incelemiş, kuramını uygulamayla teyit edememiş olanların yanılgılarını ayıklamış, başta Compayre olmak üzere gözlemci uygulayıcıların fikirlerine kıymet vererek geniş bir külliyatı müslüman ahlakı ve Osmanlı değerleriyle de kaynaştırıp yerelleştirme çabası göstermiş. Bu özelliğiyle, ezberlerin tekrarı ve zanların deneme mahâli hâline geldiğini düşündüğüm modern pedagojiye bir daha ve bir adım geriye çekilerek bakmamızı sağlayabilmekte. Çocuğunu gözleme, tanıma ve dolayısıyla ona nüfuzunun sınırlarını ve faydalarını idrak etme merakına sahip her babayı cezbedeceğine şüphem yok.


Günün maddi imkanlarına sahip babalar, çocuklarının ihtiyaçlarını sağlamak, onları karşılaşacakları engeller karşısında desteklemek, her nevi hak gasbı, taciz ve tecavüzlerden korumak görevlerinde ne kadar kararlı ve atik iseler manevi tehlikeler ve nüfuzu hissedilmeyen maddi bozucular karşısında da o kadar uyanık ve tetikte olmalılar. Çocuğun bedenine giren yiyecek, içecekten, gözü ve kulağı aracılığıyla zihnine hitap eden yayınlara kadar bir çok etkenin denetim altında tutulması baba dikkati ve kudreti gerektirmekte. Vaktini dışarıda yeme-içme, gezme, eğlence veya hobi ile geçiren, köpek veya kuş yetiştiren ve bunlara bazı eğitimler verebildiğinde sevinen, çeşitli bitkiler yetiştirip bunlara yaptığı aşı tutmadığında üzülen babanın çocuklarına yeterince vakit ayırmaması veya bu uğraşlarını çocuklarına ayırması gereken vakitten çalarak devam ettirmesi düşünülebilir mi? Çağın gidişatına direnç olarak çocuğun insanî kabiliyetlerini koruma ve geliştirme gereği düşünüldüğünde, her babanın yolda ve işte elzem olmayarak geçirdiği zamanlarını çocuğu lehine yeniden programlaması, birlikte faydalanabilir hâle getirmesi gerektiğini dahi söyleyebiliriz. Çünkü babanın ihtiyacı olan gözlem için birliktelik önemli. “Kendi evladımızda bazen bir tecelli zuhur eder de onu tedebbu (gözlem) için lüzumu olan vakit içinde o tecelli zail oluverir. İhtimal ki bir daha zuhur etmez. Yahut zuhuruna biz tesadüf edemeyiz.” diyor Ahmet Mithat Efendi. Çocuklar üzerine en başarılı araştırmaların ve tespitlerin sahiplerinin de kendi çocuklarını saat be saat gözleyen araştırmacılar olduğunu ekliyor. “Bir asker ahval-i topoğrafyasını tanımadığı arazi üzerinde harekât-ı harbiye icra edemez. Terbiye-i etfal (çocuk terbiyesi) dahi bir cihattır. O cihadın vukua geleceği meydansa tufuliyet (çocukluk) meydanıdır. O meydanın ahval-i topografyasıysa çocukların fizyoloji ve psikolojileridir.”


Söz konusu gözlemin başka bir açıdan faydası ise babanın, hatırlaması mümkün olmayan ilk yürüme, konuşma, muhakeme anlarına dönebilmesine olanak sağlaması. Babalar evlat sahibi olduklarında onların bebeklik, çocukluk ve gençlik çağlarına uyarak yeniden kendi bebeklik, çocukluk ve gençliklerine döner, o zamanlarını yaşarlar. Çocukla çocuk olmak deyip derinliğini pek anlamadığımız bu zaman yolculuğu babayı en tatlı heyecanlarına tekrar döndürür ve çocuğuyla kurduğu bağ çocukluğuyla kurduğu bağ ile desteklenmiş olur. Bu, çocukla babası arasında daha kuvvetli bir çifte bağ değil de nedir?


İlk kelimeler... Kimi çocukta çok erken, kimisinde çok geç gelen ilk kelimeler. Bugün erken konuşmayı sağlayan en önemli etkenin anne-baba sohbeti olduğu konusunda bütün çocuk bilimciler mutabık. Aksine sebep olan en büyük etkeninse elimizdeki telefon ve karşımızdaki bilimum ekranlar olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Ailenin ilk görevi çocuğa dili öğretmek. Bu da önce etrafındaki, sonra da etrafında olmadığı hâlde hayaline hammadde sağlayacak nesnelere dair görseller üzerinden sohbetle mümkün. Kendisi ile konuşulan çocuğun konuşması kolaylaştığı gibi kavrayışı, öğrenme kabiliyeti ve kapasitesi artıyor, daha önce bulunmadığı ortamlara girdiğinde çekeceği yabancılık azalıyor.


Sohbetle çocuğuna yaklaşan ve gerekli bağı kuran babanın ikinci görevi ise ihmal edilmemesi gereken erken dönem öğretileri. Üç yaşından itibaren öğretilmesi ihmal edilen değer ve davranışlar nedeniyle çocukta yalancılık, hırsızlık, zarar vericilik gibi alışkanlıklar yerleşirse bunların düzeltilmesi çok zordur. İlk öğrenme kolay, öğrenilmiş olanı değiştirme zor olduğundan bazı davranış ve düşünce kalıpları ile değer eğitiminin erken dönemde anne baba tarafından verilmesi zarurettir. Dil, bu bağlama da dahildir. Yüzeysel, huy-alışkanlık gibi edinilmiş bir yabancı dil ile çocuğun dünyasına yerleşen kavramlar, onun için yabancı değil aslî olur ve ileride öz değerleriyle ters düştüğünü gördüğümüzde iş işten geçmiş olacaktır. Sorunlu davranış bir yabancı dil değilse de çocuğun öğrendiği yanlış bir dildir. Kendini ifade etmenin haksızcasıdır demek mümkün. Müdahalecilikten kaçınmaya sığınarak engellenmeyen her hatalı hareket çocukla birlikte büyüyerek yerini sağlamlaştırmaktadır.


Bu sürecin sonunda her şikayeti yersizleştirecek şekilde karşımıza çıkan ancak ve ancak ayna görüntümüzdür. Ailenin bir aynalar evi olduğunu idrak etmeliyiz. Çocuk bize kendimizi gösteren bir aynadır ve onda gördüğümüz tüm kusurların sadece yansımamız olduğunu bilmemiz gerekir. Bu noktada “ağaç yaşken eğilir” sözünü çocukla ilişkilendirdiğimiz gibi aile ile de ilişkilendirmek istiyorum. Aile de yaşken eğilir. Çünkü genç anne-babanın çocuklarını yetiştirirme dönemi, kendilerini yetiştirmeleri, kusurlarından sıyrılmaları için son fırsattır. Büyüklerimiz, insanın kırkından sonra bazı huyların değişmeyeceğini, nefs terbiyesinin mümkün olmayacağını söylerler. Çocuğun katılmasıyla şahsi sorumluluğumuzdan ibaret olmaktan çıkan hayatımız aile hayatı olur ve davranış sınırlarımızın daha kalın çizgilerle çizilmesi mecburiyeti doğar. “Anneler kocalarından, babalar etraftan saklamaya mecbur olacakları az çok, büyük küçük fenalıkları çocuklarının yanlarında yaparlarsa ne kadar uğraşsalar da hiçbir dersi, öğüdü, nasihati çocuğa tesir ettiremezler.” Ama elbette hatadan münezzeh olmadığımızı da kabul ederek bu aynalar evinde görmemiz gerekenleri görüp düzeltmekle mükellef olduğumuzu hatırlamamız ve bu çabada tembellik etmememiz yeterlidir. Ahmet Mithat Efendi Compayre ve Preyer'in mutabık oldukları şu noktaya dikkat çekiyor: “çocukta ahlak teşkili için başvurulacak eylemler o kadar çoktur ve ahlak o kadar çeşitli unsurların toplamından doğan bir tabirdir ki çocuğun ahlakının varacağı noktayı tahayyül etmek dahi imkan dahilinden çıkar.” Bu sözden, ahlak inşasını oluruna bırakmak gibi bir sonuç çıkarmak büyük hata olacaktır. Aksine her ânımızı teyakkuz hâlinde yaşayarak, çocuğa örnekliğimizde açık vermemek mecburiyetini hissetmeliyiz. Çocuk herkesten, her durumdan ahlakî sonuçlar çıkartacak, bu sonuçlar çoğu zaman çelişki ve çatışkılar içerecek ve bunları ancak kendi zeka ve ayırt etme kuvvetince değerlendirerek şahsiyet sahibi olacaktır.


İyi bir ailenin iyi babası olma niyetiyle konuyu toparlarken "Baba olmak sanatı vücut bulmaksızın, tahakkuk etmeksizin ana olmak sanatı kızlarda husule gelmiş olsa bile hiçbir faydası olmaz." sözünü de atlamaya gönlüm razı olmadı. Yükü anneye veya ailenin ancak vekili olan öğretmene bırakmaya meyilli babalar için ailedeki hakiki yerlerini idrake vesile olsun inşallah. Zira çocuğumuz Hz. Adem'i (a.s.) son insana bağlayan zincir üzerinde, dayanıklılığına tesirimiz olan tek halkadır. Ona annelik-babalık sanatı ile verilen eğitimin aktarmalı olarak ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitim seviyelerini yükselteceğini, önce millet bilincini ve başarısını sağlayacağını, sonra insanlık namına iyilik cevherini parlatacağını her ânımızda hatırlamamız gerekir. Biz pasif bir eğitim almış, iyi aile çocuklarıyız. Şimdi, ebeveyn nesil olarak aktif çocuklar yetiştirmek zorundayız. Ne olurlarsa olsunlar fikir birliği ettikleri büyük bir amaçları olmalı! Dünyayı bir barış yurdu olarak yeşertmek. Ve bu amacı taşıyabilmeleri için iyi aile kapsamını iliklerine kadar hissetmeleri gerekmektedir.


6 Ekim 2018 Cumartesi

KURUMSAL YÜZSÜZLÜK



Küreselleşme ve akabinde kurumsallaşma kavramlarının ülkemizde ilk zikredilişleri biz seksenler neslinin yeni yetmeliğimize denk gelmiştir. O günden bu güne durmaksızın küreselleştik ve kurumsallaşmaya gayret ettik. Bugün etrafımız kurumlarla dolu. Ve geçen otuza yakın yılın ardından belki de bu konunun bir muhasebesini yapmamız gerekiyor. Bu süreçte kurumsallaşmanın bizlere kazandırdıklarından bahsetmek isteyenler için sonsuz sayıda yorum kutucukları bu yazının altında emrinize amade. Ama ben kaybettirdiklerinden muzdaribim. Büyüyünce mühendis olurum diye düşünüyordum, tercih yaparken mi kaydırdım nedir muzdarip oldum. Bunu meslek edindim. Zira her yanımızı çeviren, tekelleşen, zalimleşen kurumlar ve o kurumların sorumsuzluk alanını ahlaksızlıklarına cirit sahası edinen yüzsüzler yüzünden bizlere muzdarip olmak düşüyor. 

Kurumsallaşmış, adıyla sanıyla, devasa binalarıyla, fesat karıştırdıkları ihalelerle, yerine getirmedikleri taahhütlerle, dayattıkları şartlarla, acımasız rekabetçi yapılarıyla, her noktaya uzanan kollarıyla hayatımızı işgal eden firmalara değil, o fasit bünyeye her bir hücreleri ile uyum sağlayan çalışanlarına sağlı sollu girişeceğim, kusura bakmayınız. 

Bir sabah "döneceğim ben sana" ile başladı bu yıkım. Öğlen oldu dönmediler, ikindi oldu dönmediler. Hiç dönmediler. Bir süre sonra dönülmez akşamın ufkunda kayboldu gitti sözün kıymeti. Sonra "bizimle çalışmak istiyorsanız şartlar bunlar..." ile devam etti. Her büyük firmanın ancak güvenle o büyüklüğe ulaşmış olacağını düşünen bizler bir süre sonra dünyanın değiştiğini kabul ettik. Ve bir süre daha sonra da artık hiçbir büyük firmanın güvenilir olmadığına ikna olduk! Yavaş yavaş bu düzenin bir parçası olmaktan kurtulmamız gerektiğini düşünmeye başladığımızda ise fark ettik ki ne büyük firmalardan başka müşteri kalmış ne de tedarikçi. Bir kurumlarıyla hammaddeyi veriyorlar, ameliyeyi heveslilere pay ediyorlar ve sonra da diğer bir kurumlarıyla hazır ürünü istedikleri fiyattan alıp istedikleri fiyattan satıyorlar. Yani kurumun stratejisi sömürüye dayanıyor. Evet buraya kadarından patron sorumlu ve ondan elbette hiçbirimizin umudu yok. Az bir umudumuz varsa o da bu kurumların çalışanlarındandır. Çünkü onlar arasında halen kan emmeye başlamamış olanları vardır.

Bu kurumsal kişilikler - kişilik dediğimize bakmayın, analiz etsek eser miktarda kişiliğe rastlayamayız - gün oluyor müşteri olarak karşımıza çıkıyor, gün oluyor devlet dairesi olarak, belediye olarak, gün oluyor satıcı olarak. Ama nasıl karşılaşırsak karşılaşalım bizden alacağı varsa canlanıyor, vereceği varsa ölü taklidi yapıyor.  Artık bir maruzatınız olduğunda telefonlarınıza cevap veren kimse bulamıyorsunuz. Bir yapay gerizekayla muhatap olma deneyimine tekrar tekrar tahammülünüz varsa şansınızı deniyorsunuz. Umut fakirin ekmeği ve son lokması hiç bitmiyor. Biz insanları hayatta tutan şey bu. Yok eğer karşınızda insan olduğundan şüphelendiğiniz bir yaşayan organizma varsa telefonlarına ulaşamadığınız için veya her daim "dönüyor" olduğu için e-posta ya da kısa mesaj atıyorsunuz, "okundu"ğuyla kalıyorsunuz. Çünkü karşınızdaki hep okur ama döner döner binaya okur. Tabii tabii tam olarak şöyle oluyor; biz bir e-posta gönderdiğimizde kurum çalışanı o e-postayı sesli olarak kuruma okuyor. Kurum dediğimiz binadan ibaret, içinde ruh olmayan bir tüzel kişilik olduğundan binadan cevap gelmeyince de "demek ki..." diyor, "verilecek cevap bu; sessizlik". Biz de cevabımızı binadan almış oluyoruz. Yalnız belli ki bina arada bir o aracı arkadaşa bastırıyor. "Bu sefer benim bir sorum var, talebim var, gereğini çabuk yap" falan diyor. Maruzat kurumun olunca görevi binanın tercümanlığından ibaret olan o arkadaş cana geliyor, şevke geliyor, işliyor, parıldıyor. Kendisini canlı canlı yakaladığınız o anda terbiyesizlik eder de görmezden gelinen taleplerinizi hatırlatırsanız, hele bir de bunlar haklı taleplerse işinizi yokuşa sürecek tüm imkanlarını kullanıyor, sizi çıkmaz sokaklara sokuyor ve bundan da keyif alıyor. Amerika'nın müttefiklerine davrandığı gibi davranıyor.

Çok mu yüklendim size kurumsal arkadaşlar? Ben sizlere yıllardır tahammül ediyorum, biraz sıkın dişinizi canım. Sizde can olmadığından dişinizi sıkın. Az diş sıkıntısı bizim yaşadığımız onlarca, yüzlerce mağduriyetten evladır. Zaten şunun şurasında sizdeki etkisi beş dakika sürmez. Ya bunları hiç okumazsınız, ya da okursunuz "okundu"ğuyla bile kalmaz, geçer gider. Ne de olsa sizleri hiç tanımıyoruz. Karşımızda yüzünüz yok. Adınız sanınız var, onun da bir kıymet-i harbiyesi yok. Olsaydı hanginiz adına yakıştırırdı bu sorumsuzlukları? Ne de olsa o kurumda çalıştığınız sürece sizin maaşınızdan başka bir düşünceniz yok. Ne de olsa ölene kadar orada çalışacaksınız ve kimseye karşı şahsi bir sorumluluğunuz olmayacak! Ve sanıyorsunuz ki bunların hiçbir hesabı yok. Bunların hiçbir önemi yok. Sadece sanıyorsunuz! O işler öyle değil. Döner dolaşır önünde sonunda karşınıza çıkar. Mağduriyetini umursamadığınız, benden gitmesin de ona ne olursa olsun dediğiniz insanların yaşadıklarını türlü türlü yaşarsınız. Eksiğiyle, fazlasıyla yaşarsınız. Yaşadığınızda da "neden benim başıma geldi?" dersiniz. Oysa siz bunu hiç hak etmemiştiniz. Bunlar hep size haksızlık! Hak sadece size lazımdır. Adalet sadece sizin işinize gelendir. Kurumunuz ne diyorsa odur. Sizin bu işlerde hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Siz o şemsiyenin altında, gölgede rahatsınızdır. Hayır! O sesinizi çıkartmadığınız, sadece uygulamakla yükümlü olduğunuzu düşündüğünüz, ölçüp biçip adalet terazisinde tartma gereği duymadığınız her haksız uygulama sizden de sorulacak. Size de dönecek. Hatta hepsinin müsebbibi bildiğiniz patron da suçu size atacak. "Benim haberim yok, bunlar böyle yapmış" diyecek. Kaldınız mı dımdızlak? Çünkü kötülük böyle işler. Kötülük sahiplenenin üzerinden yürür, yayılır. Sahibinin peşini de hiç bırakmaz. Sadakatle ömrü boyunca ona tutunur.

"Kime, ne anlatıyorsun?" diye düşünenler için bu umudu hala neden koruduğumu izah edeyim. Geçenlerde bir hastanenin bankosunda bir vatandaştan haksız bir ödeme talep edildiğine şahit oldum. Bankodaki iki görevli sanki babalarını savunuyormuş gibi kurumun bu ödemeyi almaktaki gerekçelerini sıralıyorlar, muhatap vatandaş ise kabul etmiyordu. Çünkü kabul edilecek bir gerekçe yoktu. Bankodaki görevlilerin öyle bir zan içinde olmaları veya kendilerini nefer edecek kadar kurumun kelamını ayet kabul etmeleri bunu değiştirmiyordu. Bir süre sonra vatandaş darala, sıkıla mücadeleyi bıraktı, çok içten serzenişlerle ve dayatılanı kabul etmeksizin oradan uzaklaştı. Rahata eren görevliler de bana dönerek vatandaşın ne kadar anlayışsız bir insan olduğundan dem vurmaya başladılar. Sakince saçmaladıklarını yüzlerine vurdum ve yüzde yüz haksız oldukları halde kendilerini haklı olduklarına inandırmış olduklarını açıkça söyledim. Yaşadıkları dumuru atlattıktan sonra "sizler de hastalanırsınız ve bu ihtisas hastanesinden başka bir hastanede aynı muameleyi görürsünüz, o zaman sakın ha sesinizi çıkarmayın. Kurum ne istiyorsa verin." dedim. Birinin umurunda olmadı ama öbürü yerinde taş gibi ağırlaştı. İşte o ağırlık vicdandandır. O vicdanı bu kurumlardaki her iki kişiden birinde değil, her on kişiden birinde görsek bu düzen değişir. İçinde vicdan kırıntısı kalmış, hepimiz gibi çiğ süt emmişse de işi kan emiciliğe vardırmamış arkadaşlara hitaben bir uyanış, bir silkiniş, bir öze dönüş çağrısı olması niyetiyle selam ediyorum. Dönmeyin. İnsanın geldiği yerden geri dönmeyin. İnsan kurumdan gelmedi. Kurum sizlerden oluşuyor. İnsanı kurum var etmedi. Bilakis yok etti. Yok oldunuz. Olmayın. Tavrınızı koyun. Adaleti sağlayın. Hakça davranın. Kurumlar size muhtaçken sizler kuruma muhtaç olmayın. Bugün kendi kurumunun zulmüne boyun eğen yarın başka kurumlarınkine de boyun eğer. Böyle rahat ediyorsanız da insanlıktan bahsetmeyin. Boyun eğerek rahatını sağlayan en sadık dostlarımızı da çok seviyoruz elbette. Onlara şiddete hayır. Bu konuda acilen yeni yasalar, daha ağır cezalar çıkmalı.